Beyazperdeden tekinsiz aşklar, tutkulu karanlıklar
Yazı: Beyza Yıldırım
2025’i henüz yarılamışken “yılın korku filmi” etiketi için şimdiden güçlü bir aday olarak öne çıkan Together, Sundance’deki prömiyerinden bu yana sinema yazarlarının dilinde. Michael Shanks’in yazıp yönettiği filmin, ilişkilerdeki psikolojik ve fiziksel bağımlılıkları çarpıcı biçimde işlerken, doğaüstü anlatısını yer yer grotesk bir beden korkusuna dönüştürdüğü; aşkın sınırlarına dair tekinsiz sularda yüzdüğü söyleniyor.
Türkiye’de 1 Ağustos’ta vizyona girecek Together hakkındaki yorumlar aklımızda bazı soruları beraberinde getirdi: Aşk hep güvenli ya da iyileştirici olmak zorunda mı? Korkutucu da olabilir mi?
Mercek altına aldığımız 10 film, aşkı güvenli alanından çıkarıp daha karanlık, belirsiz, hatta tehlikeli yönleriyle ele alıyor. Aşk ve korku bir kesişim kümesi kuruyor; orada vampirler, hayaletler, cadılar cirit atıyor. Bu hikâyelerde aşk kimi zaman karşılıklı, kimi zaman tek taraflı ama her zaman sınırlarda yaşanıyor.
*Bu yazı, Bant Mag. Temmuz – Ağustos 2025 sayısında yayımlanmıştır.

A Girl Walks Home Alone at Night (2014)
Yönetmen: Ana Lily Amirpour
Bad City adlı kurmaca bir İran kasabasında, isimsiz bir genç kız. Gece çöktüğünde ve herkes sokaktan çekildiğinde müzik başlıyor. Rollerin büyük oranda değiş tokuş edildiği bu İran temsilinde geceleri kaykay yaparak erkek avına çıkan karakter, kaybolmuş ve yalnız ruha sahip Arash’ın âdeta kokusunu alıyor. Doğası gereği aşk; teslimiyet ve sadakate dair kalıpları yıkmaya başlıyor. Arash, sırtında pelerini ve pek de ayık olmayan kafasıyla her şeyin farkında olmayabilir fakat kız için durumun farklı olduğu hissi geçiyor. Film, vampirlerle ilgili tüm basmakalıp düşüncelere sahip çıkarken, romantizmin güvenli kollarında sörf yapıyor. Fakat oğlanın boynuna her an diş geçirme olasılığı olan bir kızın ilişkisi ne kadar sıradan olabilir ki? A Girl Walks Home Alone at Night, Ana Lily Amirpour’un ilk uzun metrajı ve filmografisinin önemli bir durağı olarak hep parlayacak gibi duruyor.
Knife + Heart / Un couteau dans le cœur (2018)
Yönetmen: Yann Gonzalez
Bıçak, kan, kalp, aşk… Filmin adı açıldıkça, her defasında yeni çağrışımlar ortaya çıkıyor. 70’lerin sonunda, maskelerle dolu bir Paris’te, bitmek üzere olan bir ilişkiye denk geliyoruz. Lois, uzun ve çalkantılı bir dönemin ardından artık sadece iş arkadaşı olmak istediğini söylüyor Anne’e. Ancak ilişkilerin “zehirli” yanları henüz konuşulmazken bile Anne çoktan o tarafta duruyor. Naturalist erotik filmler çeken biri Anne ve ekibinden birinin cinayete kurban gittiğini öğreniyor, daha sonra devamı da geliyor. Tüm bu gerginliğin içinde neredeyse duyarsız kalan ekip, en azından geriye kalan tek ipucunun peşine düşüyor: Bir Chaladre sığırcığının tüyü. Rivayete göre insanlar, şifa umutları tükenince ölmek üzere olan beyaz gözlü sığırcıkları ormana götürür; kuşlar ölümü içine çeker, güneşe doğru uçar ve ölümü yakalarlarmış. Fakat güneşe çok yaklaştıkları için kör olurlarmış. Bu hikâye, Anne ve Lois’in ilişkisindeki sınırların yıkıldığı, dengenin bozulduğu sonu hatırlatıyor: Aşk, nerede şiddete dönüşüyor?
The Hunger (1983)
Yönetmen: Tony Scott
Whitley Strieber’ın romanından Tony Scott’ın şahsına münhasır uyarlaması olan The Hunger; Peter Murphy’nin ışığında New York’u grotesk bir şeytanlar şehrine dönüştürüyor. Her şey manipüle edilmiş gibi görünüyor. Bekleme odasında geçirilen iki saatte bir ömür bitiyor mesela. Manik bir hâlde birbirlerini seven John ve Miriam Blaylock da kısa bir ömrü paylaşıyor aslında. Aşkın duyuları bu kadar köreltici hâlinde kimi sevdiğini bilemiyorsun. Devasa opak perdelerin ışık sızdırmadığı soğuk bir evde, Miriam’ın buz gibi güzelliğinin altında yatan bir şey olduğunu duyumsuyoruz. Bir yandan laboratuvarın steril ortamında incelemeler yapan Sarah, uykuyla ölümsüzlüğün arasındaki ilişkiye odaklanmış vaziyette. İlişkilerin inşa edildiği diyarlarda sürekli vaatler veriliyor, büyük ya da küçük. Miriam’ın vaadi, John ile ölümsüzlüğü paylaşmak; Sarah ise tüm bunlardan habersiz tekinsiz bir arzunun içinde buluyor kendini. Karşısındaki kadının sevdiği her insanı tabuta tutsak ettiğini anladığında kaybını telafi edemiyor. Birilerinin açlığını gidermekten ibaret kalıyor rolü. Nihayetinde ölümsüzlük bile aşkın çürümesine engel değil.

Cat People (1942)
Yönetmen: Jacques Tourneur
Sinemada 40’ların başına gitmek, her adımda savaşa basmak demek. Bu atmosferde bir romantizm doğuyor, bir apartman dairesinde Irena’nın bakışlarına denk geliyoruz. Oliver’a dokunmak bile bir tehdit hâline geliyor. Çünkü aşk denen şey, birinin kanını taşımak ile pençe izlerini sırtında taşımak arasında bir çizgide salınıyor. İnsan ilişkilerinin henüz adı konmamış karanlık tarafında, Irena kendi içindeki canavarı sevgiyle terbiye edebileceğine inanıyor. Fakat aşk burada bir kurtuluş değil; kendi dönüşümünün tetikleyicisi. Rivayetler, panter kadın masalları ve gece vakti atılan adımlar bir araya gelip tek bir soruya kilitleniyor: Aşk kalbi keskinleştirir mi, yoksa onu yavaş yavaş parçalayan bir pençe midir?
Phantom of the Paradise (1974)
Yönetmen: Brian De Palma
Neon ışıklı kabuslar tasarlamakta usta olan Brian de Palma, birçok türü içine alan bir kombinasyon yaratıyor Phantom of the Paradise’ta. Swan’ın sahnesinde kendine yer bulmaya çalışan Winslow; sesini, kalbini ve yüzünü kaybettikçe aşkını kaybetmemekte direnen bir hayalet. Winslow, müziğini insanlara ulaştırmak isterken şöhretin ve endüstrinin yozlaşmış yanıyla karşılaşan genç bir müzisyen. Swan ise endüstrinin bu yanını beslerken Winslow’un sahnesini çalmaya çalışan hırslı bir prodüktör. Winslow geçirdiği kazadan sonra yüzünü bir maske altında gizleyerek zamanla bir hayalete dönüşüyor. Hayaleti, Paradise adlı konser salonunda dolanırken sevdiği kadın Phoenix’in sesini korumak için mücadele veriyor. “Sonsuza dek” diye fısıldayan bir sahne ışığı altında, müzik aşkı ölümsüzleştirir mi yoksa onu tüketip posasını mı bırakır; Phantom of the Paradise bu soruların etrafında dönüyor.
Audition / Ôdishon (1999)
Yönetmen: Takashi Miike
Bazı filmler vadettiği duyguyu yaşatmakta öyle başarılı olur ki hayatın sıradan akışlarında kendini hatırlatır zaman zaman. Audition, korku ögeleri kurduğu anlarını hatırlatmaya devam ediyor; iğne ipliği her gördüğümde mesela. Hikâye, adıyla müsemma seçme odasında başlıyor. Dul bir adam, kendine bir aşk hikâyesi uydurmak isterken genç ve güzel Asami’yle tanışıyor. Romantizmin güvenli kurgusunu bir çuvalın içinde kıpırdayan fısıltılarla bozan bir film, sevgi ile saplantı arasındaki sınırın ne kadar sessiz aşılabileceğini gösteriyor. Aşk bir teslimiyetse, Asami’nin dünyasında bu teslimiyetin sonu diz çökmek değil; mücadele etmek oluyor.
Trouble Every Day (2001)
Yönetmen: Claire Denis
Paris’in gri duvarlarında arzu denen his yavaşça sürünürken onları ’’yutacak’’ kadar güçlü bir aşk yaşayan Shane ve June Brown balayı yolundalar. Uçaktan şehrin ışıklarını izliyor ve mutlu olduklarını söylüyorlar birbirlerine. Panjurların, parmaklıkların arkasında bir kadın daha var ama Claire Denis büyük muammasını yaratma konusunda çok ısrarlı. Bütün izleri takip edince Coré ve Shane’in arasındaki gerilim ortaya çıkıyor. Sadakat ve ihanete karşı duruşu sorguluyor, sevmekle yok etmek arasındaki boşlukta sessizce duruyor.

The Love Witch (2016)
Yönetmen: Anna Biller
Görsel dünyasıyla öne çıkan The Love Witch’in baş karakteri Elaine, hem büyü hem cinselliğini kullanarak aradığı aşkı kendine çekmeye çalışırken, film de romantizmin büyülü olduğu kadar tehlikeli yanlarını gösteriyor. Aşk ile manipülasyon arasındaki ince çizgiyi, 60’lar – 70’ler estetiğiyle birleştirerek keşfettiriyor The Love Witch. California’ya taşınan Elaine, aşk iksirleri ve büyülerle erkekleri kendine âşık etmeyi başaran genç bir cadı. Manipülasyonun yapısı gereği, erkekler tutkuya kapılıp ölür ya da kaybolurken; geride bıraktığı bedenler ve kırık kalpler ise aşkın idealize edilmiş bir fikir olabileceğini düşündürüyor. Film, aşkın güç ve kontrol oyunlarıyla nasıl karanlıklaşabileceğini kadın arzusu ve özgürlüğü bağlamında sorguluyor ve bu soruları kalıcı bir şekilde izleyicinin zihnine bırakıyor.
Crimson Peak (2015)
Yönetmen: Guillermo del Toro
Vampirlerin, cadıların, intikam peşindekilerin aşklarını anlatmışken yeniden hayaletlere çeviriyoruz yüzümüzü. Guillermo del Toro’nun masalsı topraklarında ilişkiler biraz alışılmışın dışında işliyor. Büyük, soğuk ve kırmızı kil tabakalarıyla âdeta kanayan malikenisinde yaşayan bir yazar Edith. Duvarlara sinen anılarıyla malikanenin sesini duyabiliyor, kokusunu alabiliyor. Eşi Thomas’ın geçmişini de bu sayede çözüyor aslında; kız kardeşi Lucille’in sayesinde. Aşk söz konusuysa birinin geçmişine olan meraklı yönelim kaçınılmaz oluyor. Gotik mimarinin ve grotesk duyguların yer edindiği bu atmosferde solumak, hayaletlerle yaşamayı da öğrenmek demek.
Saint Maud (2019)
Yönetmen: Rose Glass
Geçmişiyle yüzleşmeye ve yeni bir hayat kurmaya niyetlenen karakterlerden biri de Maud. Bir bakım evinde hemşirelik yapan Maud, Tanrı’ya duyduğu aşkı mutlak bir teslimiyetle yaşarken bu teslimiyetin sınırlarını kendi elleriyle çiziyor. Terminal hasta olan Amanda’nın evinde, onun genç ve sağlıklı bir kadınken yaşadığı hayatı tanıyor. Dünyevi zevklerle iç içe, sanat ortaya konularak geçirilen bu hayat Maud’a çok uzak. Öte yandan Amanda’nın alaycı ve umursamaz tavrı, Maud’u kurtarıcı bir meleği olarak görmesine engel değil; teşekkür etmek için William Blake’in bir kitabını hediye ediyor ona. Neye, kime, nasıl inanırsan inan; aşkın da bir ibadet ve kutsal bir inanca dönüşebildiğini gösteriyor Saint Maud. Kutsallık ile delilik arasındaki ince çizgi adım adım takip ediyor.