Bant Mag. No:40'tan // Kadınlar elektronik müzik için “baskılıyor”: DJ Mo

“Kadınlar yalnızca erkeklere kıyasla kendilerini eleştirmeye çok daha yatkınlar ve bu nedenle çoğu zaman insanlarla müziklerini paylaşmadan önce yıllar boyu stüdyolarında çalışıyorlar.”


Röportaj: Ekin Sanaç, İllüstrasyon: Bülent Gültek

27 Mart akşamı Berlin’de deneysel pop, performans, sound art ve tekno alanlarında üretim yapan kadın sanatçıları bir araya getiren Heroines of Sound etkinliği Borusan Müzik Evi’ndeydi. DJ Mo olarak bilinen Mo Loschelder de erken tekno örneklerine yer veren, ince işçiliğe sahip setiyle bu programın yalnızca organizatörlerinden değil, performansçılarındandı da.

Berlin elektronik müzik sahnesinin doğru adreslerinden Mo Loschelder, 1990 yılından bu yana müzik ve sanat alanında çalışıyor. Yaklaşık altı senedir ilham verici bulduğu sanatçıları Media Loca çatısı altında temsil ediyor ve bir dolu organizasyon yürütüyor. Aynı zamanda elektronik müzik ve dijital sanat adına bir hayli faydalı bir uluslararası kadın sanatçı ağı olarak işleyen female:pressure’ın da önemli halkalarından. Daha önce Yeşim Tabak’ın da Bant Mag. için kaleme aldığı yazısında bahsettiği female:pressure oluşumu, günümüz itibariyle bünyesinde yer alan, 65 ülkeden 1.450’yi aşkın kadın müzisyen, besteci, DJ, görsel sanatçı ve kültür üreticisinin izinin sürülmesini mümkün kılıyor.

Elektronik müzik alanında üretim yapan neden bu kadar az kadın sanatçı var? Son yıllarda bu soru üzerine birçok tartışma okuyor olmamız memnuniyet duymamız gereken bir konu. Grimes’ın, ona şans eseri bu sektördeymiş gibi davranan ve her seferinde “Yardım ister misin?” diye yaklaşan erkeklere karşı tepkisini artık yeter diyerek dile getirmesinde bu olumlu gelişmede tabii ki payı var. Ve elbette Björk’ün yıllar boyu kendi albümlerinin prodüktörü olarak beraber çalışmış olduğu erkek prodüktörlerin yanında görünmez kılınmış olmasına karşı susmamaya karar vermesinin de… Basının, M.I.A.’in albüm kapağındaki künyeye bakmaya tenezzül etmeden tüm işin prodüktörlüğünü Diplo’nun yaptığına inanmış olması ve herkesi de buna inandırmaya karşı motivasyonu da aynı sistematik problemin sağlaması niteliğinde. Bu denli tanınmış kadın sanatçıların deneyimlerini duymak, hem daha az tanınmış üreticilerin içinde bulunduğu mücadeleyi hayal edebilmek için hem de bu mücadelenin yalnız verilmesi gerekmediğini anlayabilmek için yeterli olsa gerek.

female:pressure oluşumunun söz konusu soruya cevabı, “Mesele kaç kişi olduğumuz değil, mesele tanınıp tanınmamamız ve nasıl tanınıyor olduğumuz” şeklinde. Oluşum 2012’den beri de her sene dünyada düzenlenen festival ve organizasyonlardaki kadın erkek sanatçı oranlarının çetelesini tutuyor ve ulaştığı istatistikleri web sitesi üzerinden yayınlıyor. 2015 verilerine göre dünyanın farklı yerlerinde düzenlenen festivallerde kadın sanatçıların yüzde 10,8’lik bir paya, erkeklerin yüzde 82,3’lük, karmaların yüzde 6’lık ve tanımlanmayanların yüzde 0,9’luk bir paya sahip olduğu ortaya çıkıyor. Kulüpler ve plak şirketleri üzerinden yapılan istatistiklerde de durum üç aşağı beş yukarı benzer. female:pressure’ın kadın sanatçılara yaptığı çağrı, “Kimse bu yolda yalnız yürümeyecek” yönünde. Oluşturulan ağın bu sebeple kadınların elektronik müzik ortamındaki görünürlüğü ve etkileşimine olan etkisi oldukça değerli. Hâl böyleyken, Berlin elektronik müzik sahnesi üzerine söz sahibi Mo Loschelder’ın ilk İstanbul seyahatini fırsat bilerek konu üzerine kendi deneyimleri, fikirleri ve planları hakkında bilgi almak istedik.

bant-40-mo_01


Heroines of Sound etkinli
ği için mart ayında İstanbul’daydın. Elektronik müzik alanında üretim yapan kadın sanatçıları bir araya getiren bu etkinliğin İstanbul dışındaki yolculuğuna dair neler söyleyebilirsin? Buradaki gece nasıl geçti sizin için? Sanırım İstanbul’a ilk gelişindi. İzlenimlerini paylaşabilir misin?
Aslında ben 10-12 Temmuz’da Berlin’de Radialsystem’da gerçekleşecek Heorines Of Sound etkinliğinin küratörlerinden biriyim. Radialsystem ve Borusan genellikle ortak çalışmalar yürütüyor, bu nedenle etkinliği orada da yapmayı biz önerdik. 27 Mart’ta ben de çalıyordum çünkü programı bu şekilde ayarlamıştık ve bu sayede harika Evrim Tüfekçioğlu’yla da tanışma fırsatı buldum! İstanbul deneyimi genel olarak harikaydı. Ailemle birlikte oradaki dokuz günlük uzatılmış seyahatimizden ne kadar keyif aldığımızı anlatamam. İstanbul’da yaşayanların iyiliği ve kibarlığı aklımızı başımızdan aldı. Dilin muazzam tınısına kapılıp birkaç kelime bile öğrendik. Elbette şehrin kendisi de başlı başına etkileyiciydi. Yemekler de müthişti. Mümkün olduğunca yakın bir tarihte yeniden gelmeliyiz!

Bildiğimiz kadarıyla Berlin’deki tekno kültürü fazlasıyla 1990 yılında Doğu Berlin’de süregelmiş işgal geleneğiyle doğrudan bağlantılı. Ne de olsa o günlerde bölgede çok sayıda boş ev vardı. Sen de Doğu Berline o dönem yerleşme kararı almışsın. Sana bu kararı aldıranlar nelerdi? Neden bu taşınmaçekiciydi?
Berlin’e, insanların aynı dili konuştuğu ama tamamen farklı geçmişe, kültüre ve felsefeye sahip olduğu iki Almanya’nın nasıl birleştiğini anlamak için taşındım. Aslında planım Doğu Berlin Sanat Akademisi’nde bir yıl daha yüksek lisans öğrencisi olmaktı ama o dönem bir yıl boyu süren boşlukta okul idare edilemediği için ben de Doğu Berlin’i keşfetmeye karar verdim. Bu dönemde Tacheles gibi birçok yaratıcı işgalci ve yeraltı sanat ve müzik mekânında takıldım. 1992-1994 yılları arasında sanatçı Daniel Pflumm ile Elektro isimli bir kulüp işlettim. Sonrasında başka mekânlara taşındık ve Elektro Music Department isimli plak şirketini kurduk. Elektro Music Department aracılığıyla, çoğunu Viyanalı tanınmış prodüktör Klaus Kotai’yle birlikte ürettiğimiz birçok albüm yayınladım. Üç farklı kulüp işlettik o günlerde; Elektro, Panasonic ve INIT. Hiçbirinde gelenlerden giriş ücreti alınmıyordu. Bunun mümkün olmasının sebebi bu kulüpleri işgal evlerinde yürütüyor olmamız ve kira vermememizdi. Robert Hood, Electric Indigo, Acid Maria, Patrick Pulsinger, Robert Henke gibi davet ettiğimiz tüm sanatçı ve DJ’ler yakın arkadaşlarımız olduğu için çok para istemiyorlardı. Berlin dışında herhangi bir şehirde gerçekleştirmek çok daha zor, hattâ belki imkânsız olurdu.

O günlerde Berlin sokaklarını ve ortamlarını düşünecek olursan, erkek egemen bir tablodan bahsetmen mümkün mü? Belki de senin dışında çok sayıda kadın DJ yoktu? Tekno sahnesi ve LGBT topluluğu da o günlerde çok iç içeydi belki? Zamanının meşhur “geçici kulüplerine kimler takılıyordu? O günlerdeki ortam ve katılımcılarının detaylarını senden dinleyebilir miyiz?
Hayır! O zamanlarda çok sayıda kadın vardı! Belki pek DJ yoktu ama sanat, müzik ve politika adına en maceracı işleri ortaya koyan harika mekânların organizatörleri hep kadındı. Ne yazık ki toplumun diğer birçok alanında olduğu gibi o kadınlar unutuldu ve yalnızca birkaç erkek organizatörün ismi ezberlendi.

90’ların başında sahneler şimdiye nazaran çok daha iç içeydi. Gey, hetero, tekno, hip hop, raga, disko… Bir tarafım bu durumun değişmesine ve tüm bu ortamların birbirinden ayrışmış olmasına içerliyor. Ama diğer tarafım da elektronik müziğin günümüzde çok sayıda farklı ve değerli yöne doğru gelişmiş olmasına seviniyor. Bu nedenle Berlin’de bugün çok ama çok sayıda irili ufaklı, piyasa ve underground, yerleşik ve geçici alanımız var. İtiraf etmeliyim ki buna bayılıyorum!

Röportajın tamamını okumak için buraya tıklayarak Bant Mag. No:40’a ulaşabilirsiniz.