Arşivden: Eğer bu şehrin bir kütüğü olsaydı – Koçu’nun İstanbul ansiklopedisi

SALT ve Kadir Has Üniversitesi’nin ortak çalışmasıyla başlatılan üç yıllık projeyle, Reşat Ekrem Koçu’nun yarım kalmış İstanbul Ansiklopedisi’nin basılı ciltleri ve yayımlanmamış ciltlerinin içerik çalışmalarına dair binlerce belge dijital ortama aktarılıyor. Proje kapsamında SALT Beyoğlu’nun girişindeki Forum’a bir istasyon kuruldu. 16 Haziran’a kadar açık kalacak İstasyon‘da Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi’nin basılmış 11 cildinin içeriği gelenler tarafından incelenebilecek. Bu güzel gelişmeler, 2008’de dergi için hazırladığımız İstanbul Ansiklopedisi dosyasını raftan çıkarmamıza vesile oldu.

Yazı: Ulus Atayurt – İllüstrasyon: Sadi Güran
Bu yazının orijinali Ocak 2008 tarihli Bant dergisinin 40. sayısında yayımlanmıştır. 

Kaybedenler kulübünün has bahçesinde kameriye her zaman onlara ayrılmıştır. Onlar çoğumuzun pek de anlayamayacağı bir tutkuyla hayatlarını tek bir esere adarlar. Marcel Proust’un “Kayıp Zamanın İzinde”si bunun alamet-i farikası ise, daha geride, sahnenin arkasında en az bu edebiyat maratonu kadar meşakkatli bir işe soyunmuş başkaca yazarlar yer alır: sözlükçüler ve ansiklopediciler.

Tutkuyla soyunulan proje, bazen Marcel Proust’unki gibi görece tamama erdirilir, bazen de binbir zahmetle, onlarca yıl sürdürülen çalışmaya ömür vefa etmez, sahibinin ölmesi ile yarıda kalır. Bu tip makus çalışmaların belki de en şairanesinin hikâyesini anlatmadan önce geçen yüzyıldan bir örneğe altlık mahiyetinde bir bakalım.

Redhouse Paşa’nın Tophane yılları
Şu bildiğimiz, İngilizce tedrisatından geçenlerimizin kanıksadığı sözlüğün yazarı James Redhouse, 1811 yılında Londra’da doğdu. Ancak Osmanlı tebaasına geçmesi pek de uzun sürmedi. Muhtemelen yirmili yaşlarının başında Tophane’deki resim atölyelerinden birinde öğretmenlik yapmaya başladı. Ancak tez zamanda onu ‘Sir’lükten ‘Paşa’lığa taşıyacak yeteneğinin resim değil, dil olduğu anlaşıldı. Bazı kaynaklara göre ‘Mustafa’ ismini alan Redhouse Paşa, Osmanlıcaya vakıf olduktan sonra, deniz savaşlarına katılıp, genç subayları eğitti, hatta imparatorluk için oldukça mühim antlaşmaları Arapça, Farsça ve Osmanlıca olarak kaleme aldı. Ancak Paşa’nın yazdığı onlarca antlaşma, gramer kitabı ve sözlüğün yanında şu anda dünyada iki nüshası bulunan büyük bir eseri vardır ki, aslen ondan bahsetmekte fayda var. Paşa takriben 40 yaşlarında, Kırım Savaşı’nda yer alan İngilizler için Türkçe bir sözlük yazdıktan sonra en büyük hayalini gerçekleştirmek üzere emekli olup köşesine çekildi. Amacı dünyanın en kapsamlı Türkçe-İngilizce sözlüğünü kaleme almaktı. 1851 yılını takiben, durmaksızın 42 sene bu büyük eser üzerinde çalıştı. Öyle ki, kimi kelimelerin, özellikle Kur’an’da geçenlerin, açıklaması 50 sayfayı aştı, yine çoğu kelimenin Arap, İran ve Türk edebiyatındaki kullanılışlarına dair sebil miktarda örnek verdi. Tüm bu hararetli çalışmaya rağmen Paşa, sözlüğü bitiremeyeceğini ölümünden on sene önce, 1883 yılında anladı. Redhouse Paşa’nın Yaklaşık 80 bin kelimeyi barındıran 11 ciltlik devasa eseri S harfinde durakaldı. Şu an Paşa’nın iki nüsha olarak el yazısıyla kâğıda döktüğü sözlüğün bir nüshası British Museum’da, diğeri Milli Kütüphane’de bulunuyor. İstanbul meyhanelerinin, garip tiplerinin, kabarelerinin, zamparalarının, tereslerinin, kerhanelerinin, birahanelerinin meşhur yazarı Ahmet Rasim, Osmanlıca bir kelimeyle ilgili kafası karışınca Redhouse’un sözlüğüne bakmayı âdet edinmiş.

İstanbul’un resmî ve gayri resmî şeceresi
Ahmet Rasim’in hovardaların elebaşı olduğu yıllardan birinde, 1905’te, kuvvetle muhtemel bir Boğaz yalısında, 20. yüzyılın, belki de tüm zamanların en özgün İstanbul tarihçisi dünyaya geldi. Gençliğinden itibaren Ahmet Rasim’in edebî tarzını kendine örnek alacak, ancak buna ciddi bir tarih hafiyeliğini ekleyecek Reşat Ekrem Koçu, öldüğü yıl olan 1975 yılında kadar, hayatını adadığı eseri “İstanbul Ansiklopedisi” üzerinde çalıştı. 1931 yılında İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü’nden mezun olup yine aynı bölümde Ahmet Refik Altınay’ın asistanı olmuştu ki, 1933 yılında yapılan bir yenilikle, genelinde deneyimli birçok öğretim görevlisi ‘tez zamanda modernizm’ namına, özelinde de Ahmet Refik yeni Cumhuriyet’in mesafe koymak istediği Osmanlı tarihine özel ilgisinden ötürü, üniversiteden uzaklaştırıldı. Koçu da hocası Ahmet Refik ile beraber üniversite faslına son noktayı koydu. “İstanbul Ansiklopedisi”, aslında kısaca, asla bitmeyecek bir proje olarak tanımlanabilir. Tek bir sokağı ile ilgili bir ansiklopedi yapmaya çalışsanız bile yıllarınızı vereceğiniz şehr-i İstanbul’un tümünü kapsayacak bir ansiklopedi, baştan akıbeti belirsiz bir hülyadır. Ancak Reşat Ekrem Koçu, İstanbul’un her köşesini kayıt altına almaya karar verince, aslında büyük bir sevgi ile bağlı olduğu bu şehri, engin popüler tarih bilgisi ve kişisel bir gözlem yeteneği ve nev’i şahsına mahsus bir zevk ile olabildiğince özgün bir şekilde tasvir etmeye soyunmuştu. Tabii bu özgün stil bile sonsuz ihtimale, her köşe başında karşısına çıkabilecek yeni yeni hikâyelere gebeydi.

Murat Belge’nin “İstanbul Gezi Rehberi”ni hazırlarken tamama erdirilebilmiş 11 cildini (rakamın Redhouse Paşa’nın yazabildiği cilt sayısı ile aynı olması tuhaf) tıpkı bir roman gibi okuduğunu söylediği, Orhan Pamuk’un ‘dört hüzünlü yalnız İstanbul yazarının’ eserleri arasında en etkileyeci bulduğu ansiklopediyi ilk basma teşebbüsü 1944’te gerçekleşti. O zamanlar Reşat Ekrem Koçu, fasikül fasikül basılan ansiklopediyi Bâb-ı Âli’de, yani Cağaloğlu’nda, Ankara Caddesi’ndeki ofisinde, etrafındaki eşten dosttan da yardım alarak hazırlıyordu. Zamanın en önemli İstanbul kalemşörleri, Sermer Muhtar Alus, Hammamizade İhsan, Muzaffer Esen, Semayi Eyice, yazdıkları maddeleri Koçu’nun bürosuna getirirlerdi. Sonra hep beraber çıkıp daha o zamanlar yıkılmamış olan Eminönü balıkpazarında kafalar çekilirdi. Bu alemleri aslında İstanbul Ansiklopedisi’nin daha sonra kağıda dökülecek maddelerinin bir talim arenası olarak düşünmek de elbet mümkün. Aslına bakarsanız,

Koçu’nun, üstüne yazıp çizilenlerden anlaşıldığı üzere, içki ile arası tıpkı iki hocası Ahmet Refik ve Ahmet Rasim gibi gayet iyiydi ve vakt-i kerahat geldiğinde gözü rakı bardağından başka bir şey görmezdi. Fakat bu alışkanlığın onun çalışkanlığına halel getirmediği pek açıktır, zira onun hazırlanması hemen hemen imkansız olan bibliyografyası, binlerce makale, düzinelerce tarih kitabı, bir o kadar roman, arada şiir kitapları, tefrikalar içerir. Yine de onun fikrine göre en büyük eseri sadece 11 cildini, G harfinin ‘Gökçınar’ maddesine kadar bitirebildiği “İstanbul Ansiklopedisi”dir.

1944 yılında ilk fasikülü çıkan ansiklopedi, 1951 yılına gelindiğinde bin sayfa kadar basılmasına rağmen henüz A harfini aşamamıştı. Bu durum, zaten projenin sponsoru kereste tüccarı Cemal Çatlı’nın meçhul geleceği daha önceden fark edip topuklamasına neden olurken, üstüne bir de özellikle Koçu tarafından kaleme alınan maddelerin giderek uzaması mali sorunlara tuz biber ekiyordu. İlk başta 24 cilt olarak tasarlanan eserin uzunluğu artık kestirilememekteydi. Bu ahvalde, 1951 yılında, Koçu, biraz da fasiküllere üç kişilik rakı sofrası parasını vermekten imtina ederek yıllık abone olmayan okuyuculara serzenişte bulunarak işas bayrağını çekti. Ancak, hazır maddelerin uzamaya başladığından bahsetmişken, dünyanın bu ilk şehir ansiklopedisinin kendine has içeriğine göz atmakta fayda var. Daha sonra onun yalpalı ve kesintili tarihine devam ederiz.

Padişahlar kadar deliler de İstanbulludur
Her şeyden önce İstanbul’un tarihi eserlerini, önemli sosyal dönemeçlerini, yeniçeriler ya da bostancı ocağı gibi kamu kesimini, saraylarını, hanlarını, çeşmelerini anlattığı için, hem de yeri geldiğinde bunlar etrafında geçen hikayeleri de maddelere katık etmesi hasebiyle, Koçu’nun ansiklopedisinin klasik ansiklopedilerden eksiği değil fazlası olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bir de bu maddelerin Nezih İzmiroğlu, Reşad Sevinçsoy ya da Sabiha Bozcalı gibi zamanın en önemli illüstratörleri tarafından çizildiğini düşünürsek ehl-i keyif okurların binlerce lira vermek pahasına niye hala sahaflarda “İstanbul Ansiklopedisi”ni aradıklarını anlamak herhalde zor olmaz. Ancak Reşat Ekrem Koçu’nun eserini eşsiz kılan, bu klasik maddelerin yekunu değildir. Bilakis, tam da kuru tarihten, bina anlatımından koptuğu ölçüde, okur ciltleri elinden bırakamaz. Bunu biraz da Murat Belge’nin “Boğaziçinde Yalılar, İnsanlar” kitabında bina kadar zina, yani seks ve aldatma hikayesi anlatmasına benzetebiliriz.

Koçu, maddeleri anlatırken korkutucu ve tuhaf ayrıntılar vermekten zevk alır. Eminönü’ndeki suçluların cezalandırılmalarından bahsederken, onların nasıl da yüksekten sivri çengellere doğru fırlatıldıklarını, ya da ağır suçluların uyluklarının oyulduktan sonra içlerinin sıcak balmumu doldurularak nasıl da at üstünde şehirde ibretlik gezdirildiklerini en ince ayrıntısına kadar betimler.

Maymunların, bir sadrazam tarafından, fuhuş yaptıkları için idam edilmelerinden tutun, kedi cellatlarına kadar uzanan geniş bir katliam yelpazesi vardır. Aşk cinayetleri özellikle ihtiras içerdikleri için uzun uzadıya yer alır. Hatta Semayi Eyice, Koçu’nun bu cinayetlerin detaylarını bulmak konusundan ne kadar azimkar olduğunu “Albüm” dergisinde çıkan bir yazısında şöyle anlatır:

“Geçen yüzyılda İstanbul’da cereyan etmiş bir cinayet olayının günlerce süren soruşturma akımını o günlerin gazetelerinden derledikten sonra, bu olaya karışan bir kişinin gözleri görmez halde doksanlık bir ihtiyar olarak Silivri Kapısı taraflarında hala yaşadığını öğrenince, gitmiş, o kişiyi bulmuş ve biraz gelişigüzel sohbetten sonra birdenbire, gençliğinde başından geçen bu olayı sorduğunda, şaşıran ihtiyarın ‘Bunu bana soran kimdi? Yoksa şeytan mı?’ dediğini anlatmıştı.” Koçu, bu tuhaf hikayelere 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlıca olarak basılmaya başlanan ve harf devrimiyle latin alfabesine geçen gazeteleri tarayarak ulaşırdı. Beyoğlu’nda bir zenginin kimliği cüzdanı ile beraber çalınınca gidilecek yankesiciler pirini, genelevler Tepebaşı’ndan Karaköy’e taşınırken yaşanan bedava seks furyasını, Arnavut bir kabadayının hasmına karşı giriştiği mücadeleyi, hep bu arşivlerden derlenmiş bir şekilde bulabilirdiniz. Ancak onun cellat, fuhuş, cinayet ve hatta Tırnova vampirlerinden bahsederkenki gibi canavar hikayeleri, yakın zamana kadar Osmanlı’nın nadide arşivlerinin, el yazması risalelerin, vakanüvislerin notlarının, rüya tabiri kitaplarının, büyü formüllerinin, atık kağıt parasına satıldığı ve artık orada olmayan Beyazıt’taki eski sahaf dükkanlarına kadar geri giderdi. Koçu ile beraber, III. Ahmet zamanında gemi direkleri arasına gerilmiş ipleri kullanarak Haliç’i havadan aşan bir ip canbazına ya da Haydarpaşa semalarında balonla ilk uçuşu gerçekleştiren bir İtalyanın nasıl da Büyükada civarında bir fokla karşılaştığına tanık olmak işten bile değildi.

Tüm bu teferruatlı içerik dışında, Koçu’nun İstanbul’unu bir kat daha özel kılan ‘özel’ bir durum daha vardır. Zira Koçu, Osmanlı mirasından uzak durmaya çalışan, kendini başka kimlikler altında yeniden inşa eden ve bunu yaparken mali açıdan zor bir dönemden geçen cumhuriyetin ilk evresinde İstanbul’da yaşayan bir eşcinseldir. Koçu, eski İstanbul tarihinde sıklıkla rastlanan bir olgu olan “civanlar”a, yani genç ve körpe oğlanlara sık sık yer vermekten kaçınmaz, hatta kimi zaman, meşhur bir sokağı tasvir ederken o sokakta yaşayan bir nevcivanı sokağın kendisinden kat be kat uzun anlatır. Yazarın özel takıntısı ise baldırı çıplaklardır, yani bacaklarını görebildiği genç erkekler. Yalın ayaklar ise sık sık değinmekten vazgeçemediği bir konudur. Örneğin Eskicigüzeli Ahmed’i “yalın ayaklı, şalvarı kırk yamalı, gömleğinin yırtığından eti görünür bir oğlandı, fakat dilberlikten yana bir içim su, kaşları alnına güzellik beratının turası gibi çekilmiş, saçları telli turna misali, esmer derisi müzehheb, bakışında naz, dilinde cilve, vücud yapısı tığ gibi” diye betimler.

Macerada ikinci fasıldan sona
Şimdi geri dönüp ansiklopedinin basım tarihine devam edip, bir yandan da Orhan Pamuk’un içerikteki değişim üzerine söylediklerine bir bakalım. 1951 yılındaki iflas sonrası, Koçu’nun “İstanbul Ansiklopedisi”ne tekrar soyunması 1957 yılına denk geliyor. Mali destek için yanında yine hali vakti yerinde biri olan Mehmet Ali Akbay var. Bu sefer daha tutarlı ve azimli olduğunu, ansiklopediyi 15 ciltte bitireceğini beyan etmesinden anlıyoruz. Ancak, vakit geçtikçe maddeler tekrar uzamaya başlıyor, haliyle Mehmet Ali Akbay ile arası açılan Koçu yola tekrar tek başına devam ediyor. Orhan Pamuk’un ansiklopedinin bu ikinci perdesi için yaptığı tespitler gayet yerinde, hemen özetleyelim. Pamuk’a göre, her şeyden önce ona yardım eden İstanbul yazarlarının çoğu göçüp gitmiş, Koçu neredeyse tek başına kalmıştı, ve bu, içerik üzerinde ciddi bir etkiye sahipti. Üstüne üstlük tıpkı Redhouse gibi o da, ölümünden yıllarca önce ansiklopedinin tamama ermeyeceğini anlamıştı. Bu durum onu giderek öfke ve keder hisleriyle yönlendirmiş, madde içerikleri tarih ve belge hafiyeciliğinden Koçu’nun kendi ilgi alanlarına, çıktığı uzun yürüyüşlerde, gazinolarda, meyhanelerde ve kahvehanelerde karşılaştığı garip olayların, genç oğlanların, pazarcıların, delilerin gayet öznel bir üslupla betimlenmesine doğru evrilmişti. Pamuk, ansiklopedinin bu faslının üzerindeki etkisini “şehrin geçmişinde ve geleceğinde gelişigüzel bir gezintiye çıkan hayali bir yolcunun alabileceği zevkleri alırım” diye ifade ediyor. Geri kalan ise kaçınılmaz sona doğru hızlı bir yolculuk. Hiç evlenmemiş olan Koçu, kız kardeşi öldükten sonra iyice yalnız kalır. Erenköy’de babadan kalma köşk yıkılmış, Koçu, yakınlardaki bir apartman dairesine yerleşerek Mehmet adında bir genci evlat edinmiştir. “İstanbul Ansiklopedisi” ise o dairenin bir odasında tüm duvarları kaplayan kitaplıklarda, etrafa saçılmış sandıkların içindeki risalelerde ham halde beklemektedir.

Günümüzün önemli hikayecilerinden Mehmet Zaman Saçlıoğlu, 1973 yılında, Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencisiyken, Reşat Ekrem Koçu’yu ziyaret ederek bir ödevi konusunda yardım ister. Üstat o zaman 68 yaşındadır ve ansiklopediyi bitirmek konusunda gayet umutsuzdur. Saçlıoğlu’na şu minvalde veryasın eder: “Ankara’dan, Tarih Kurumu’ndan da yardım istedim. Onlara bu el yazmalarından götürdüm, işin önemini anlasınlar diye gösterdim. Birkaçını orada bıraktım, kütüphanlerinde muhafaza etsinler diye. Bir yardımcı vermedikleri gibi, o yazmaları da bir dahaki gidişimde kütüphanede bulamadım. Bu ansiklopediye ömrümü verdim. Ömrüm bitecek ama ansiklopedi bitmiyor. Dış ülkelerde böyle işler için yüzlerce insan çalışıyor, burada kimseyi bulamıyoruz evladım.” O günden takriben iki yıl sonra Koçu ölür. Evlatlığı, “İstanbul Ansiklopedisi”nin kaynaklarını Tercüman gazetesine satar, gazete 1982-1985 yılları arasında çok daha dar kapsamlı bir ansiklopediyi dört cilt kadar basabildikten sonra kapanır. Gazetenin tüm varlığıyla beraber ansiklopediden geri kalanlar da yok olup gider.

Bant’ın bu mini dosyası ustaya saygı amacı güdüyor. Ansiklopedi’nin peşine düşmek isteyen zamane hafiyelerine bir küçük ipucu: Eserin fotokopileri halen Cağaloğlu’ndaki bir basımevinde üretilmekte ve severlerine satılmakta. Gerisi biraz civarda dolanmak ve Reşat Ekrem Koçu’luk yapamayı gerektiriyor. Tabanlara kuvvet.

11