Yaşa takılanlar: The Smiths - The Queen Is Dead

Yazı: Deniz Bankal

Britanya’nın Thatcher yıllarında sıkışmış bir kuşağın hissiyatını pop müziğin içine sızdıran The Smiths albümü The Queen Is Dead, artık tam 40 yaşında.

İlk dinleyişten bu yana neler değişmiş? Şarkıların arasına neler sızmış? Yaşa takılanlar açtı ve yeniden dinledi.


The Smiths
The Queen Is Dead
16 Haziran 1986

Çok mühim albümdür çünkü…

Pop müzik tarihi, üzerine “kusursuz” etiketi yapıştırılmış albümlerle dolu. Çoğu zaman bu biraz da eleştirmenlerin heyecanından ibaret. The Queen Is Dead ise hem yayımlandığı dönemde hem de bugün bu sıfatın yükünü taşıyabilen albümlerden biri.

1980’ler İngiltere’si Thatcherizm, işsizlik, sosyal devletin çözülmesi ve sınıfsal huzursuzluklarla doluyken; The Smiths bütün bu hislerin haritasını yalnızlık, alaycılık, toplumsal cinsiyet muğlaklığı, sınıf öfkesi ve kalp kırıklığıyla çıkardı. Morrissey’in sözleriyle, Johnny Marr’ın o atmosferde bile güneş açtıran gitarları arasındaki tuhaf gerilim, o eski dünyanın ortasında ve doğusunda bile kendine karşılık buldu.

Bir albüm düşünün; bir grubun best of’u sanılabilir ama aslında yalnızca üçüncü stüdyo albümü. “The Queen is Dead”, “Frankly, Mr. Shankly”, “I Know It’s Over”, “Never Had No One Ever”, “Cemetery Gates”, “Bigmouth Strikes Again”, “The Boty with the Thorn in His Side”, “Vicar in a Tutu”, “There Is a Light That Never Goes Out” ve “Some Girls Are Bigger Than Others” peş peşe geliyor. Şarkıları albümdeki sıralarıyla yazdım. Şimdi bir daha bakın. Yuhunuz. Biraz da insaf.

İlk dinleyişte hissettirdikleri vs bugün hissettirdikleri

İlk karşılaşmada insanı vuran şey Morrissey’in dili oluyor. Her cümlesi alıntılansın diye yazılmış aforizmaların, laf sokmaların, kendine acıma ile dalga geçme arasında gidip gelen ruh hâllerinin ve bitmek bilmeyen göz devirmelerin eşsiz anlatıcısı. Kendini bu dünyaya yanlışlıkla bırakılmış hisseden kaç kuşağın bu şarkılarda teselli aradığına şaşırmamak lazım. Felaketle flört eden, acıyı bir aksesuara dönüştüren o basılı kalmış ergenlik tuşumun yerini de bulduk böylece.

Bugüne gelirsek, Johnny Marr’ın ne kadar olağanüstü bir mimar olduğundan bahsetmek istiyorum. Bu şarkılar yalnızca melodilerden oluşmuyor; koridorlar, çıkmaz sokaklar, yatak odaları ve kaçış güzergahları da inşa ediyor. İstediğin kapıdan girip kaybolabileceğin, alternatif bir dünya kuruyor âdeta. Bu noktada nesnelliği bırakıp Johnny Marr’a kısaca “kral” deme hakkımı kullanacağım.

Bunu biliyor muydunuz?

Bu yazı, Morrissey’in sonraki yıllarda göçmenlere ve farklı topluluklara yönelik ayrımcı söylemler geliştirmediği alternatif bir evrende kaleme alındı. Bu evrende ergen âşıklar acılarının izini hâlâ Morrissey sözlerinde arıyor, plak dükkânları The Queen Is Dead‘i gönül rahatlığıyla raflarında tutuyor ve kimse The Smiths sevdiği için parantez açmak ya da birilerinden özür dilemek zorunda kalmıyor.

Albümün kapağındaki yüz, Fransız oyuncu Alain Delon’a ait. Görsel, Delon’un 1964 yapımı L’Insoumis filminden alınmış bir kareden türetildi. The Smiths’in sinema ve pop kültürü arşivlerinden beslenen meşhur kapak geleneğinin en zarif örneklerinden biri.

Yine bu evrende Alain Delon da yaşlılığını aşırı sağcı siyasetçilere destek vererek geçirmedi. Bunun yerine Onur Yürüyüşü’ne destek mesajları yayımladı, göçmen genç sinemacılar için fonlar oluşturdu ve son röportajında insanın güzelliğinden çok, başkalarına nasıl davrandığının hatırlandığını söyledi. Biz ne yazık ki bu evrende yaşamıyoruz.