Verimli yanlışlar: Anadol & Marie Klock ile konuştuk
Röportaj: Cem Kayıran - Fotoğraf: Ania Sudbin
Eve dönememe hissi, küçük utançlar ve gündelik hayatın açıklaması zor gerilimleri. Anadol ve Marie Klock’un yeni albümü Manivelles, büyük duygusal anlatılardan çok bu tür kırılgan anların etrafında şekilleniyor. Paris ve İstanbul arasında kaydedilen albüm, doğaçlamaları titiz bir kurguyla buluştururken melankoli ve gündelik hayatın tuhaflıkları arasında kendine özgü bir denge kuruyor. İkilinin Pingipung etiketiyle yayımlanan ikinci ortaklığı Manivelles, kusurları silmek yerine onları görünür kılan albümlerden biri.
Manivelles‘in bıraktığı izlerin peşinden giderek, albümün oluşum sürecini ve ikilinin yaratıcı dinamiklerini Anadol ve Marie Klock’tan dinledik.
“Hata yapmanın yasak olduğu klasik bir eğitim aldığım için şimdi yanlış olan şeyleri yaparak eğlenen koca bir bebeğe dönüşmüş durumdayım.” -Marie Klock

Yıllar içinde üretim pratikleriniz nasıl bir dönüşüm geçirdi? Farklı şehirler arasında çalışmak her zaman kolay olamaz, ancak bu mesafenin yaratıcılık açısından beklenmedik bir şekilde avantaj sağladığı anlar oldu mu?
Marie Klock: Yöntemimiz aşağı yukarı hep aynı kaldı. Birlikte ancak gerçek hayatta bir araya geldiğimizde beste yapıyoruz (bu “gerçek hayat” bazen Paris’te, bazen İstanbul’da yaşanıyor). Bu da yılda bir ya da iki kez gerçekleşiyor. Birlikte geçirdiğimiz zaman çok kısıtlı olduğu için neredeyse doğaçlama yapmak, çalmak ve bestelemek dışında hiçbir şey yapmıyoruz. Sonrasında Gözen, ortaya çıkan tüm bu malzemeyle kendi mutfağında aylar boyunca çalışıyor; seanslarımız sırasında üretilen tonlarca materyali büyük bir sabırla düzenliyor ve şekillendiriyor. Aynı şehirde yaşıyor olsaydık bu kadar verimli çalışabileceğimizden pek emin değilim. Kendi adıma, zamanın sınırlı olmasını her zaman çok teşvik edici buldum; bu tür bir baskı, aşırı düşünme eğilimimi ve diğer zihinsel parazitleri aşmama yardımcı oluyor. Genel olarak kısıtlamaları seviyorum. Beni bir yere kilitleyin ve elime bir parça odun verin, mutlaka bir şeyler üretirim.
Anadol: Evet, sanırım başka ülkelerde yaşamamız bizim için bir avantaj bile olabilir. İlk albümü bitirdikten sonra çok vakit geçmemişti açıkçası; bu albümün ilk kayıtlarını La Grande Accumulation çıkmadan iki hafta önce Paris’e gittiğimde yaptık. Bir süre Marie ile komik house parçaları yapabileceğimize inanmıştık, onun için stüdyoya girdik; yaklaşık üç saat içinde bana fenalık geldi ve konuya olan ilgimi tamamen yitirdim. Etrafımızdaki bütün enstrümanları açıp kaydetmeye başladık kafamıza göre. O gün anladım ki yeni albüm kaydediyoruz. Yani değişen üretim yöntemi varsa eğer, bu maceradan çıkan bir şey olması. Sonuçta final aranjmanlar bilgisayarda bir araya getirdiğimiz kayıtlar.
Aynı şehirde olsak bu kadar konsantre ve odaklanmış çalışamayacağımıza eminim, görüştüğümüzde tetiklenen bir şey oluyor. Marie özellikle kısıtlı zamanda çalışma konusunda çok iyi. Ben de malzemeyle aylar geçiriyorum genelde, o sırada da yalnız olmam gerekiyor.
Manivelles boyunca sıklıkla iki kişinin birlikte yüksek sesle düşünmesine eşlik ediyormuşuz hissi var. Sürecin ne kadarı, sabit kompozisyon yapıları yerine spontan paylaşımlara, tepkilere ve sohbetlere dayandı?
Marie Klock: Bunu analiz etmek zor, çünkü oldukça spontane gelişen bir süreç. Sadece bir odada, ekipmanlarla çalışan iki insan var; arada yemek, kahve ve telefonlar eşlik ediyor. Telefonlar da ya dışarıda olup biten korkunç şeyleri sürekli hatırlatıyor, ya komik hayvan videoları gösteriyor ya da Sarah Theresa Lee’nin güzel ve tuhaf bir resmini önlerine düşürüyor. Sonra müzik, tıpkı bir sohbetin ya da bir şakanın ortaya çıkması gibi kendiliğinden ortaya çıkıyor. Sabit bestecilik yapıları ise unutulması mümkün olmayan eski hatıralardan ibaret.
Anadol: Yani açmak gerekirse, hoşumuza giden bir altyapı varsa onun üzerine çalışıyoruz; yoksa yeni bir şey kaydediyoruz. Biraz atölye gibi bir ortam oluyor, sırayla parçaları bir noktada değerlendirip neler eksik, ne olur ne olmaz onlara bakıyoruz. Marie iyi bir oyun arkadaşı, bunu söyleyebilirim.
Marie’nin edebiyat geçmişi, ortaklığınıza derinlemesine işlenmiş gibi duyuluyor. Şarkılar genellikle metin ya da anlatı parçaları olarak mı başlıyor? Yoksa işitsel içgüdü ve atmosfer mi öncelikli?
Marie Klock: Beni kelimelere ya da hikâyelere götüren şey her zaman seslerden oluşan bir atmosfer oluyor. Başlangıçta bu albümün enstrümantal olacağını düşünüyordum; çünkü ne sözlere dair bir fikrim vardı ne de şarkı söyleme isteğim. Duygularımı ifade etmek için kelimelerin giderek daha az gerekli olduğunu düşünüyorum ama bir şekilde yine müziğin üzerine bir şeyler mırıldanırken buldum kendimi. Özellikle hoşuma giden şey, bir beste yaparken onun bana yıllar önce yazdığım bir şiiri ya da metni hatırlatması ve ikisinin kusursuz biçimde örtüşmesi. “Une grande tragédie polonaise” de böyle ortaya çıktı. Sekiz yıl önce, kalbi kırık bir hâlde yazdığım; oldukça sıradan ve muhafazakâr bir ayrılık hikâyesiydi bu. O zamanlar onu müzikle buluşturmaya çalışmıştım ama bir türlü oturmamıştı; hatta bundan biraz utanıyordum. Sonra 2024 kışında Paris’te kayıt yaparken, bunun o hikâye için mükemmel bir eşleşme olduğunu fark ettim. Şimdi bu hikâyenin sonunda kendine doğru yeri bulmuş olmasından büyük bir rahatlama duyuyorum.
Anadol: Vokal ve metin için de belirli bir yapı, tonu, uzunluğu vesaire aşağı yukarı belli olan bir eskiz olması lazım. Sonra ben Marie’ye buna vokal yapacak mısın, yapacaksan ne zaman yapmayı düşünüyorsun gibi minik baskılar uyguluyorum. Sonra odasına çekilip yaklaşık altı saat boyunca çıkmıyor. Sonra elinde bir kâğıt parçasıyla belirip hazırım diyor. Vokali kaydediyoruz, sonra da bana sözleri açıklıyor.
Albümdeki sample seçimleri ve birçok doku, garip bir şekilde dokunsal ve yer yer mizahi geliyor. Sizi belirsiz veya kusurlu seslere çeken nedir?
Anadol: Belli bir oranda ciddiyetsizlik, bazı şeylerin altını oyma isteği, her şeyin belirsiz ve geçici olması, duygusal iniş çıkışlarımız, takım elbise karşıtlığı, kötü bir anı, durmaksızın şaka yapma isteği.
Marie Klock: Saçma sapan synth seslerini her zaman çok sevdim ve yıllarca motosiklet sesleri ve rumba ritimleriyle dolu, harika derecede berbat küçük bir Yamaha klavyeyle çaldım. Sanırım bu durum Manivelles ile biraz değişti; çünkü kayıt yaptığımız ekipmanların güzelliği ve gücünden, özellikle de Prophet’tan çok etkilendim. Ama “Sans toi”daki son derece zarif Pianet de aynı şekilde etkileyiciydi. Sanırım bu, şimdiye kadar kaydettiğim anlamda en güzel tınlayan albüm olabilir. Ama tabii ki kusurlarla geçen bir hayat izlerini bırakıyor ve ben hâlâ her türlü kazaya ya da “hataya” güçlü bir çekim duyuyorum. Hata yapmanın yasak olduğu klasik bir eğitim aldığım için şimdi yanlış olan şeyleri yaparak eğlenen koca bir bebeğe dönüşmüş durumdayım.

Sarah Theresa Lee imzalı kapak resmi aynı anda hem fiziksel olarak yorgun düşmüş hem de ruhsal olarak sarsılmış görünüyor; ayrıca folk ve outsider art estetiğinin izlerini de taşıyor. Manivelles için sizi bu görsel dile çeken ne oldu?
Anadol: Tırnak içindeki çağdaş sanatta, buna müzik de dâhil, belli bir standardizasyon oluyor; kendimizi outsider art ya da folk art’a yakın hissetmemiz zaten çok normal. Sarah’nın ve bir sürü folk art sanatçısının yaptığı şeylerle örtüşen bir anlayış var.
Ama birlikte kapak fotoğrafı için bir araya gelemeyişimiz, benim Marie’ye çok çirkin kolajlar ve bir adet suluboya resmimizi yollamam, sonra en iyisi bir resim bulayım deyip kapağa koyduğumuz resmi en sevdiğim folk art ressamlarından birinin Instagram’ında görmem, Sarah’nın farkında olmadan bizi çizdiğine inanmam ve utanmadan kendisine mesaj atmam şeklinde olaylar gelişti.
Marie Klock: İkimiz için de çok açıktı, aslında hiç araştırma yapılmadı (iki yıl önce çizdiğim ilk kapak taslağı hariç; o taslakta ikimiz de çıplaktık ve iki popomuzun arasında bir Boğaz Köprüsü vardı, anlaşılabilir nedenlerle kullanılmamış bir projeydi).
Gözen bir sabah bu resmi görüp bana ‘wtf bu biziz’ gibi bir şey yazarak gönderdi ve ikimize de bir anda bunun doğru seçim olduğu hissi çarptı; çünkü albümün bütün ruh hâlini tam olarak yansıtıyordu. İkimiz de folk art’a, outsider art’a, art brut’a, ya da her ne demek isterseniz ona, büyük bir yakınlık duyuyoruz. Herhâlde saflığa ve samimiyete ya da aptallığa, dizginlenmemiş hayal gücüne, yaratma dürtüsüne, akıl hastalıklarına, buna benzer şeylere duyulan bir hassasiyetle ilgili.
Albümün en büyük güçlerinden biri, anlattığı duygu durumlarıyla onları çevreleyen ses atmosferi arasında sürekli beklenmedik karşıtlıklar yaratması. Bu albümü yaparken çelişki ve gerilim fikirleri üzerine ne kadar bilinçli düşünüyordunuz?
Marie Klock: Ben bu tür şeyler düşünmüyorum.
Anadol: Bunlar hep içgüdüsel. Saçma sapan bir hayat yaşıyoruz. Ayrıca bahsettiğin kavramlar her türlü sanat eserinde ve duygu dünyamızda mevcut.
“Marie ile çalışırken kendisi bana yeterince ilham veriyor. Bir de malzeme zaten içinde türlü çeşit referans barındırıyor; 2000 öncesi üretilmiş herhangi bir keyboard ya da drum machine alın elinize, zaten referans makinesi gibi.” -Anadol

Açılış parçası “La supériorité du nombre” bir harika. Başlığı (Sayıların Üstünlüğü) istatistikler, kalabalıklar, üretkenlik, bilgi, ekonomi gibi insanları ezip geçen sistemleri akla getiriyor. Bu şarkıyı yaparken aklınızda ne tür “sayılar” vardı?
Anadol: Soruyu muhasebecimiz yanıtlayacak.
Marie Klock: Donald Trump.
Albümün geri kalanındaki duygusal yoğunlukla kıyaslandığında, “Les histoires véritables de Gözen et Marie” alışılmadık derecede hareketli ve dışa dönük hissettiriyor. Âdeta kalabalık bir buluşmada üst üste binen sohbetlerin arasında dolaşıyormuşsunuz gibi. Bu canlılığın ne kadarı doğaçlamadan, ne kadarı sonrasında yapılan titiz kurgudan kaynaklanıyor?
Marie Klock: Aslında bir kurgu mucizesiydi çünkü Gözen, mükemmel şekilde uyumlu eski doğaçlamalarımızı buldu. Ama bu parça büyük ölçüde onun tarafından tek başına bestelendi, dolayısıyla bunu en iyi o anlatacaktır!
Anadol: Evet, o şarkıyı biz uzun süre yapamadık, ben en sonunda albümden attım. Sonra diğer parçalar bitince ‘şuna bir bakayım son kez’ dedim ve bütün kayıtların yerini değiştirmeye başladım. Nedim’le (Ulusoy) başka bir parça için yaptığımız bir kayıt vardı, onu ekledim; derken o tünelden Marie’nin solosuna çıktık. Yani bu şarkı özelinde hedefi tutturamayarak kompozisyonu tamamlamış olduk. Kayıtların hepsi doğaçlama zaten, hesaplanmış bir şey yok.
“Symposium” kimi anlarında sonsuza kadar sürebilecekmiş gibi geliyor ve garip bir şekilde bu da şarkının verdiği keyfin önemli bir parçası. Marie’nin seslendirmesi saniyeler içinde otorite, parodi ve panik arasında sürekli gidip geliyor. Bu sesi, tek bir beden aracılığıyla konuşan çoklu karakterler olarak mı düşündünüz? Bu taşkın parça ilk olarak nasıl şekillenmeye başladı?
Marie Klock: Aslında sonsuza kadar devam edebilir ve canlı çaldığımda her seferinde farklılaşıyor. Bazen saçma sapan konuşmayı seyirci için gerçekten dayanılmaz hâle gelene kadar uzatmayı çok seviyorum. Metni tek seferde yazdım; her şeyi herkesten iyi bildiğini düşünen, her konuda bir fikri olan, kendinden son derece emin bir köşe yazarı ya da politikacı karakterine bürünerek. Gazetecilik işimde her gün bu tip insanlarla karşılaşıyorum ve bu beni hasta ediyor; onlar adına utanıyorum. Almancada bunun için çok güzel bir kelime var: “fremdschämen”; yani bir başkası adına, kendi bedeninde utanç duymak. Ben de bütün bunları bir kâğıda kustum. Sonra Gözen, o baskıcı arpeggiator’ın tek bir notayı durmadan tekrarladığı ve vahşi davulların eşlik ettiği ilk Symposium taslağını kurguladığında, bu metin onun üzerine haykırılacak doğru şey gibi geldi.
Anadol: Marie’nin evinde sequencer’lı bir Roland klavye vardı. Kendisi evde olmayınca ben de evdeki aletlere dadandığım için orada birtakım looplar kaydettim. Onlardan biri parçanın temeli oldu. Sonra üzerine stüdyoda piyano ve synthleri ekledik. Vokali de Marie İstanbul’da yine odadan çıkıp ‘hazırım’ deyince kaydetmeye başladık. Bitirdi, ben de “bir take daha alabilir miyiz?” deyince “hayır, bir daha yapamam” dedi. Duru’nun (Durukan Yaşar / Betses) davullarını kaydedince parça daha da oturdu. Aslında çok büyüsünü bozmak istemem ama vokali ikiye ayırmamın birinci sebebi parçanın dinamizmini korumak, ikincisi de konuştukça çıldıran bir karakter gibi geliyor bana; biraz onu hissettirmek istedim.
Elektronik bir temele sahip olmasına rağmen, albümün genelinde güçlü bir el yapımı hissi var. İşitsel dünyayı oluştururken hangi tür ses veya atmosfer referanslarından ilham aldınız? Gökalp Kanatsız ile albüm üzerinde çalışmak nasıldı?
Anadol: O dengeyi tutturmaya çalışıyoruz. Marie ile çalışırken kendisi bana yeterince ilham veriyor. Bir de malzeme zaten içinde türlü çeşit referans barındırıyor; 2000 öncesi üretilmiş herhangi bir keyboard ya da drum machine alın elinize, zaten referans makinesi gibi.
Gökalp’i ne kadar övsem az, sayesinde istediğimiz sound’a ulaştık. Onunla çalışmak bizim için ders gibi oldu.
Albüm bittikten sonra dinleyiciler için neyin çözülmemiş kalmasını umuyorsunuz?
Anadol: Yalınayak çocukluğumuzun inşallah.