Eva Trobisch ve Max Riemelt ile Home Stories üzerine
Röportaj: Zelal Buldan
Goethe-Institut Istanbul’un 65. yıl kutlamaları kapsamında düzenlenen Kino 2026: Alman Filmleri Türkiye’de seçkisinin konuklarından yönetmen Eva Trobisch ve oyuncu Max Riemelt ile Home Stories (Etwas ganz Besonderes) filmini konuştuk. Doğu Almanya’da geçen film; bireysellik, aidiyet, geçmişin yükü ve bir ailenin kendi hikâyesini kimin anlatabileceği gibi sorular etrafında dolaşıyor.
Audition sürecinden sette kurulan aile dinamiğine, oyunculukta kırılganlıktan filmin gerçekçi ama yer yer masalsı atmosferine uzanma fırsatı bulduğum bu sohbet; filmin kendisi gibi kesin cevaplardan çok duyguların, çelişkilerin ve yarım kalmış hislerin izinde dolaşıyor.
“Bence casting süreciyle ilgili büyük bir yanlış anlaşılma var. İnsanlar bunun oyuncunun ne kadar iyi oynadığını seçmekle ilgili olduğunu düşünüyor. Oysa mesele daha çok birbirinizi seçmekle ilgili.” –Eva Trobisch

Bu kadar çok karakterin olduğu bir filmde herkes görünür ama aynı zamanda daha fazlası anlatılabilirmiş gibi hissettiriyor. Bu duygu sette nasıl kuruldu?
Eva Trobisch: Evet, belki de hep bir bina gibi hissettiren bir film yapmak istiyordum çünkü aile benim için bir bina gibi. O binanın içinde dolaşabilirsiniz; farklı kapılardan içeri kısa kısa bakarsınız ama tamamen girmezsiniz. Sadece anlık görürsünüz. Senaryo sürecindeki temel fikir buydu. Bizim bir haftalık prova sürecimiz oldu. Hep birlikte mekânda vakit geçirdik, oyunlar oynadık, aile bireylerinin biyografileri ve ilişkileri üzerine çalıştık ama filmin ya da senaryonun tek bir sahnesini bile prova etmedik.
Max Riemelt: Daha çok gizli şeyler yarattık. Kimsenin bilmemesi gereken sırlar gibi. Filmde açıkça yer almayan ama karakterlerin arasındaki bağlarda hissedilen şeyler. Hatta onların bile konuşmadığı şeyler.
Eva Trobisch: Bu benim hayatı algılayış biçimime yakın bir film yaratma isteğimin parçasıydı. Hayat çoğu zaman klasik bir anlatı gibi işlemiyor çünkü. Tek bir baş karakterin tutarlı bir hikâye yaşadığı yapılar gibi değil. Daha çok anlam veremediğiniz şeyler, tutarsız deneyimler, yarım kalmış izlenimler var. Yeni bir ortama girdiğinizde olduğu gibi… Mesela bir partiye, sınıfa ya da iş yerine. İnsanları tam olarak tanımazsınız ama gözlem yaparsınız. “Bunların arasında bir şey var galiba”, “şurada bir ilişki dönüyor olabilir”, “bunların arasında bir sorun var” diye düşünürsünüz. Sadece kısa anlar görürsünüz, tam resmi değil. Benim hikâye anlatımına yaklaşımım da biraz böyle. Her şeyi bilen biri değilim. Seyirciye hayatın tamamını değil; sadece bazı anlarını ve hislerini göstermek istiyorum.
Audition sürecinde Matze karakteriyle ilgili sizi en çok etkileyen ya da role bağlayan şey neydi?
Max Riemelt: Matze hakkında aslında çok fazla şey bilmiyordum. Ortada bir senaryo vardı, karakterin nasıl biri olması gerektiğine dair bazı fikirler de vardı ama Doğu Almanya ya da aile temalı diğer filmlerdeki karakterler benim için bir referans oluşturmuyordu. Hatta açıkçası onlar benim için iyi örnekler değildi.
Sinema benim için biraz icat etmek gibi. Teknik, hikâye ve anlatım biçimi olarak hep yeni bir şey bulmaya çalışıyorum. Benim için mesele biraz da ilişki kurmakla ilgili. İçimi açabileceğim, gerçekten güvenebileceğim bir ilişki. Oyunculuk eğitimi almadım, belirli bir tekniğim de yok. Ben daha çok insanları tanımaya çalışıyorum. Sonra zamanla açılıyorum ve bir noktada bir tür araç ya da duygusal köprü hâline geliyorum. Seyircinin karakterle bağ kurabilmesi için gerekli olan şey gibi. Yıllar içinde şunu fark ettim, oyunculuk bazen hiçbir şey yapmamaktan geçiyor. Yüzünüzle hissettiğiniz her şeyi hemen göstermemekten. Daha çok bazı şeyleri saklamakla ilgili. Gerçek hayatta da öyle ya; insanlara “Nasılsın?” diye sorduğunda kötü hissediyorlarsa bile bunu söylemezler. Yine de gözlerinden anlarsınız. Aslında bir şeyleri gizlemeye çalışıyorlardır. Film çekerken de önemli olan biraz kamerayı unutabilmek. Hata yapmaktan korkmadan denemeler yapabileceğiniz yaratıcı bir alan oluşuyor. Hiçbirimiz filmin kurgu sonunda nasıl görüneceğini de bilmiyoruz. Sürekli deney yapıyoruz. Zamanla birbirimize alışınca özgürleşiyoruz. Gerçek anlar da tam bu noktada ortaya çıkıyor. Benim aradığım şey de bu. Matze’yi oynamak istememin nedeni de buydu aslında. Audition sırasında yaptığımız bazı şeyler benim için çok yeniydi. Mesela bana bir sihir numarası öğrettiler ve bunu diğer oyuncuya anlatmamı istediler. Sihrin nasıl çalıştığını açıklıyordum. Bu açıklama sırasında oyunculukla ya da repliklerle ilgisi olmayan gerçek bir bağ oluşuyordu. Sonra bir anda “Tamam, şimdi sahneye başlayabiliriz.” deniyordu. O anda meselenin tam da bu olduğunu hissediyorsunuz. Düşünmeye başlıyorsunuz, anda kalıyorsunuz, bağ kuruyorsunuz ve ancak o zaman sahne gerçekten çalışmaya başlıyor. Bu yüzden projeyi çok hızlı bir şekilde yapmak istediğimi hissettim. Tabii sonunda kararı onlar verdi.
Eva Trobisch: Birlikte karar verdik.
Max Riemelt: Evet, tabii ki birlikte verdik ama benim için bu süreç bir hediye gibiydi. Birilerinin audition ânını gerçekten kullanıyor olması çok özel geldi bana. Genelde audition şöyle olur; metni oynarsınız ve biter. Aslında sizi gerçekten test etmezler. Ben yönetmen olsaydım, oyuncunun bütün becerilerini görmek isterdim. Farklı şeyler yaptırır ve denetirdim çünkü asıl mesele, kafamdaki şeyi anlatabildiğimde karşımdaki kişinin bunu hemen anlayıp uygulayabilmesi. Bence bu ekibin yaptığı şey de buydu. Esnekliğinizi, rezonansınızı ölçmek. İnsan rahatsız olduğunda ya da korktuğunda genelde ya güvensizleşiyor ya da agresifleşiyor. Ben ise biraz garip hissettirse, hatta o an utanıyor olsam bile yeni şeyler denemeyi tercih ediyorum. Gerçekten birbiriniz için doğru insanlar olup olmadığınızı anlamanın en iyi yolu bence bu.
Bu farklı audition tekniği ile ilgili bir şeyler eklemek ister misin Eva?
Eva Trobisch: Bence casting süreciyle ilgili büyük bir yanlış anlaşılma var. İnsanlar bunun oyuncunun ne kadar iyi oynadığını seçmekle ilgili olduğunu düşünüyor. Oysa mesele daha çok birbirinizi seçmekle ilgili. Ortak bir dil bulabiliyor musunuz, birlikte keşfetmeye açık mısınız, aynı duyguyu paylaşabiliyor musunuz… İşin özü biraz bu.
Max Riemelt: Aslında birbirinizin karşısında kendinizi tamamen açıyorsunuz. Çok kişisel bir şey bu. O kendi zihnini, düşünce dünyasını ortaya koyuyor; ben de kameranın karşısında gerçekten çıplak kalmayı ve bundan çekinmemeyi kabul etmek zorundayım.
Eva Trobisch: Benim için casting hiçbir zaman oyuncunun en iyi performansı verip vermemesiyle ilgili olmadı. Ya da casting videolarına baktığınızda “en iyi performans bu muydu?” diye düşünmekle ilgili de. Daha çok birlikte kurduğunuz karşılaşma ve bağla ilgili. Aslında biz de birbirimizi cast ediyorduk bir yandan. Daha önce oyuncuların teknik olarak en iyi performansı vermediği casting süreçleri yaşadım ama aradaki bağ çok daha umut verici, ilginç ve merak uyandırıcıydı. Matze karakterinde de durum biraz buydu. Farklı kadınlardan farklı şeylere maruz kalan bir karakterdi. Bir sürü oyuncuyla görüştüm ama çoğunda biraz kendine acıma ya da küsme hissi vardı ve bu karakter için tamamen yanlıştı. Sürekli kendine acıyan ya da somurtan bir karakterin peşinden gitmek istemezsiniz.
Max Riemelt: Bence mesele biraz kibirle de ilgili. İnsanlar anlaşılmamaktan, sevilmemekten ya da yeterince iyi görünmemekten korkuyor. Bugün bu gerçekten büyük bir problem. Sürekli kendi fotoğraflarımızı çekiyoruz, filtreler kullanıyoruz. Her zaman en iyi hâlimizle görünmek istiyoruz. Hollywood filmlerinde de çoğu zaman mesele iyi görünmek oluyor ama aynı zamanda karakterlerin insani olması da gerekiyor. Bana göre bir karakteri gerçekten insan yapan şey, insanın kendini açabilmesi. Hatta biraz çirkinlik bile gerekli çünkü o kırılganlık karakteri gerçek kılıyor. Burada yönetmene tamamen güvenmek zorundasınız. Yönetmenin sizi insanların sizi sevmeyeceği şekilde “çirkin” göstermek için değil; doğru bağlam içinde göstereceğine inanmanız gerekiyor. Bence özellikle bu sektörde birçok insan, nasıl algılandığını kontrol edememekten dolayı çok güvensiz hissediyor. Bu yüzden özel hayatlarında bile kendileriyle ilgili bir imaj yaratmaya çalışıyorlar. İnsanların onları sevmesini, beğenmesini ya da içinde olmak istedikleri projelere seçilmelerini istiyorlar ama bunu yaparken biraz insan olmayı kaçırıyorlar.
Eva Trobisch: Bu da anlaşılır bir durum aslında. Çoğu zaman oyuncuların ortaya çıkacak sonuç üzerinde çok fazla kontrolü olmuyor.
Max Riemelt: Bir de sürekli içerik üretme baskısı var.
Eva Trobisch: Oyuncu arkadaşının ortaya çıkacak sonucun kendisi için güvenli olup olmayacağından emin olamaması normal. Bu yüzden oyuncuların biraz temkinli ve kontrollü davranması anlaşılır geliyor bana.
Max Riemelt: O yüzden herkesin karşısında kolay kolay açılabileceğim biri değilim. Eva gibi insan sayısı çok az.
Eva Trobisch: Bence casting süreci de tam olarak bunu kurmakla ilgili zaten.
Ses yarışmaları bir yandan insanların bireyselliğini destekliyor ama bir yandan da onları belirli kalıpların içine sokabiliyor. Lea’nın hikâyesini yazarken bu ikilik sizin için önemli miydi?
Eva Trobisch: Evet ve hayır diyebilirim. Ben kolay yargılara dayanan hikâye anlatımıyla ilgilenmiyorum. Bu yüzden özellikle aptalca ve manipülatif bir yarışma programı seçmek istemedim. Hani insanların “bu köyden gelen utangaç sarışın kız”, “bu kötü kadın karakter” gibi kalıplara sokulduğu türden bir format seçmedim. Bu yarışma için referansım The Voice of Germany’ydi. Gerçi sanırım her ülkedeki versiyonu birbirine benzer. O program gerçekten yarışmacının kişiliğiyle ve kendi hikâyesiyle ilgilenmeye çalışıyor. Bu bana çok ilginç geliyor, çünkü bir yandan oldukça özgürlükçü bir yaklaşımı var. “Senin bireyselliğinle ilgileniyorum, seni belli bir kalıba sokmak istemiyorum” diyor. Diğer yandan herkesten çok özel, ilginç ve farklı biri olmasını da bekliyor. Benim ilgimi çeken şey tam olarak buydu. Aynı anda hem çok iyi hem de çok problemli bir tarafı var. İnsanların kendileri olmalarına, özgün ve bireysel olmalarına alan açıyor ama bir yandan da bunu herkesten bekliyor. Bu durumda sıradan biri olmak ya da kendinle ilgili inanılmaz özel bir şey bulamamak neredeyse kabul edilemez hâle geliyor. Bu çelişki, özellikle ilgilendiğim şeydi.
Max Riemelt: Yarışma bunun sadece bir örneği aslında ama bugün kapitalist sistemin her yerinde aynı şeyi görüyorsunuz. Mesela reklamlar ürünlerini duygular üzerinden satmaya çalışıyor. Futbol maçlarında bile oyuncuların arkasındaki hikâyeleri anlatıyorlar ki futbolla çok ilgilenmeyen insanlar için bile maç daha ilgi çekici olsun. Nereye bakarsanız bakın, günümüzde her şey duygusallaştırılmaya çalışılıyor. İnsanların ürünle daha fazla bağ kurması ve dikkatini oraya vermesi için her şeyin arkasına bir hikâye ekleniyor. Bence bu, yaşadığımız dönemin temel meselelerinden biri.
Setteyken oyuncular arasında aile dinamiğini kurmak için nasıl bir çalışma süreci oldu?
Max Riemelt: Daha çok birbirimizi gerçekten tanımaya çalışıyorduk. Birlikte yemek yaptığınızda mesela herkes farklı bir şey yapmak istediğind karakterleri tanımaya başlıyorsunuz. Kimin nasıl biri olduğunu, kimin kontrolü ele aldığını, kimin bir anda her şeyin patronu hâline geldiğini görüyorsunuz.
Eva Trobisch: Her şey çok netti.
Max Riemelt: Oyun oynarken mesela… İnsanların ne kadar hırslı olduğunu görüyorsunuz. Basit bir oyun bile olsa gerçekten kazanmak istiyorlar. O anda karakterin nasıl biri olduğunu fark etmeye başlıyorsunuz. Böyle olunca da insanların kim olduğunu sözle açıklamanıza gerek kalmıyor. Zaten bu çok soyut olurdu. Her şey doğal şekilde ortaya çıkıyor.
Eva Trobisch: Bu psikolojik bir yöntem değildi. Yani “sen şu karakter olacaksın, hayatında şunları yaşadın, geçmişin böyle” gibi bir yaklaşım değil. Daha çok birlikte zaman geçirmek, hissi deneyimlemek ve senaryonun içine girmekle ilgiliydi. Bunu doğrudan ana mekânda, sette yaptık. Böylece oyuncular odaları, kokuyu, atmosferi ve doğayı tanımaya başladı. Prova sürecinin bir kısmı buydu. Diğer kısmıysa karakterlerin ortak geçmişlerini keşfetmekti. Doğaçlamalar yaptık ama filmdeki sahneler üzerinden değil; karakterlerin biyografileri ve gündelik hayat durumları üzerinden. Bir de şöyle bir görev vardı: Ailedeki her karakterin diğer karakterlerin her biriyle arasında bir sır olması gerekiyordu ve ben o sırları bilmiyordum. Gerçi artık biliyorum.
Max Riemelt: Aslında o sırların ne olduğu çok da önemli değildi. Mesele insanların kendileri, karakterleri ve ailenin geri kalanıyla ilgili daha bilinçli hâle gelmesiydi. Bunu ne kadar oyun gibi yaparsanız insanlar da o kadar açılıyor. Birine “Tamam, şimdi biyografini yaz ve her şeyi açıkla” dediğinizde aynı etki olmuyor. Aynı yaklaşım değil. Bunu birlikte yaptığınızda ise biraz okul arkadaşlarınızla tatile gitmek gibi hissettiriyor. Okul hayatında herkes kendi grubuyla takılır ama birlikte uzun zaman geçirmek zorunda kaldığınızda ya da biraz utandığınız şeyler yaptığınızda, bazı korkularınızı aşmanız gerektiğinde insanlar doğal olarak açılmaya başlıyor. Bence her sette biraz böyle oluyor. Ben bir hafta sonra nerede olduğumu bile unutuyorum çünkü insanlara o kadar güvenmeye başlıyorum ki artık onları görmemeye başlıyorum. Tabii ki görüyorum ama işime odaklanıyorum ve onların varlığı beni rahatsız etmiyor. Bu aslında iyi bir şey çünkü onlar da beni gerçekten görüyor ve olduğum gibi kabul ediyorlar. Mesele biraz da bu zaten. Sonuçta hepimiz insanız. Robot gibi oyunculuk yapamayız. Bunun için güvenli bir ortam, yaratıcı bir alan gerekiyor. Kendinizi gerçekten güvende hissettiğinizde her şeyi yapabiliyorsunuz.

Sizi özellikle bu ailenin hikâyesine çeken neydi? Bu aile üzerinden anlatmadan söyleyemeyeceğinizi hissettiğiniz şey neydi?
Eva Trobisch: Benim için önemli olan şeylerden biri, bunun küçük bir Doğu Alman kasabasında yaşayan bir aile olmasıydı. Ama aynı zamanda Kati karakteri var; kasabadan ayrılmış, Batı Almanya’da yaşamış, Batı dünyasında ve daha uluslararası bir çevrede deneyimler edinmiş biri. Sonra geri dönüyor ve ailesine, büyüdüğü yere karşı bir sorumluluk hissetmeye başlıyor. Bu sorumluluğu da sanatsal yaklaşımı üzerinden yerine getirmeye çalışıyor; müzeyi ve yaşadığı yerin tarihini kurgulayarak. Bence bu aileyi özel yapan şeylerden biri tam olarak bu, çünkü mesele biraz da kimin hikâyeyi anlatma hakkına sahip olduğu. Sadece kişisel hikâyeler değil; tarihsel anlatılar da bunun içinde. Aslında bu tema her karakterin içinde bir şekilde var ama bu aileyi özel yapan şey, onları birbirinden ayıran Alman tarihi. Aynı zamanda ailenin aşmaya ve yeniden bir araya gelmeye çalıştığı şey de bu tarih. Kati, ailesine bir tür hediye vermeye, “doğru” hikâyeyi yazmaya, Alman tarihine karşı bilinçli ve eleştirel yaklaşmaya çalışırken bir yandan da tekrar anne babasına yukarıdan bakmaya başlıyor. Bence bu Alman tarihi meselesi, bu aileye özgü bir şey. Başka bir aile üzerinden aynı şekilde anlatılamazdı.
Filmde büyükanne sanki kendi anlatısının kontrolünü kaybetmiş gibi hissediyor. Bir oyuncu olarak sizin de insanlar sizi yalnızca ekrandaki rolleriniz üzerinden tanımladığında yabancılaştığınız oluyor mu?
Eva Trobisch: Röportajdan önce kendi aramızda bunu konuşuyorduk.
Max Riemelt: Evet, az önce bunun hakkında konuşuyorduk. Benim için sonuç çoğunlukla oldukça olumlu. Çünkü yaptığım işle gurur duyuyorum. Gerçekten hissettiğim karakterleri oynuyorum ve işimi seviyorum. İnsanların verdiği karşılığı da seviyorum çünkü sadece güzel bir yüz görmüyorlar; yapılan işi de görüyorlar. O iş onlara dokunuyor. İnsanlar zaten görmek istediklerini görür, anlamak istediklerini anlar. Herkesin kendi geçmişi, kendi çağrışımları var. Bu yüzden onları suçlayamam tabii. Bütün bunlar bana biraz soyut geliyor aslında. İnsanlar işim için beni övdüğünde bile bu çok büyük bir anlam taşımıyor. Benim için önemli olan sevdiğim insanların bakışı. İnsan biraz da sevdiği insanların gözünden kendini ölçüyor. Bu benim için temel referans noktası gibi. Büyükanne karakterini düşünürken annemle ilgili şeyler aklıma geldi mesela. Bu aile aslında Doğu Almanya’daki farklı insan tiplerini temsil ediyor. Büyükanne yıllarca aynı işte çalışmış biri. Sonra bir anda yaptığı her şey değersizleşiyor. Hayat boyu verdiği emek, yaptığı iş… Kimse artık onu ciddiye almıyor. Hatta bazıları onunla dalga bile geçiyor.
Eva Trobisch: Kimliğiniz elinizden alınmış oluyor.
Max Riemelt: Evet, aynen öyle. Sonra sizden daha genç biri çıkıp size “Bunu aşmanız gerekiyor, bu travmayı geride bırakmalısınız” diyor ama kimse bunu gerçekten ciddiye almıyor. Kimse yaşananları tam anlamıyla kabul etmiyor. Bence Doğu Almanya’dan gelen insanların temel meselesi de bu. Sadece bir ülke olarak devralınmadılar; aynı zamanda hikâyeleri de yeniden yazılmaya çalışıldı. The Lives of Others / Das Leben der Anderen gibi filmlerle mesela… Bu filmler çoğu zaman kötü doğu klişeleriyle dolu. Oysa orada iyi şeyler de vardı. İnsanların en iyi taraflarını ortaya çıkaran anlar da vardı. Hiçbir şeyiniz olmadığında bir şeyler icat edersiniz, birbirinize yardım edersiniz, hayal gücünüzü daha çok kullanırsınız ve bu aslında güzel bir şey. Benzer bir şeyi Küba’da da gördüm. Bu aile de benim için bütün bu spektrumu temsil ediyor. Batı’dan geri dönen Kati, kendi bakış açısından doğru hikâyeyi anlatmaya çalışıyor. “Gerçek bu ve herkes bunu bilmeli” gibi. Ama bence herkesin kendi gerçeği var. Bir şey iyi ya da kötü olabilir ama en azından onun varlığını kabul etmek gerekiyor, çünkü hepimiz olayları farklı hatırlıyoruz. Az önce bana insanların tepkileriyle ilgili soru sordun ya… Evet, hepimiz bir şeyleri farklı görüyor, farklı hatırlıyoruz. Bu yüzden mutlak bir gerçeğin ne olduğunu tam olarak söyleyemeyiz. “Gerçek” biraz herkesin içinden çıkan bir şey ve bence bu ailedeki bütün farklı bakış açıları bir araya geldiğinde ortaya çıkan şey de hakikatin kendisi.
“Gerçekten hissettiğim karakterleri oynuyorum ve işimi seviyorum. İnsanların verdiği karşılığı da seviyorum çünkü sadece güzel bir yüz görmüyorlar; yapılan işi de görüyorlar. O iş onlara dokunuyor.” -Max Riemelt

Film çok gerçekçi ama zaman zaman neredeyse masalsı bir atmosfer de taşıyor. Bu ton dengesini nasıl kurdunuz?
Max Riemelt: Eva romantik biri. Her zaman öyle.
Eva Trobisch: Evet. Sanırım benim için sanat yapmak her zaman dünyayı algılayış biçimimin bir çevirisini bulmaya çalışmak gibi. Dünyaya bakışım oldukça eleştirel. Sürekli “Buna gerçekten inanıyor muyum yoksa bu sadece bir hikâye mi?” diye düşünüyorum. Bu yüzden bir ayağım hep natüralizmde ve gerçekçilikte oluyor. İnanmam gerektiği için. Oyunculukta ve karakterlerde sahiciliğe ihtiyacım var ama aynı zamanda büyüyü de görüyorum.
Max Riemelt: Şiirsellik her şeyin içinde, hatta (masadaki bitkiyi gösteriyor) bu bitkinin içinde bile. Gerçekten dikkatle bakarsanız bunu görebiliyorsunuz. Özellikle de sizin için anlam taşıyan bir şeyle bağ kurduğunuzda.
Eva Trobisch: Evet. Bir yanda ayık, gerçekçi ve kuru bir dünya var; diğer yanda ise her yerde bulunan güzellik, büyü ve gizem. Benim için mesele biraz bu ikisi arasındaki denge. Bu iki farklı algıyı, bu iki farklı kanalı bir arada tutmaya çalışıyorum. Gerçekliği de biraz böyle anlamlandırıyorum sanırım.
Max Riemelt: Bence duygulardan ya da bir atmosferden bahsederken bunu tamamen rasyonel bir şekilde açıklayamazsınız. Bir görüntüyü ya da bir oyunculuk performansını analiz edip onu belirli parçalara indirgemek mümkün değil. Ya o kişiye, performansa ya da gördüğünüz şeye güvenirsiniz ve bir şey hissedersiniz ya da hissetmezsiniz. Bu kadar doğrudan bir şey. Birine âşık olmak istemek gibi; bu biraz karar meselesi. Bence görüntü ya da Eva’nın yaptığı şey bunun sadece yarısı. Diğer yarısı seyircide. Seyircinin de ahlaki olarak yönlendirilmeden hissedebilmesi için kendine ait bir alanı olması gerekiyor. Mesela ben müziğin ya da performansın sürekli size ne hissetmeniz gerektiğini söylediği filmlerden nefret ederim. “Şimdi burada bunu hissetmelisin, bunu düşünmelisin” diyen filmlerden… Bana göre bu, duyguyu küçültmek ve rasyonelleştirmek oluyor. Bence iyi sanat cevap vermekten çok soru sorar. İnsan daha çok kendisiyle yüzleşir. Bir şeyi gerçekten hissettiğiniz an da budur zaten. Bence şiirsellik de burada başlıyor. Dünyada sizin bilemeyeceğiniz kadar çok farklı algı ve ihtimal olduğunu kabul ettiğiniz yerde. Bu aynı zamanda çok kişisel bir şey.
Eva Trobisch: Evet, bu çok kişisel bir şey. Ve bence bu film de çok kişisel bir film.
Max Riemelt: Başyapıt dediğimiz şey nedir ki?
Eva Trobisch: Evet, tabii bunu yapabilen yönetmenler var. Bu gerçekten etkileyici ama benim çalışma biçimim bu değil. Ben arayan biriyim. Yeni şeyler denemek istiyorum ve başarısız olma riskini almak istiyorum. Bu filmde de benim için ilginç ve dokunaklı olan her şeyi içine almak istedim. Her şeyi kusursuzca kontrol edip seyirciyi belirli bir noktaya götürmeye çalışmak istemedim. Daha çok bir şey sunmak istedim. İnsanları benimle yürüyüşe çıkmaya davet etmek gibi… Dünyayı nasıl algıladığıma ve kendi içimde uğraştığım şeylere dair bir alan açmak istedim. Bence bu anlamda oldukça cesur bir yaklaşımdı. Bunun herkes için çalışacağının garantisi yok; zaten kesinlikle herkeste aynı şekilde işlemiyor. İlk filmimde işlerin yürüyeceğine daha çok güvenebiliyordum çünkü her şey çok detaylı düşünülmüş ve planlanmıştı.
Max Riemelt: Bence siz gerçekten tatmin olduysanız bu duygu karşı tarafa da geçiyor. Projeye dâhil olan herkes de bunu hissediyor. Bu fikri biz bulmadık, Eva buldu ama biz de ona katıldık, birbirimize güvendik. Sonra birbirimizin yanında rahat hissetmeye başlıyorsunuz. Bazı şeyleri açıklayamazsınız zaten. O duygu ancak seyirci de kendini açmaya istekliyse geçebiliyor. Bir yandan Picasso gibi insanları düşünüyorum. O olağanüstü bir ressamdı. Daha 13 yaşındayken Raphael gibi resim yapabiliyordu, kusursuz tablolar üretebiliyordu. Sonra bütün hayatını o mükemmel stili parçalamaya çalışarak geçirdi; yeniden çocuk gibi daha saf bir yere ulaşmaya çalıştı. Benim için Picasso, sanatın mükemmellikle ilgili olmadığını anlayan sanatçıyı temsil ediyor. Mesele kişisel bir şey yaratmak. Gerçekten hissettiğiniz bir şeyi ortaya koymak. O zaman insanlar da isterlerse onunla bağ kurabiliyor. Kendilerinden bir şey görebiliyorlar.
Çekimler sırasında sizin için duygusal olarak en güçlü ya da unutamadığınız sahne hangisi oldu?
Max Riemelt: Doğum sahnesi değil… Gina Henkel’le olan seks sahnesiydi. Çok mahrem bir sahneydi. Ve Gina’nın kocaman bir hamile karnı vardı.
Benim de favori sahnem o bu arada.
Max Riemelt: Sette herkes o sahneden biraz çekiniyordu. Sadece duygusal değil; aynı zamanda çok teknik bir sahneydi. Tabii bunu izlerken hissetmemeniz gerekiyor çünkü Gina’nın hamile karnı gerçek değildi ve aslında bu başlı başına bir sanat eseri. Onu gerçek gösterebilmek, onunla doğal şekilde hareket edebilmek ve bir noktadan sonra tamamen unutabilmek… Bir de odada sadece birkaç kişi olduğunda çok özel bir atmosfer oluşuyor. Herkes inanılmaz odaklanıyor. Arada hiçbir dikkat dağıtıcı şey olmuyor ve o uyum hissi gerçekten ortaya çıkıyor. Herkes bunun ne kadar önemli ve kırılgan bir şey olduğunun farkındaydı ve kimse bunun bir özel efekt gibi görünmesini istemiyordu. Her şeyin doğal görünmesini istiyorduk, bu yüzden birlikte o hissi yaratmaya çalıştık ve ben gerçekten çok duygulanmıştım.
Eva Trobisch: Bir an vardı… “Seni özledim” dediği an. Çok fazla çekim materyalimiz vardı ama o cümle söylendiği anda bunun kesinlikle filmde kalacağını hissettim. O anda gerçekten başka bir şey vardı. Çok güçlü bir histi. Zaten o kadar çok sahne ve materyal vardı ki çoğu zaman hangisinin filmde kalacağını bilmiyorduk. Ama bu an çok netti. O çekimden sonra tamamen tükenmiş hissediyordunuz. Sanki gerçekten içinizden bir şey çıkıp gitmiş gibi.
Max Riemelt: İçimden bir şey kopup gitmiş gibiydi. Sonra o hissin içinden çıkıp oradan ayrılmam gerekti.
Filmde hayvan imgeleri ve metaforları çok güçlü bir şekilde kullanılıyor. Sizin kişisel olarak en sevdiğiniz ya da size en yakın hissettiren metafor hangisiydi? Neden?
Eva Trobisch: Buna net bir cevap veremem sanırım. Duygusal düzeyde benim için kesinlikle at metaforuydu. Aynı anda hem şefkatli hem sert olabilme hâli… Teslim olmanın taşıdığı o çekicilik. Bu benim çok ilgimi çeken bir şey. Kontrolü eline alan birine teslim olmanın ne kadar mahrem bir his yaratabileceği… Duygusal olarak benim için çok netti; bu metafor filmin tamamının tonunu ve dokunmak istediğim duygu aralığını belirliyordu. Daha entelektüel ya da anlatısal düzeyde ise kesinlikle tavus kuşuydu. Çünkü önce o çok ikonik, büyüleyici tavus kuşunu görüyorsunuz. Sonra dönüyor ve aslında küçücük bir tavuk gibi görünüyor ve bence bütün o ağır temsil yükünü taşımak gerçekten zor.
Bu filmdeki aileyle bir gün geçirmek zorunda olsanız en çok hangi karakterle vakit geçirirdiniz?
Max Riemelt: Evet, benim favorim Peter-René Lüdicke. Önümüzdeki hafta tekrar birlikte vakit geçireceğiz diye çok heyecanlıyım. Almanya’daki bir festivale gidiyoruz ve bana yanında oturup oturamayacağımı sordu. Onu tekrar göreceğim için sabırsızlanıyorum çünkü gerçekten çok komik biri. Hiçbir şey yapmasa bile insanı güldürüyor. Ve gerçekten çok zeki biri.
Gerçek hayattaki karakterinden bahsediyorsun…
Max Riemelt: Evet, ikisini birleştirip cevaplayayım çünkü gerçekte birlikte vakit geçirmesi en rahat insanlardan. Onunla her şey hakkında konuşabiliyorsunuz ve hep çok doğal, çok rahat bir enerjisi var.
Eva Trobisch: Harika bir tiyatro oyuncusu. Gerçekten öyle. Bir sandalyeyle bir saat boyunca sahnede bir şey yapabilir ve herkes büyülenmiş gibi onu izler.
Max Riemelt: Kesinlikle olağanüstü biri. Fenomen. Onu her gördüğümde inanılmaz gülüyorum zaten. Ne kadar iyi olduğu çok açık. Gerçek bir palyaço gibi. Fransa’da oyunculara aynı zamanda “komedyen” denmesi hoşuma gidiyor. Çünkü bence iyi oyuncuların ortak noktası kendileriyle dalga geçebilmeleri. Bu yüzden bu kadar iyiler. Gerçekten zekiler. O çılgın oyuncuların hepsinde böyle bir şey var. Kendilerini ne insan olarak ne de oyuncu olarak aşırı ciddiye alıyorlar. Bu yüzden insanlar onlarla birlikte gülebiliyor. Onlara değil; onlarla gülüyorlar. Benim ulaşmak istediğim şey de biraz bu aslında. Böyle insani, rahat, açık biri olabilmek.Eva Trobisch: Ben bu soruya cevap veremem.
Max Riemelt: Veremez misin? Max Riemelt demeliydin.
Eva Trobisch: Evet ama söyleyemem.
Max Riemelt: Hepimizin farklı özellikleri var. Her an başka bir şeye ihtiyaç duyuyor aslında. Bazen sadece oyun oynayacak birine, mesela futbol oynayacak birine…