Kulüp dizisini yönetmenleriyle konuştuk

Şu aralar sosyal medyada başınızı nereye çevirseniz karşınıza çıkacak yeni Netflix dizisi Kulüp, 1955 İstanbul’unda toplumun bambaşka kesimlerinden bir grup karakteri bir gece kulübü çatısı altında buluşturuyor ve tüm farklılıklarımıza rağmen birlikte yaşayabilme sınavımız üzerine kurulmuş, tıkır tıkır işleyen bir dönem hikâyesini önümüze seriyor. Anlatı, ani bir af kararıyla hapishaneden yeni çıkmış Matilda, onun varlığından habersiz kızı Raşel, belalı taksici Fıstık İsmet, toksik mi toksik kulüp yöneticisi Çelebi, yükselişte olan cesur patron Orhan ve vizyonerliğiyle oyunun kurallarını baştan yazan sahne sanatçısı Selim’in etrafında şekilleniyor. Aynı zamanda Türkiye’de yaşayan Sefarad Yahudileri’nin kültürel, tarihi ve politik geçmişine dair incelikli bir çalışma ortaya koyuluyor; Ladino dili, Purim kutlaması, Şabat sofraları gibi topluluğa ait unsurların yanı sıra dönemin siyasi atmosferinden yansımalar da geniş yer tutuyor.



Soho House’da buluştuğumuz yönetmenler Zeynep Günay Tan ve Seren Yüce, hâlihazırda ilk altı bölümü yayımlanan diziye dair merak ettiklerimizi yanıtladı. Kulüp’ün son dört bölümü kapsayacak ikinci kısmı da yakında Netflix kataloğunda.

Zeynep Günay Tan ve Seren Yüce
“Kulüp” yönetmenleri Zeynep Günay Tan ve Seren Yüce
Karakterlerin ortak bir duyguda birleştiği bir öykü

Rana Denizer’in öyküsünden uyarlanan ve yaratıcılığını sizin üstlendiğiniz bir seri Kulüp. 50’lerin İstanbul’unda, bir gece kulübünü mesken tutuyor ve özellikle prodüksiyon açısından çıtayı yüksek tutan bir proje. Oluşum süreci nasıl gelişti? Bu süreçte ne gibi motivasyonlarla hareket edildi?

Zeynep Günay Tan: Ben bu hikâyeyi ilk bundan on, on iki yıl önce dinledim Rana’dan (Denizer). Ve beni en çok etkileyen şey bildiğimiz, tanıdığımız, alışık olduklarımızdan çok başka; alternatif bir aile hikâyesi olmasıydı. Ailenin alıştığımız toplumsal kutsiyetlerine odaklanılması yerine bu insanların birbirine birey olarak yaklaşması ve farklılıklarıyla birlikte yaşayabilmeleri çok ilgimi çekti. Bundan bir buçuk, iki yıl önce bir yazar odası oluşturduk ve birlikte çalışmaya başladık. Farklılıklarla birlikte yaşama fikrini daha kurgusal karakterler kurarak işlemek istedik ve toplumda çeşitli sebeplerden ayrımcılığa uğramış insanların kulüp çatısı altında bir araya gelip aile olmakla ilgili yaşadıkları süreci anlatmaya karar verdik. Sonrasında Netflix ve aynı dönemde Seren (Yüce) devreye girdi. Asıl senaryoların yazılmaya başlandığı ve projenin geliştiği aşama, Netflix kreatiflerinin de içinde olduğu bir süreçte oldu. Gerçek bir hikâyeden referansla yola çıkıp kurgu karakterlerle ilerleyen; ayrımcılığa uğramış insanların din, ırk, cinsiyet ayrımı olmadan birbirlerine ortak duyguda birleşip yaklaşmasını, farklılıklarla birlikte yaşayabilmesini anlatmanın amacımız olduğu bir öykü bu.

Sizin yolunuz nasıl kesişti Kulüp’le ve projeyle ilgili ilginizi çeken tam olarak neydi?

Seren Yüce: Şu ana kadar Zeynep’in anlattığı şeylerin dışında genel olarak bir “kulüp” fikri güzel geldi bana. Farklı kökenlerden karakterlerin bir araya geldiği, işverenlerle işçilerin aynı potada işlendiği bir kulüp ve bu kulübün işleyişi, gece hayatı, sahne arkası, kulisi… Cezbedici geldi ve yaptığım bir şey değildi. Zeynep’in anlattığı fikir hoşuma gitti ve denemek istedim.

Gökçe Bahadır
Matilda (Gökçe Bahadır)

Karakter galerisine baktığımızda Matilda, Raşel, Selim, Orhan, İsmet; hemen herkesin aile kurumuyla, özellikle annelerle ilgili çözülememiş dertlerinin olduğunu görüyoruz. Önceki sorumda biraz açtınız ama dizinin aile mefhuma baktığı noktayı nasıl yorumluyorsunuz? Neden öykünün kalbindekilerin hepsi işlevsiz ailelerin üyeleri? 

Zeynep Günay Tan: Doğduğumuz ülkeyi ya da doğduğumuz aileyi seçemiyoruz ama aslında kim olduğumuzu çok belirleyen şeyler bunlar. Öte yandan birbirimize birey olarak yaklaşmakta çok zorlandığımız bir kurum aslında aile ve birtakım öğretileri devamlı içinde barındıran bir kurum. Halbuki farklılıkları gözeterek birbirimize birey olarak yaklaşabilsek her şey daha güzel olabilir gibi bir düşünceydi bizimkisi. Çünkü dediğim gibi, bizi birbirimize bağlayan şey ortak duygularımız ve bu da bütün karakterlerin ortak bir duyguda birleştiği bir öykü aslında.

Dizide herkes kendi hikâyesinin ötekisi bir yandan ve buluştukları kulüp de tüm o prestijinin, şatafatın yanında hayatın hırpaladığı bu karakterler için zamanla birer yuva formuna bürünüyor. Bu kulübü tasarlarken tam olarak nasıl bir dokusu olmasını arzuladınız?

Zeynep Günay Tan: Kulübü karakterlerimizi birleştiren bir çatı, bir şemsiye gibi düşündük. Bir mekândan çok dizinin bir başka oyuncusu gibi konumlamaya çalıştık aslında. Bir tutkal gibi birleştirici bir gücü olsun istedik. Bu kadar şaşaalı bir şeyi kulisten anlatma fikri de hoşumuza gitti. Çünkü bu sayede Matilda’nın dönüşümüne giden bir hikâye de anlatabilecektik.

Asude Kelebek
Raşel (Asude Kalebek)
Beyoğlu’na bugünden bakmak

Bu kalibrede bir yapım için şaşırılmayacak bir durum tabii ama oldukça iddialı setler görmekteyiz dizide. İzlerken kısa bir an “İstiklal Caddesi’ni gerçekten kapatmış olabilirler mi acaba?” diye bile düşündüm. Sanat yönetmenliği açısından oldukça başarılı bir çalışma var karşımızda, tabii dijital efektleri de göz ardı etmemek lazım. Dekorlardan kostüme, makyaja saça genel olarak bu teknik süreç nasıl yürütüldü, biraz bahsedebilir misiniz?

Seren Yüce: Uzunca bir ön hazırlık sürecimiz oldu, olabildi. Çok geniş ekiplerle çalışıldı. Murat Güney, Gamze Kuş, Ahmet Sesigürgil, Gila Benezra, Şahin Gül olağanüstü bir çalışma gerçekleştirdiler. Çok, çok fazla fotoğrafa baktık beraber ve o dönemle ilgili çok fazla konuştuk, fikir yürüttük. Cast belli oldukça modellemelerine fazlaca zaman ayırdık. Dekor olmayan kısımlarda da çok fazla mesai harcandı. İstiklal Caddesi, Galata ve çevresini kapsayan bir coğrafya var; bugünden baktığımızda nostaljik açıdan çok hoşumuza gitse de o zamanla ilgili çok bir şey yoktu elimizde. Sokağa çıktığımız anlarda çok itinalı olmamız gerekiyordu dolayısıyla. Dediğin gibi dijital efektlerle çekimlerimizi mümkün olduğunca birbiri içerisinde eriterek kurabildik bu dünyayı.

Öte taraftan değil 1950’lerin; 1990’ların Beyoğlu bile yok artık. Bölgenin mimari ve sosyokültürel yapısı fazlasıyla değişti. Yarattığınız yeni Beyoğlu’na bugünden bakarken, ne gibi hisler gark oldu?

Seren Yüce: Bir yandan bugün çok farklı tabii ama bir yandan da kökü hâlâ burada duruyor gibi. Bir yere kadar çok da bozulduğunu düşünmediğim şeyler var. Beyoğlu’nda yaşayan biri olarak, o dönemin bir kere daha gözümün önünden geçmiş olması bana iyi geldi şahsen çünkü insanın tarih muhakemesine dokunan bir deneyim yaşanıyor. Bölgenin geçirdiği tüm dönüşüme rağmen aynı sokaklarda yürüyebiliyor olmamız gibi bir deneyim. Öte yandan belki farkına varmasak da o zamanın toplumunun etkilerini hissedebiliyoruz hâlâ. Sadece mimariyi değil; konuştuğumuz dünyaları, fikirleri, düşünce yapılarını da ister istemez belirlediklerini düşünüyorum. Geçmişi tekrar yaşamaya çalışmak bana çok şey katan bir süreç oldu ve tekrar yansıtma kısmı da -Zeynep ne der bilmiyorum ama- bir denemeydi benim için. Tarihsel figürleri alıp bugünden geriye tekrar dönmek… Hoş hislerim var bu konuyla ilgili.

Kulüp sanırım Seren Yüce’nin ilk dönem projesi ama sizin benzer çalışmalarınız oldu daha önce. Bir dönem projesini hayata geçirmeye dair hisleriniz ne? Kısa bir araştırma sonrası Mehtap, Taksim Belediye, Kervansaray gibi 1950’lerden birçok kulüp/gazino örneğiyle karşılaştım. Sizin elbette çok daha kapsamlı geçen ön hazırlık sürecinize dair detayları da merak ediyorum.

Zeynep Günay Tan: Çok uzun süren hazırlık sürecimizin bize şöyle bir faydası oldu. Önce 1950’leri bayağı bir çalıştık, sonra 1950’lerin içinden bakmaya çalıştık. Her yere. Bir önceki sorunuza cevaben İstiklal Caddesi’ne de. Dönemle ilgili çok insan dinleyip, çok fotoğrafa bakıp, çok done edindiğiniz zaman bir sokaktan geçerken o bilgilerle bakıyor ve çok başka detaylar, çok başka şeyler görüyorsunuz. İstiklal Caddesi’nde hiç farkına varmadığın, kuşlar için hazırlanmış yapıları da görüyorsun mesela. İçeriden bilgiye sahip olduğun zaman bakış açın da komple değişiyor. Bütün teknik, kreatif ekibimizle birlikte öyle bakmaya çalıştık. Yani herkes dersine çok iyi çalıştı ve sanki 1950’lere yolculuk yaparak; oranın kokusunu, tınısını almaya çabalayarak hareket ettik. O anlamda hani bütün o ön hazırlık kısmı benim için gerçekten çok öğretici ve çok keyifliydi.

Metin Akdülger
Orhan (Metin Akdülger)
Dijital platformlar ve değişen pratikler

Ulusal televizyon cephesinde köklü bir yönetmenlik geçmişiniz var fakat Kulüp, bir dijital platform için hazırladığınız ilk proje. Dijitale iş yapmakla televizyona iş yapmak arasında ne gibi farklar var? Pratikler nasıl değişiyor, ne gibi imkânlar sunuluyor?

Zeynep Günay Tan: Dijitale iş yapmak çok daha keyifli ve çok daha rahat. Neticede hikâye anlatımıyla ilgilensem de ulusal televizyona yaptığımız işler, uzunlukları -ve anlatacağımız konuların da kısıtlılığı- sebebiyle zaman geçtikçe benim için çok daha yorucu hâle gelmeye başladı. O kadar kısa sürede verdiğin emek insanın özel hayatından çok fazla alıyor. Dolayısıyla benim için çok özeldi dijitale iş yapıyor olmak. İkinci konu ise vakit tabii ki. Netflix’in getirdiği on iki saat çalışma kuralı müthiş bir şey ve çok büyük bir rahatlık. Ön hazırlığa ve post prodüksiyona bu kadar zaman ve imkân verilmesi, anlatacağınız hikâyede özgür bir alan olabilmesi, sizin ve dünyanızın sürekli desteklenmesi ve reyting kaygısının bulunmaması… Bunların hepsi çok güzel. Ulusala iş yaptığınızda ölçütü sürekli reyting üzerinden alıyorsunuz. Halbuki burada anlatacağınız hikâyeyle ilgilisiniz sadece. Benim için çok büyük keyifti.

Yönettiğiniz Masum (2017) dizisi öncü bir konumda yer alıyor, bir dijital platform için hazırlanmış ilk Türkiye yapımı projeydi. Geçen yıllar boyunca çok fazla proje seyirci karşısına çıktı, sektörün yapıtaşları büyük oranda değişti. Masum’dan bu yana olan yolculuk hakkında ne düşünüyorsunuz? Önümüzü nasıl görüyorsunuz?

Seren Yüce: Masum’dan bu zamana tabii ki bayağı bir yol katedildi. Bir yandan da daha da o yola yeni başlandı aslında ve önümüzde aşılacak daha çok mesafe var. Bence iyi gidiyor, çoğunlukla iyi diyeyim. Özellikle yeni fikirlerin üretilmesi anlamında. Karasal yayındaki birtakım ana hatların dışına çıkılabilen, yeni fikirler aranan, daha özgürlükçü bir yazma kültürü oluşturulabilecek bir alana doğru gidiliyor. Öte taraftan bazı işler birbirini çok tekrar ediyor. Platformların içerik üretmeleri gerekliliğinden dolayı kimi zaman yeni bir şeyler anlatmaktan ziyade elde içerik bulunması tek amaçmış gibi olabiliyor. İşin yazma kısmı üzerine biraz daha düşünmek gerekiyormuş gibi hissediyorum ben. Sanki her şey bir bardaktan ortalığa taştı, şu anda masanın üstüne dökülenlere bakıyoruz ve aslında baktıklarımızda çok büyük bir zenginlik var. Bu aşamada niteliği ve niceliği biraz dengelemek lazım gibi geliyor bana. Yine de iyi bir noktadayız bence. Mesela Netflix daha birçok işi kataloğuna eklemeyi bekliyor ve bir yandan da Türkiye’deki dizi yapılarını değiştiriyor, çatırdatıyor. Ortaya iyi bir sonuç çıkacak diye düşünüyorum.

Kulüp’ün öyküsünde bugün bile yüzleşmekten kaçınılan, toplumsal bir yara büyük yer tutuyor: Varlık Vergisi’nin yıkıcı tesirleri başta, o dönem gayrimüslüm vatandaşların deneyimledikleri. Hangi motivasyonlarla anlatı içinde yer vermeye karar verdiniz?

Zeynep Günay Tan: Bu Matilda ve Raşel’in gerçek hikâyesi. Biz de onların yolculuğundaki dönüşümlerine dokunan noktalardan yola çıktığımız için değiniyoruz bütün bunlara. Ve 1950’leri anlatırken o dönem yaşanmış üzücü olayların bahsini geçirmemek, onlara yer vermemek olmazdı tabii. Ama bizim takip ettiğimiz asıl şey karakterlerdi esasen. Yani o kısımları karakterlerin dönüşümüne hizmet ettiği için anlatıyoruz, yoksa ayrıca bir spot tutmak istediğimiz için değil. Açıkçası beni en çok şu ilgilendiriyor: Matilda’nın deneyimlediği zorlukların içinde var bunlar. Karakterin gözünden anlatırken giriyoruz bütün bu konuların hepsine.

Matilda (Gökçe Bahadır)
Matilda (Gökçe Bahadır)
Matilda’nın gururla taşıdığı hüznü, Selim’in alışılmadık dehası

Gökçe Bahadır’ın hayat verdiği Matilda canlandırmasının kolay olmadığını tahmin ettiğim, çok katmanlı bir karakter. Bu casting seçiminden biraz bahsedebilir misiniz? Bir de Matilda’yı işlerken, “Acaba yaşadıkları fazla mı ağır?” endişesi taşıdınız mı hiçbir noktada? Çünkü gerçekten büyük trajedilerle örülü biri hayatı var.

Zeynep Günay Tan: Gökçe’nin mask’ı ile benim öyküyü Rana’dan (Denizer) ilk dinlediğimden beri hayal ettiğim Matilda, çok özdeşleşiyordu birbirine. Bir kadın olarak Matilda da beni en çok etkileyen şeylerden bir tanesi çok güzel bir kadın olduğu hâlde kadınlığını kapatmış olması. Karakteri düşününce gözümde canlanan şey oydu. Bir de hüznünü gururla taşıyabiliyor olması; o duvarın içinde bir gurur var hep. Yaşadığı her şeyi yiyip bitirmiş, sindirmiş, çok kuvvetli, çok güçlü bir kadın. Gökçe bu figüre çok uyuyordu. Hem birlikte çalışmak istediğimiz hem de öyküden çok etkilendiği için kabul etti ve çok sevdi Matilda’yı. Tabii set onun için çok zor bir süreç oldu. Karakterin yaşadıklarının, bütün o duygularının içinden geçti. Dediğiniz gibi çok katmanlı bir karakter ve ağır yaşanmışlıkları vardı, bunları bir duvarın arkasından yansıtması gerekiyordu. Şu anda Gökçe’den başkasını düşünemiyorum Matilda için, çok güzel bir sonuç ortaya çıkardı.

Yapısı gereği, bir yönetmen için referans almaya oldukça müsait bir iş gibi geldi Kulüp. Sinema tarihinden veya edebiyattan mesela, kimi zaman referanslarla ilerlediğiniz oldu mu?

Seren Yüce: Belki sahne performansları üzerinden bir referans alma durumu olabilir. Benim için çok yeniydi ve bolca araştırma yapıldı. Sinema tarihinden referans alındı diyemem; sahne tasarımı açısından Hollywood’daki örneklerden, dönem referansı olarak da Yeşilçam dünyasının etkisi olmuş olabilir.

Zeynep Günay Tan: Pek bir şey yok aslında. Bir sürü bir sürü şeye bakıp onlardan aldığımız kokuyla, kurduğumuz hayali ortaya dökmeye çalışıyoruz.

Seren Yüce: Benim en çok aklımda kalan, o dönem kim sahne alırken neler yapıyormuş, onlara çok baktık. Ama Zeynep’in dediği gibi bir yerlerden bir şeyler yakalamak gibi bir çabamız olmadı. Örneklemelerden hareket etmek benim pratiklerim arasında olmadı zaten pek bugüne kadar. Çok fotoğraf baktık mesela, onlar kendiliğinden bir şeyleri belirledi yani.

Salih Bademci
Selim (Salih Bademci)

Selim sanırım favori karakterim, başlı başına onun ekseninde çekilmiş bir diziyi izleyebilirim. Salih Bademci kariyerinin en iyi performansını ortaya çıkarmış belki de. Selim’i, kimliğini, sahne şovlarını ve aurasını yaratırken nelerden beslendiniz?

Zeynep Günay Tan: Yazar ekibimizle hikâye üzerinde çalışırken, 1950’lerin eğlence dünyasını dinlemek istedik ilk önce. Orada hepimizin “Aa ne kadar enteresan” dediği, en çok ilgisini çeken şey alaturka ve alafranga ayrımı oldu. Siz de incelemiş görmüşsünüzdür, çok net bir şekilde ayrılmışlar. Yani Pera’nın yarısı alaturka mekânlar, yarısı alafranga mekânlar ama hiçbirinde ikisinin ortak birleşimi yok. Dolayısıyla bu fikre çok tutunduk, çok ilgimizi çekti. Ve aslında hepimizin ortak hoşuna giden bir başka şey de şuydu: Bazen deha delilik gibi anlaşılıp kaybedenmiş gibi gözükme sebebin olabiliyor. Selim’in sıkıştığı noktaları dehası üzerinden anlatmayı çok istedik. Karakterin yola çıkış noktası buydu zaten. Ama tabii fotoğraflara bakma, referans alma noktasında sahne şovlarından etkilendiğimiz birçok isim oldu. Selim’in o tutkusunu ve dehasını biz de çok seviyoruz kısacası.

Selim bir noktada sanatını “Doğuyla batının dövüşmesi, sevişmesi, birbirini değiştirmesi gibi. Türkiye gibi.” repliğiyle anlatıyor Orhan’a. Bu ikililik hâli bana diziyi de anımsatıyor aslında. Çok bu topraklara ait, dönemin toplumsal yapısını başarıyla aktaran bir öykü mevcut Kulüp’te ama aynı zamanda yüzünü batıya dönen bir tarafı da var gibi. Bu dengeyi nasıl kurdunuz?

Zeynep Günay Tan: Anlattığımız hikâye 1950’lerde geçse de zamansız ve evrensel olduğunu düşünüyoruz. Karakter bazlı bir hikâye anlatıyoruz çünkü. Dolayısıyla bu toprakların köküne, gerçekten kokusunu aldığımız şeylere sadık kalmaya çalıştık. Yüzümüzü batıya dönmek gibi bir tercihimiz hiç olmadı aslında yani. Ama tabii görüntü yönetmenimizden ışık şefimize, makyözümüzden sanat yönetmenimize çok profesyonel bir teknik ekiple çalıştığımız için onların bu profesyonelliği ortaya çıkan görüntüyü batıya yaklaştırmış olabilir. Ben Kulüp’ün bizim topraklarımızdan çıkan bir hikâye olmasını çok istiyorum ve öyle de görüyorum.

Son sorum Seren Yüce’ye. Bant Mag. 15. yıl kutlamaları için Nekropsi’nin “Ebo” şarkısına harika bir klip çekmiştiniz. Acaba yakın gelecekte bir video klip planı var mı?

Seren Yüce: Bilmem, neden olmasın. Konuşuruz diyeyim.

Röportaj: Merdan Çaba Geçer