Duygudurum: Micah P. Hinson - The Tomorrow Man
Yazı: Utkan Çınar
Müziğin şöyle basit bir gücü var aslında: Hayatınızın hangi döneminde olursanız olun, ne kadar dipte olursanız olun, dünyada kalmak için ne kadar az sebebiniz olursa olsun bir şarkının, bir albümün yaratıcısından bağımsız olarak size şoklama yaparak bir süre daha dayanmanıza yaraması her an güçlü bir ihtimal dâhilindedir. Bu ihtimal de tutunmak için iyi bir daldır. Albüm yeniyse de yalnız değilsinizdir. Şimdi daha destur böyle karanlık bir varoluşçu çerçeveden müzik yazısına girmek saçma belki ama Micah P. Hinson yeni başyapıtıyla bunu hak ediyor.
2005 senesinde Açık Radyo’da başladığım programım Birinci Tekil Şahıs için genç şarkıcı / şarkı yazarlarını arıyordum hep. Programın teması folk ve country ağırlıklı şeyler içeriyordu. O zamanın yenileri Devendra Banhart, José González, Richard Hawley gibilere yer veriyordum. 10 yıl boyunca her albümü programda, bolca iltimasla, geniş yer bulan Hinson’ı ise nereden duyduğumu pek hatırlamıyorum. Çünkü kariyerinin sonraki 20 yılında da olacağı gibi kendini satmayı çok beceremeyen hatta bilmeyen hep düşük profil bir isimdi. Neredeyse aynı yaşta olmamız da ilgimi çekmişti tabİi. Artık benim kuşağım da albümler yayımlıyor, abilerden öğüt değil akranlardan dertdaşlık dinleyebiliyordum. Hinson ilk görüşte en iyi arkadaşım oldu önce The Gospel Progress, ardından The Baby and The Satellite ile. Hâlâ en iyi iki albümü olduğunu düşünürdüm aşağıda paylaşacağım yeni işine kadar; varoluşsal krizlerimi, öfkemi, isyanımı, yalnızlığımı paylaştı. İlk albümüne kadar gayet ”outlaw” diyebileceğimiz bir yaşamı olması da etkilemişti elbet. Böylelerine hep daha yakın bulur insan kendini. Senin alamadığın riskleri tatmış insanları.
Hinson’ın çok farklı bir soundla yine aynı karanlığı bizlerle paylaştığı 11. albümü The Tomorrow Man, son derece optimistik bir patlamayla, “Oh Sleepyhead” ile açılıyor. “Uyan uykucu, sabah erken ve hayatlarımız yepyeni / Bu kadar öfkeli olmak zorunda değiliz, Bu kadar üzgün olmak zorunda değiliz”. Bu düşündürüyor tabii. Hinson sarkastik olmalı. Bir yandan da böyle olabilir mi acaba? Ardından gelen, murder-ballad geleneğinden ve kanımca onun külliyatının en sarsıcı şarkılarından “One Day I Will Get my Revenge” ile “havamızı” buluyoruz. “Bir gün intikamımı alacağım, bekle ve gör / Bir gün onu tanımayacağım, bir gün ona arkadaşım diyebileceğim, bir gün onu ölü görmek isteyeceğim / Artık çok önemi yok o son gülüşünün, iç çekişinin, şefkatli dokunuşunun / Anlayacak, mezarından yukarıya doğru baktığında anlayacak”.
Albümü yaparkenki ruh hâli hakkında müzisyene kulak verelim: “Tek yaptığımın önceki ilişkilerim ve durumlarım hakkında yazmak olduğunu fark ettim ve bu da gidecek hiçbir yerim olmadığı anlamına geliyordu. Sizi geçmişe zincirleyen tüm o saçmalıklar hakkında yazmaktan başka bir şey yapmıyorsanız, bir insan olarak geleceğe doğru nasıl ilerleyebilirsiniz ki?”
Üçüncü şarkı “Think Of Me” de melodik olarak aslında pozitif. Zaten albüm boyunca bu geçmişle hesaplaşıp -isminden de alabileceğimiz gibi- “yarının adamı” olabilme çabası sonuca yansıyor. Bir temizlenme operasyonu belki de. “Bir akşamlık daha beni düşün / Beni sanki hiç bırakmayacakmış gibi tut / Beni hayal et bir kez daha, beni nasıl kanattığından bihaber”. “Take it Slow”u ise öğreten adamlık yapıyormuş gibi düşünmeyi sevdim. “Sence (o) yavaştan mı almalı / Çünkü sonu hiçbir yere varmayan şeyler biliyordu / Onu anladığını sandı / o da onu anladığını sandı ve şimdi o yalnız”. Sürekli kendimizi çek etme, hiçbir şeyden emin olamama paranoyası belki de.
ABD’nin bağrı diyebileceğimiz Tennessee’de doğup Texas’da büyümesine rağmen Hinson özellikle İtalya ve İspanya’da dolanmayı çok seviyor. Hep oralarda verdiği konser haberlerine denk geldim yıllarca. Albüm memleketi Texas’ın yanı sıra italya ve İspanya’da da kaydedilmiş. Önceki albümü I Lie To You’da olduğu gibi prodüksiyonda İtalyan Alberto ‘Asso’ Stefano var. Hinson’ın yaylılar açısından en coşkulu (bu da o üstü kapalı iyimserliğe hizmet ediyor) albümü diyebileceğimiz prodüksiyonda orkestrasyonları da Raffaele Tiseo’nun yönettiği Benevento Orkestrası yapmış. Zaten İtalya ve Texas’ı bir araya getiren bir şeyin de spaghetti westernler olduğunu düşünürsek, albümün soundunu da kafanızda canlandırabilirsiniz. Morricone’yi anmak olası. Benim gibi Hinson’ın kariyerinin başındaki albümlerindeki daha gitar odaklı, daha ham işlerine hayranlık duyanlar için sindirmesi biraz zorlu gelebilir. Ama bir yandan da böyle bir değişiklik de her zaman aradığım bir şey oluyor uzun kariyere sahip müzisyenlerde. Hinson’ın da yapmak istediğinden taviz vermeye tenezzül edecek bir müzisyen olmadığını 20 yıllık kariyeri anlatıyor zaten.
“The Last Train to Texas” albümün genel otobiyografik havasından ayrıldığımız bir an. Sanki çok eskilerden bir cover gibi. Mariachi tarzında icra edilmiş. Şimdi “artık sen de!” diyeceksiniz belki ama artık aramızda olmayan kedimin en çok kulak çevirdiği havalar (kendisinin sırtında bohçasıyla vagonlarda gezen bir avare hâli vardı, yalan değil) olduğu için bu şarkının da ayrı bir değeri olduğunu söyleyebilirim. “Hallow” albümün en hareketli ve coşkulu şarkısı olmalı. Indie folk-rock’a da biraz göz kırpıyor. Hinson da kalın perdeden vokalinin en güzel tınladığı yerlerde dolaşıyor. İsmi “Hallow” olsa da şarkıda sözlerde “hollow” olarak da kullanıyor gibi. “İçi boş, sana aşkımın içi boş; öyle olmadığını bilsem de”. “I Don’t Know God”, açıkçası çok aşina olmadığım spiritüel hesaplaşma gibi. “Nedensizce acı çekerken, bana geliyor / Umutsuzca gaddar bir şekilde hepimizi özgür kılıyor / Ama tanrıyı sevmiyorum, bok gibi de eminim o da beni sevmiyor / Ölü yapraklar, düşen ağaçlarda”.
Kariyeriyle ilgili ciddi soru işaretleri yaşadığı bir dönemde yazdığını söylüyor albümü Hinson. Onu biraz anlıyorum. 2022’deki I Lie To You ile toparlasa da ondan önceki birkaç işinde biraz yolunu kaybetmiş gibiydi. The Tomorrow Man ise yeni bir kariyer zirvesi. Hem kişisel hem de evrensel olabilen bir albüme dönüşüyor dinledikçe; paylaşan bir albüme.
“I Thought I Was the One” zalim bir ninni gibi. “‘O’ olduğumu düşünmüştün ve haklısın ben lanet bir salağım / o tüm söylediklerin başından beri, ölü olsam daha iyiydi”. Benzer damardan, bir müzikal şarkısı havasındaki “I Was Just Standing There”, güzel vokal melodisine sahip basit bir numara. “Nereye gittin? Daha şimdi orada durmuyor muydun, nereye gittin?”. Hayatınızın geçtiği mekânlarda yıllar öncesinden birilerinin hayalet gibi görünüp kaybolması gibi. Yaylılar özellikle güçlü burada.
“Walls” şarkısında “Duvarlar, onları indirelim; elimizde tutamadığımız şeylere yuva oluyorlar” diyor. Duvar temasını hep sevmişimdir. Bir şeyleri, birilerini dışarda tutan ama kendinizi de hapseden. Böyle çaresiz bir dilemma. Albümü ise girişte coşkuyla söylediğimiz Oh Sleepyhead’in bu kez dumanlı bir meyhane atmosferi gibi hâliyle bitiriyoruz. Hinson burada bize bir şey mi söylemek istiyor? Yarına olan umudu tüm bu şarkıların eleğinden geçtikten sonra coşkusunu kaybediyor ve sadece lafta mı kalıyor acaba? Geçmişin yorgunluğu belki de üstüne çöken.
31 Ekim’de, tam da 45. doğum günümde yayımlanan (ne hediye ama!) ve fark ettiğiniz gibi baya üstüme alındığım albümü dinlerken, ismine inat ben de hep geçmişe döndüm. Bazen sırıttım, bazen iki damla yaş süzüldü, bazen Hinson’a sövdüm, bazen sokağı seyredip umutlandım. Sosyal medyada falan sürekli sınır çizmekten (boundaries!) bahsediliyor ya, insanların mental sağlıklarını korumaları için. En yakınlarına bile belki duvarlar çekmeleri… Bazı müzikler siz isteseniz de istemeseniz de o duvarları yıkıyor. Abyss’e bakmak gibi, o şarkıları tüm duygularıyla, tüm bilgeliğiyle özümsemekten başka şansınız kalmıyor. Sonunda daha iyi bir insan oluyor musunuz, bilmiyorum. Ama hiç tanışmadığım, 20 senelik çok iyi dostum Hinson, bana kendimi yalnız hissettirmemeyi hâlâ başarıyor ve arada dayak atsa da bolca, “yarının adamı” olabilmek için güç veriyor.
