78. Venedik Film Festivali Ana Yarışma’dan görmek için can attığımız 10 film

Venedik, her ne kadar uzun süredir Oscar kampanyalarının yeni durağına evrildiği üzerine eleştirilerin odağında yer alsa da köklü tarihi ve her daim heyecanlandıran seçkisiyle en prestijli film festivalleri arasında yerini koruyor. Hâlihazırda gösterimleri başlayan 78. edisyon, Ana Yarışma kadar yan bölümleriyle de oldukça güçlü.


Geçtiğimiz haftalarda tüm programın duyurulmasıyla birlikte Lorenzo Vigas, Mario Martone, Erik Matti, Stephane Brize gibilerinin dâhil olduğu Ana Yarışma seçkisindeki her filmi gözümüz yollarda bekliyoruz elbette. Yine de merak hissimizi en fazla kabartan, künyeleriyle beklentileri katmerleyen yapımları sıralamak; nihayetinde subjektif sayılabilecek, 10 filmlik bir liste hazırlamak istedik. Bong Joon-ho’nun başkanlığındaki jüri aralarından birini Altın Aslan’a layık görecek mi, önümüzdeki günlerde öğreneceğiz.

17 Eylül’de dek sürecek 78. Venedik Film Festivali’nin resmî seçkisini incelemek isteyenler buraya tıklayabilir.

The Card Counter

Yönetmen: Paul Schrader

Taxi Driver, Raging Bull, The Last Temptation of Christ… Martin Scorsese klasiklerinin senaryolarıyla efsane statüsüne yerleşen Paul Schrader; kariyeri boyunca Brian De Palma, Peter Weir, Sydney Pollack için kalem oynatsa da yönetmen kimliğinden hiç vazgeçmedi. 2017 tarihli First Reformed’un tadı damağımızda kalmıştı ki ara çok açılmadan Scorsese’yi yapımcı koltuğuna oturtup, yeniden kamera arkasına geçti. Eski bir asker ve kumarbaz olan William Tell’i odak noktası belleyen filmde Oscar Isaac, Willem Dafoe, Tiffany Haddish ve Tye Sheridanlı bir kadro oluşturmuş.

Competencia oficial / Official Competition

Yönetmenler: Gastón Duprat, Mariano Cohn

Penélope Cruz severler, bu seneki Venedik programı yüzünüzü güldürecek cinsten. Kendisinin başrolde yer aldığı 2 yeni film Ana Yarışma seçkisinde zira. Competencia oficial’da festival gediklisi yönetmenler Gastón Duprat ve Mariano Cohn dümende; Cruz’a İspanya’nın bir diğer yıldızı Antonio Banderas ile Arjantin asıllı Oscar Martínez eşlikçi. Saygınlık kazanma arayışındaki milyarder bir iş insanı ünlü bir auteure başvuruyor, yapım sürecinde bir Hollywood ünlüsü ile radikal bir tiyatrocunun egoları çarpışıyor. Temelde “İz bırakmak için ne kadar ileri gidersiniz?” sorusu yatmaktaymış.

È stata la mano di Dio / The Hand of God

Yönetmen: Paolo Sorrentino

İlhamını bu kez kendinde, köklerinde bulmaya karar veren Paolo Sorrentino, en kişisel hikâyesini anlatmak için ait olduğu topraklara geri dönüyor. 80’li yılların Napoli’sinde, izdüşümü olan Fabietto Schisa karakteri, aradığı ilhamı futbolda, ailede, şehirlerde, aşkta ve kayıplarda bulacak. Film elbette ki adını, 1986 Dünya Kupası sırasında İngiltere’ye attığı meşhur golden sonra bu lakapla anılan Diego Maradona’dan alıyor. È stata la mano di Dio, taşıdığı otobiyografik öğeler ve Netflix etiketi taşıması nedeniyle Alfonso Cuarón hârikası Roma’yı aklımıza getirdi.

The Lost Daughter

Yönetmen: Maggie Gyllenhaal

Oyunculuk serüveni 90’lardan günümüze uzanan Maggie Gyllenhaal, Napoli Romanları’nın yazarı Elena Ferrante’nin bir metnini uyarlayarak devler ligine adım atıyor. Kitabı bitirdiğinde ilk yönetmenlik çalışması için doğru karar olduğunu düşünmüş; anne, sevgili veya kadın – herhangi bir kimliğiyle bu dünyada deneyimlediklerinin ilk defa yüksek sesle ifade edildiğinde karar kılmış. Erken yaşta anneliğe dair dehşet, kafa karışıklığı ve gerilimle örülü yapımın oyuncu kadrosu bile merak duygumuzu kamçılamaya yetiyor: Olivia Colman, Dakota Johnson, Jessie Buckley, Ed Harris, Peter Sarsgaard ve Paul Mescal.

Madres paralelas / Parallel Mothers

Yönetmen: Pedro Almodóvar

Madres paralelas ile kadın evrenine, anneliğe, aileye dönüyorum. Önceki nesillerin ve torunların öneminden bahsediyorum. Hafızanın kaçınılmaz varlığı. Filmografimde pek çok anne var, bu hikâyenin parçası olanlar ise çok farklı. Anlatıcı olarak şu an bana daha çok, kusurlu anneler ilham veriyor.” diyor canımız Almodóvar. Karantinanın ilk 3 ayında yazdığı, festivalin açılışını da yapan filminin kadrosunda yine Penélope Cruz var, lokasyon yine Madrid, aynı gün doğum yapan 2 anne odakta. Bu annelerin çocuk yetiştirme sürecinin ilk yılları, paralel biçimde anlatıyormuş.

Mona Lisa And The Blood Moon 

Yönetmen: Ana Lily Amirpour

Spaghetti western, çizgi roman estetiği, korku filmleri ve İran Yeni Sineması’nı tek kazanda kaynatan ilk uzun metrajı A Girl Walks Home Alone at Night’ta, bir İran kasabasındaki suçlularla savaşan bir vampirin peşine düşmüştü Ana Lily Amirpour. Şimdi ise akıl hastanesinden kaçan, New Orleans’ta kendi başına yaşamaya çalışan, alışılmadık ve tehlikeli güçlere sahip genç bir kadını takip ediyor. Kadrodaki Jeon Jong-seo (Burning) sürprizi, İtalyan tekno müziğinden heavy metal’e uzanan soundtracki ve elbette yönetmenin kredisi vesilesiyle gözümüz yollarda bekliyoruz.

The Power Of The Dog

Yönetmen: Jane Campion

İnsan ruhunun derinliklerini keşfe çıkan anlatılarını, rejideki hakimiyetiyle bir üst seviyeye çıkaran Jane Campion; ideal rol modelleri sayılmaktan uzak, çok katmanlı kadın karakterleriyle anımsanır özellikle. 12 yıllık aranın ardından kadrajına, 1920’ler Montana’sından bir çiftliğin sahibi olan, toksik mi toksik bir erkek karakteri yerleştiriyor. Kardeşinin yeni eşi ve üvey oğluna sergilediği acımasız tavırlarla, ipler bir noktadan sonra tamamen kopuyor. Altın Palmiye kazanmış ilk kadın yönetmen olarak tarih yazan Campion’ın yarıştaki iddiası, elbette ki büyük.

Sundown

Yönetmen: Michel Franco

Avrupa festivallerinin gedikli yönetmenlerinden Meksika asıllı Michel Franco, yüksek sosyete bir düğünde geçen Nuevo Orden ile bir önceki Venedik edisyonundan ödülle dönmüştü. Yine sınıf kini ve gerilime doyuracağa benzer yeni filminde başrolü -pek de bayılmadığımız- Chronic’de de birlikte çalıştığı Tim Roth’a emanet etmiş. Lokasyon, kişisel yaşamında da özel bir yeri bulunan Akapulko bölgesi. “Çocukluğumun tatillerini geçirdiğim şehrin, şiddetin merkez üssüne dönüşmesine tanık olmak benim için şok edici.” diyor Franco. Ödül koleksiyonuna yeni bir parça eklenir mi, göreceğiz.

Spencer

Yönetmen: Pablo Larraín

Naomi Watts başrollü, pek de matah sayılmayacak Diana ve Emmy canavarı 3. The Crown sezonundan sonra karnınızın bir Prenses Diana anlatısına daha tok olduğunu hissediyor olabilirsiniz. Bizce bir kez daha düşünün. Şili sinemasının en güçlü temsilcilerinden Pablo Larraín, Neruda ve Jackie’nin ardından alışılmadık biyografilerine bir yenisini ekliyor; meşhur figürün duygusal arayışın zirvesinde olduğu, kritik bir zaman aralığına dalıyor. Başroldeki Kristen Stewart, “Yeni bilgiler vermekten ziyade onun nasıl hissetmiş olabileceği ile ilgilenen, şiirsel ve içsel bir tasavvur” sözleriyle betimliyor filmi.

Vidblysk / Reflection

Yönetmen: Valentyn Vasyanovych

Doğu Avrupa sinemasının yükselen yıldızlarından Valentyn Vasyanovych’in yeni filmini de pas geçmemek lazım. Orizzonti (Horizons) bölümünün galibi Atlantis, her adımında ne yaptığı bilen bir yönetmenin ayak seslerini işittirmiş; kompozisyonları ve sade görsel diliyle hayran bıraktırmıştı. Savaş psikolojisini empati yaptırma niyetli, Doğu Ukrayna’daki çatışma bölgesinden sağ çıkan bir cerrahı işleyen son çalışması da deneyimlemesi kolay olmayacak bir seyir tecrübesi belli ki. İlhamını, bir gün her yaşamın sonu ereceğinin bilincine varan küçük kızından aldığını söylüyor Vasyanovych.