Büyük yüzleşmeler, küçük kırılmalar: Çitkuşu
Yazı: Korcan Derinsu
Çağdaş İrlanda edebiyatının usta isimlerinden Anne Enright, benliğe doğru büyüleyici bir yolculuk sunduğu Çitkuşu romanında bir ailenin üç kuşağını temsil eden kadınları, aralarındaki ilişkileri ve duygusal bağları kaleminin ucuna takıyor. Mert Doğruer çevirisi ve Delidolu etiketiyle Türkçede yayımlanan Çitkuşu, aile bağlarının boğuculuğu üzerine ince esprilerle bezeli bir hikâye anlatıyor.
Ne hakkında? Hikâye ne?
Çitkuşu karizmatik ama yıkıcı bir baba figürünün geride bıraktığı enkazı üç kuşak üzerinden anlatan bir roman. Merkezde, İrlandalı şair Phil McDaragh var ama roman onun varlığından ziyade, yokluğunu ve sorumsuzluğunu Phil’in kızı Carmel ve torunu Nell’in gözünden anlatıyor.
Zaman dilimi ve mekân
İrlanda’da geçen hikaye, Nell’in bölümlerinde günümüzü anlatırken, Carmel’in bölümlerinde, özellikle geriye dönüşlerle 80’ler ortasında günümüze uzanan daha geniş bir zamanı ele alıyor.
Okumadan önce bilmemiz gerekenler
Anne Enright, kadınlık, aşk, kimlik, cinsellik gibi temaları ele alan İrlandalı bir yazar.
Bugüne dek sekiz roman, üç öykü kitabı, bir de deneme kitabı yazmış olan Anne Enright, 2007’de Toplantı (Khyrhos Yayınları, 2013) romanı ile Man Booker Ödülü’nü kazanıyor.
Çitkuşu, 2024 yılında Women’s Prize For Fiction finalistlerinden biri.
Kitaba dair en çok neyi sevdin?
Anne Enright güçlü, dolu dolu bir hikâyedense küçük ama etkileyici anlar odaklanan bir hikâye anlatıyor. Bunu yaparken de aralarda büyük boşlukların olduğu, kronolojik ilerlemeyen bir anlatımı tercih ediyor. Bu anlatım da içerikle o kadar güzel örtüşüyor ki romanın en büyük gücü de bence burada saklı. Karakterlere dair çok şey bilmeden çok şey hissedebilmemizin de sebebi yine bu anlatım tercihi.
En az neyi sevdin?
Sevmemek değil ama daha fazlasını aradı gözüm. Özellikle Carmel’in ablası Imelda’yı ve eşi Terry’yi okumak, Phil’i bir de onların ağzından dinlemek isterdim.
Yazıma dair neler söyleyebilirsin?
Enright’ın dili sade ama keskin. Duygusal anlar var ama asla duygusallaşmıyor. Romanın gücü, büyük yüzleşmelerden küçük kırılmaları biriktirmesinde yatıyor. Carmel ve Nell’in bölümlerinde dilin de farklılaştığını görüyoruz. Sırtını büyük çatışmalara yaslamaktansa karakterlere odaklanan metinlerde bunun gibi küçük tercihler metnin kalitesini belirliyor bence. Anne Enright da bunu çok iyi becermiş.
Kısa sürede sürüklenerek mi okudun? Yoksa biraz sürünerek mi?
Kolay okunmasına kolay okunan bir metin olsa da tadına varmak için sürüklenerek değil; sindire sindire okunması gereken bir roman Çitkuşu. Ben de tadını çıkarmaya çalıştım, tamamını dört – beş güne yaydım.
Çok etkilendiğin / dönüp tekrar okuduğun bölüm(ler) oldu mu?
Nell’in bölümlerini Carmel’in bölümlerinden daha çok sevdim. Oralarda tekrar okuduğum bazı cümleler oldu.
Kitap, modunu nasıl etkiledi?
Büyük bir değişikliğe yol açmadı doğrusu. Sadece ara ara aklıma geldikçe düşünmeye sevk etti. Zaten yazarın da bunu amaçladığını düşünüyorum.
Kitabın ismi hakkında ne düşünüyorsun?
Çitkuşu, Phil’in Carmel için yazdığı şiirlerinden birisi. Bu şiirde Carmel, bir çitkuşu olarak tasavvur ediliyor. Bu kuş Phil’in elinde tutuluyor, sonra gökyüzüne salıveriliyor. Phil açısından bu benzetme kurnazca bir kendini aklama mı (terk eden / terk edilen arasındaki farkı yok etmeye çalışma) yoksa samimiyetle dolu duygusal bir itiraf mı orası muamma. (Bence net olarak manipülasyon!) Ama nereden bakarsak bakalım kesinlikle güzel bir isim.
Bu kitabı seven şunları da sever
Seveni kadar sevmeyeni de olduğunu gördüğüm Joachim Trier filmi Sentimental Value, bu romanın film olmuş hâli âdeta. Sanatçı babadan muzdarip kadınlar başrolde! Üstelik anlatım olarak da birbirlerine oldukça benzerler. Başka bir deyişle ikisinden birini sevenin diğerini sevmemesine olanak yok.
Bir de babanın varlığını (aslında yokluğunu) şiddet ve ülkenin tarihiyle ele alan Edurne Portela’nın Yokluğu Yeğdir romanı var ki farklılıklarına rağmen benzer ruhlar tarafından yazıldıkları aşikâr.
Yazara bir soru soracak olsan bu soru ne olurdu?
İrlanda gibi edebiyatın neredeyse ulusal spor olduğu bir ülkede yazmak, yazarı daha cesur mu yapıyor yoksa daha tedirgin mi?