Arşivden: Juliette Binoche ve 10 unutulmaz performansı

Oynadığı filmlerde bazen bize doğru öylesine bakmak dışında bir şey yapmasına bile gerek kalmıyor Juliette Binoche’un. O kadar anlam yüklü bir yüzü var ki, insan ne hissetmek isterse onu görebiliyor suratına baktığında. Ona, beyazperdenin en çok şey ifade edebilen malzemelerinden biri bahşedilmiş ve sonsuza kadar büründüğü karakterlerle insanlara hikâyeler anlatmakla lanetlenmiş sanki. Biz de payımıza düşen bu hazineden enfes performanslar ve kocaman öyküler toparlayıp bir kenara ayırmanın tadını çıkarıyoruz 1980’li yıllardan bu yana.

Oyuncu bir anne ve heylektıraş bir babanın kızı olarak dünyaya geldikten sonra ilk hayal kırıklığını, dört yaşındayken boşanan ebeveynlerinin evlerini ayırmasıyla yaşayan Binoche’un, kariyeri boyunca en çok ve en iyi oynadığı rollerin hayal kırıklığı yaşayan kadınlar olması da tesadüf olamaz elbette. Yüzündeki sonsuz adet ifadeden bazıları ilk gençliğinde çeşitli modellik işlerine armağan edildikten sonra oyunculuğa merak saldı Binoche.

Fransız sinemasının en büyük yönetmenlerinden Andre Techine, 1985 yılında kendisine Rendez-vous filminde başrolü teslim edene kadar çeşitli filmlerde irili ufaklı rollerde seyirci karşısına çıktı. Ancak Techine’le çalıştıktan sonra yer aldığı her filmi tercih etmek için kendine has bir nedeni vardı. İnsan Spielberg’ü üç kez reddetmiş bir oyuncuyla her zaman karşılaşmıyor. Ya da aynı zamanda hem Godard, hem Kieslowski, hem Haneke, hem de Kiarostami’yle çalışmış bir oyuncuyla… Tarantino’nun kendisini “İlk kez üç boyutlu bir gişe filminde ağlamama neden olan olağanüstü oyuncu” diye nitelendirmesine neden olan Godzilla’da (2014) oynamasının da bir nedeni var (oğlunun seriye hayranlığı ve yönetmenin kendisine yazdığı aşk mektubu), efsanevi Jurassic Park’ı (1993) reddetmesinin de (aynı günlerde çekilen Three Colors: Blue’da oynayabilmek için).

Leos Carax, Olivier Martinez, Benoit Magimel ve Mathieu Amalric’le uzun süreler beraberlik yaşamasına rağmen hiç evlenmeyen, çünkü evlilik kurumunu protesto eden Binoche, biri beraber olduğu bir dalış hocasından olmak üzere iki de çocuk sahibi bir bağımsız kadın. Oynadığı bazı önemli filmlerin afişlerini tasarlamak gibi meziyetlerinin yanında Binoche, bir süre öncesine kadar Cannes, Berlin ve Venedik’in üçünden de En İyi Kadın Oyuncu ödülü kazanmış tek Oscarlı kadın oyuncuydu. Meziyetleri ve özellikleri de olağanüstü performansları gibi saymakla bitmeyecek Juliette Binoche’un muazzam kariyerinden unutulmaz on performansı, ayrı birer parantezi hak ediyor.

Yazı: Melikşah Altunaş
Bant Mag. No:56 / Nisan 2017

İllüstrasyon: Aksel Ceylan

Tereza
(THE UNBEARABLE LIGHTNESS OF BEING, 1988)

Milan Kundera’nın beyaz perdeye uyarlanması neredeyse imkânsız romanından Philip Kaufman imzalı bu adaptasyonda Juliette Binoche, arlanmaz bir çapkının aklına tek eşliliği düşüren, arzu ve masumiyet timsali Tereza bedeninde karşımıza çıkıyor. Tereza’ya âşık olmamak, ona tutkuyla bağlanmamak, biz izleyiciler için dahi öylesine zor ki. Onun uykusundan uyanırken yanaklarına basan allar, mahçup şekilde baktığı tek bir an ya da coşkuyla yaptığı bir dans bile kölesi etmeye yeter bizi… Binoche’un tüm dünyada dikkat çekmesine ve uluslararası bir başrol oyuncusuna dönüşmesine vesile olan bu film, aradan geçen yaklaşık otuz yıl içinde, sinema tarihinde tutku ve cinsel gerilimin de kilometre taşlarından birine dönüşmüştür aynı zamanda.

İllüstrasyon: Sadi Güran

Michele
(THE LOVERS ON THE BRIDGE, 1991)

Binoche, o dönem sevgilisi de olan Leos Carax’ın Mauvais Sang’ında (1986) verdiği muhteşem performansın ardından yönetmenin bir başka kusursuz filminde daha karşımızda. Yine Denis Lavant’la izlediğimiz Binoche, filmde Paris’in meşhur Pont-Neuf köprüsünde yatıp kalkan evsiz adamla gizemli bir bağ kuran kör bir kadını canlandırıyor. Fakat kendinden dahi vazgeçmiş bu kadını öylesine incelikli bir hale büründürüyor ki Michele’in görmek için göze ihtiyaç duymadığını tüm bedenimizle hissediyoruz âdeta. Binoche’un filmin gerçekleşebilmesi için o dönemki Fransa başbakanına mektup yazarak fon istediği film, sinema tarihinin kült klasikleri arasında çoktan yerini aldı bile.

İllüstrasyon: Saydan Akşit

Anna
(DAMAGE, 1992)

Binoche’un kamerayla kurduğu tehlikeli masumiyet ilişkisini belki de en net biçimde icra ettiği bu örtük Louis Malle şaheseri, yörüngesini yasak bir aşkın merkezinde gezindiriyor. Birlikte olduğu genç adamın babasıyla tutku dolu bir kaçamağa kapılan Anna’yı benzersiz bir gizem ve iç gıdıklayan bir karşı konulmazlıkla yorumlayan Binoche, başrolü paylaştığı Jeremy Irons’la birlikte had safhada cesaret isteyen sahnelerin altından büyük bir başarıyla kalkarken, insanın teninde hissettiği bir cinsel tansiyon da yaratıyor. Binoche’un yıldızını Amerika’da iyice parlatan ve teklifleri birbirinin ardına dizen bu filme tarifsiz bir katkı sağlayan Zbigniew Preisner imzalı müziklere ve filmin antolojik finaline de ayrı bir vurgu yapmak şart.

İllüstrasyon: Berkay Dağlar

Julie
(THREE COLORS: BLUE, 1993)

Kieslowski’nin unutulmaz üçlemesinin bu ilk halkası, yalnız sinema tarihinde hüznün en zarif tariflerinden birini yapmakla kalmadı, aynı zamanda Juliette Binoche’u da tüm dünyanın taptığı bir oyuncu haline getirerek, kendisine pek çoklarına göre kariyerinin en kusursuz performansını sergileme fırsatını da verdi. Kocası ve kızını kaybettiği trafik kazasından sağ kurtulduktan sonra hayatına devam etmek zorunda kalan Julie’yi, mavi rengin her tonunu ete kemiğe büründüren bir oyunculukla karşımıza getiren Binoche için kusursuzdan başka söylenebilecek çok az sözcük var. Filmle başta Venedik’ten kazandığı En İyi Kadın Oyuncu ödülü olmak üzere çok sayıda ödül ve övgü toplayan Binoche’un kendisi de hâlâ en sevdiği filmi olarak Blue’yu gösterir.

İllüstrasyon: Duygu Topçu

Pauline
(THE HORSEMAN ON THE ROOF, 1995)

Fransa tarihinin o döneme kadarki en yüksek bütçeli filmi olan The Horseman on the Roof’ta, o yıllarda sevgilisi olan Olivier Martinez’le başrolde yer alan Binoche, savaş döneminde asker kocasını arayan hassas ve kırılgan Pauline’i tüm dokunaklılığıyla canlandırıyor. Belki de bir başka oyuncuyla çok daha sulandırılıp, ticari bir savaş romansına dönüşebilecekken Binoche’un sahici ve içe dokunan oyunuyla pahalı bir sanat filmi hissi uyandırabilmeyi başaran film, Binoche de dâhil 10 dalda Cesar adaylığını kapmayı başarmıştı. Artık otuzlu yaşlarına adım atan bir genç olarak bakmalara doyulamayan Binoche, Amerika’daki büyük patlamasından hemen önce çektiği bu filmle, Fransa’da bir filmden kazandığı da en yüksek kaşenin de sahibi olmuştu.

İllüstrasyon: Ethem Onur Bilgiç

Hana
(THE ENGLISH PATIENT, 1996)

İkinci Dünya Savaşı sırasında düşen bir uçaktan sağ kurtulan, yanıklar içindeki bir adamı hayata döndüren hemşire Hana rolü, Binoche için ciddi bir dönüm noktası. Binoche bu rolle yalnızca, herkesin Lauren Bacall’un almasını beklediği En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscar’ını sürpriz bir biçimde eve götürmekle kalmadı, aynı zamanda tüm dünyada milyonlarca insanın zihnine kazınan bir karakteri, kendisinin merhametine teslim olmak için yaralanmayı istetecek kadar başarılı şekilde canlandırdı. En İyi Film dahil 9 dalda Oscar kazanan bu epik filmle Binoche, sinema tarihinde yalnızca birkaç oyuncunun kazanabildiği bir evrensel şöhrete sahip olup, yeteneğini herkese kanıtlama fırsatı bulmuş oldu.

İllüstrasyon: Asuman Tanyaş

Vianne
(CHOCOLAT, 2000)

Tüm dünyada gösterildiği sinema salonlarının etrafındaki çikolata stoklarını zorlayan bir film düşünün. İşte kokusu beyaz perdeden taşıp burun deliklerimizden içeri süzülen Chocolat, böylesine abartılı bir başarının sahibi olmuş bir film. Başroldeki Juliette Binoche’unsa her zamanki cazibesinin içine biraz da kakao parçacığı eklenmiş durumda. Fransa’nın küçük bir kasabasında, şöhreti tüm şehre yayılan bir çikolata dükkânı açan bekar bir annenin sımsıcak hikâyesini anlatan bu masalsı filmde Binoche, tüm güzelliğiyle bu kez Johnny Depp’i baştan çıkarıyor. Yine En İyi Film dahil çok sayıda Oscar adaylığıyla haşır neşir olan ve Binoche’a da adaylık getiren bu Amerika zaferinde, kendisine The Unbearable Lightness of Being’den Lena Olin ve Damage’dan Peter Starmore gibi eski partnerleri de eşlik ediyor.

İllüstrasyon: Merve Atılgan

Adrienne
(SUMMER HOURS, 2008)

Daha önce oynadığı iki Andre Techine filminde de senarist olarak imzası bulunan Olivier Assayas’ın yazıp yönettiği Summer Hours, Binoche’un kariyerindeki en minimal ve en etkili performanslardan birine de ev sahipliği ediyor. Annelerinin ölümü sonrası çocukluklarının geçtiği ev ve içindeki eşyalarla vedalaşmak ve onları paylaşmak zorunda kalan iki erkek ve bir kız kardeşin hikâyesini anlatan filmde kız kardeş Adrinne’i etkileyici bir kabullenişle sunan Binoche, özellikle üç kardeşin kafede buluştuğu sahnede, duygusal açıdan filmin en yüksek anlarından birini yaratmayı başarıyor. İki erkek kardeşin de duygusal iniş çıkışlarını omuzlamış, aradaki denge unsuru olmayı amaçlayan Adrienne’in kaygılı bakışları, Binoche’u olgunluk döneminde bir oyuncu olarak yeniden baş tacı etmemize neden oluyor hiç kuşkusuz.

İllüstrasyon: Naz Tansel

Elle
(CERTIFIED COPY, 2010)

Geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz İranlı usta yönetmen Abbas Kiarostami’nin kariyerindeki en olgun ve incelikli filmlerden biri olan ve iletişimin mucizesine işaret eden Certified Copy’de, Binoche’un dil ve diyalog üzerinden eşine az rastlanır bir performansına şahit oluyoruz. Toskana’da gerçekle kopya sanat eserleri arasında filizlenen bir ilişkinin maneviyatını didikleyen bu senaryo ve oyunculuk harikası filmde, Elle rolünde harikalar yaratan Binoche, çok sayıda filminin yarıştığı Cannes Film Festivali’nde de En İyi Kadın Oyuncu ödülünün sahibi olmuştu. Binoche’un kariyerinin ilk yarısında kadın-erkek arasındaki ilişkideki fiziksel çekimi merkeze alan filmlerine aşina seyirciler için, bu kez tam tersinden kurgulanmış bir ilişki filmi ve Binoche performansıyla karşı karşıyayız.

İllüstrasyon: Gizem Winter

Camille
(CAMILLE CLAUDEL 1915, 2013)

Ailesi tarafından bir akıl hastanesine kapatılan efsanevi heykeltıraş Camille Claudel’in hastane dönemini konu alan bu kendine has Bruno Dumont filminde Juliette Binoche, artık olgunluk döneminde bir oyuncu olarak kariyerinin zirvesindeki performansıyla tek kelimeyle büyüleyici. Yalnızca bir taş parçasına bakarak dahi karakterinin ona yüklediği anlamı seyircisine tüm gerçekliğiyle iletme konusunda en ufak bir sıkıntı çekmeyen bir oyuncu performansıyla karşıya karşıyayız filmde. Durağan temposu ve sert anlatımıyla derin bir haksızlığın resmini çeken film, Binoche’un insanüstü oyunuyla unutulmaz bir biyografik yapıta dönüşüyor ve geriye yalnızca insanın kalbini delen bakışlar kalıyor.


Yükleniyor...