Evcilik Günleri: Ece Şakarer’den “Kutular” adlı kısa hikâye

Önce Ece Şakarer ile size yolladığı aşağıdaki mesaj aracılığıyla tanışın ve ardından kendinizi bu süreçte kaleme aldığı kısa öyküsünün satırları arasına bırakın… 



Ece Şakarer: “Beyaz yakalı işim ve görünür kıldığım sinema sevgimin yanında, en ‘ben’ olan şeyin yazmak olduğunu düşünüyorum. Küçükken defterler doldurduğum kısa öyküler zamanla kişisel ve gizli günlüklere, bir de sinema yazılarına evrildiler. Birçok kişi gibi, karantina sessizliğinde en derine dönmüş olacağım ki, uzun yıllar sonra kısa bir hikâye yazdım.”

KUTULAR

20’lerin ikinci yarısı boyunca kaygılarımı aşkıma tıkıştırıp kendimi sığdırdığım, önce başkasınınken sonra benim de evim olan evden 31 yaşında çıktım; yani sevgilimden ayrıldım. Buradan ayrıldıktan sonra taşındığım yeni evim, ilk kez içiyle dışıyla gerçekten benim olan, kendi zevkime göre döşediğim ama en önemlisi geçici olarak görmediğimden hem ilgi hem de para harcamaktan çekinmediğim bir evdi. Bu evde, ister istemez, yeni bir başlangıcım oldu ve ev de yeni başlangıcın sembolü. Böylece, 30’lu yaşlarımın başında, başlangıçlarım, devam etmelerim ve duraksamalarım için birer araç olan ev kavramı, tam da 32 yaşına bastığım aylarda karantina ile birlikte, yazdığım ve belki de yazacağım hikayelerin ana teması olmaya evrildi.

Karşıdaki evin salonunu görebileceğiniz kadar dar ama bol ağaçlıklı bir sokağa bakan evim yeterince büyük, oldukça yeniydi ve mobilyalarım istediğim renkteydi. Huzurlu, sıcak, temiz, yalnız ama benim… Evimin, belirgin bir şekilde görünür olma pahasına hiç kapatmadığım perdeleriyle yere kadar uzanan salon camları, en başından beri hemen yanıbaşında en çok vakit geçirdiğim yerdi. Burada, penceremden gözüken, biliyorum ki bazen de beni izleyen apartmanlar, arka plan görüntüsünden fazlası olmadılar benim için. Komşularımın neredeyse hiçbirini tanımıyordum ve ukala bir inatla da ortak noktalarımızın azlığından emindim. Hiçbiri sakin bir günaydından ötede ilgimi çekmiyordu. Penceremden dışarı baktığımda, ağaçlar ve de sokağı dolduran rüzgar hep daha önemliydi benim için ve keyfimi onlar belirliyordu, komşularım değil.

Tam da karantina döneminde, işler değişmeye başladı. Hiç benzeşmediğimizi düşündüğüm komşularım bu dönemde benimle kocaman ve kesin bir aynılıkta buluşmuşlardı: Hepimiz evdeydik. Dört duvar, bir zemin ve bir de tavandan oluşan, hiçbir şeyleri benzemese bu dört boyutlulukla benzeşen, ev dediğimiz kutularımızın içinden çıkamıyorduk. Bu zorunluluk da ister istemez bir ortak nokta vermişti bize. Bu ortak noktayı, hemen başlarda fark etmemiştim tabii. En başta, herkes sadece kendi derdindeydi; bu kocaman dert, sadece bizim başımıza geldi zannediyorduk.

Bir gün – sanırım karantinada iki haftayı devirdikten sonra –  bilinmezliklerle bunaldığımı ve sakinleşmek için pencereyi açıp kafamı dışarı çıkardığımı hatırlıyorum. Henüz etrafa bakmak için değil de, rüzgarı taklit etmek için başımı sağa sola çevirdiğimde, hemen yanı başımdaki yan pencerenin demirlerini gördüğüm an net bir şekilde hafızamda: Yanımda, elimi uzatsam değeceğim mesafede, bir pencere daha var, üstelik benimkinin aynısı! Bir kere görüp hayal meyal hatırladığım, yaşı geçkin, yalnız başına yaşayan bir kadın yaşıyor yan dairede. Evde arkadaşlarımı ağırlayacağım bir akşam ses olursa diye önceden özür dilemek için kapısını çaldığımda tanışmıştık. Çok ısınmamıştım kendisine, daha sonra da hiç karşılaşmadık. Zaten, yan pencere demirlerinin bana yaşattığı keşif duygusunun komşumun kim olduğuyla ilgisi yoktu. Beni heyecanlandıran, birinin hemen yanıbaşımda var olduğunun salt gerçeğiydi. Bunu daha önce bilmiyor gibi şaşırdığımı hatırlıyorum, sonra da bir hazine bulmuş gibi sevindiğimi. Doğru ya! Tek başımıza değiliz! Evimde yalnızım ama dört yanımda da başkaları evinde yalnız. Benimkisi tek değil, önümde arkamda, sağımda solumda bir sürü kutu var!

Sonraki günlerde, tam olarak bu keşif-hatırlama durumundan sonra, perdelerimi her açtığımda gözlerim diğer pencereleri tarar oldu. Artık ağaçlar ve rüzgardan önce diğer kutuları görmeye başlamıştım, nasıl da istisnasız her biri günün her saati dolu. Kendi kutularının içindeki komşularımla, ilk kez bu kadar birbirine benzeyen günlük telaşlarda buluşmuştuk; farklı işler, farklı ulaşım araçları ve farklı ulaşım noktaları yoktu artık. Herkes benzer telaşlar, benzer kaygılar, benzer can sıkıntıları yaşıyordu ve renkleri farklı olsa da, akşamları istisnasız her evde bir ışık yanıyordu. Hizalanmışız gibi, durmuşuz, yeniden pozisyon alıp, tek bir sırada, yerimize yani kutularımıza geçmişiz gibi…

Bu meraklı bakışlarıma takılan ve hatrımda kalan en canlı görüntülerden biri, karşı apartmandaki günlük rutindi. Komşularımdan biri, her gün öğle saatlerinde, baştan aşağıya her yerini maske, şapka, eldiven ve cart pembe bir paltoyla kaplayıp, köpeğini açık havaya çıkarıyordu. Köpeğini maskeyle yürüyüşe çıkarmış insanları görmeye artık alışmıştım ama bu komşum diğerleri gibi sokağa çıkmıyordu. Onun yerine, apartman girişi önüne koyduğu bir taburede oturup, kısa duvarların çevrelediği beş metrekarelik yeşillikte döne döne koşan köpeğini izliyordu. Oturduğu yerden köpeğe top atıyor, getirdiği topu tekrar kısa dört duvarın içine fırlatıyor, bazen de yerinden kalkıp halinden mest köpeği seviyordu. Pembe paltolu kadının hikayesi, sokağa duyulan korkunun bir sembolüydü. Ancak tam da bu yüzden hüzünlü olabilecekken, bana çok sevimli geliyordu. Tanımadığım bir komşum, hatta yüzünü bile göremediğim bir kadın, hizasını bozmadan, yani ev denilen kutunun çok da dışına çıkmadan, kendine bir çözüm yaratmış, köpeğini dışarı çıktık diye kandırıyor. Benim öğleden sonra güneşini en iyi alan arka odada okuduğum kitaplar, üst komşunun her akşam aynı saatte çocuklarını araması, alt komşunun gürültülü dizileri ve işte pembe paltolu kadının köpeği… Hepsi de bir çeşit hizalanma…

*

Ben aslında evleri kutulara, karantinadan da önce benzetmiştim.

Yıllar öncesinde bir akşam, yakın bir arkadaşımın yüksek bir rezidansta bulunan yüksek dairesindeydik. Evin pencereleri komşu daireleri ya da ağaçları göstermiyor, bunun yerine şehri olabildiğince görüş alanımıza sunuyordu: upuzun binalar, arkalarında başka binalar, onların arkasında başka başka binalar, daha ötede de belli belirsiz dağlar tepeler… Hepsi şehir dediğimiz koca bir alanı oluşturuyorlardı. Akşamın bir vaktinde, sohbeti ihmal edip manzaraya odaklandığımı hatırlıyorum. Yıllardır küçük parçalarını, farklı sebeplerle önemsediğim  (şu sokak, bu cadde, iki sokak ilerisi, beş durak sonrası, taksiyle 10 dakika, partinin yeri, kahve içilecek yer, yürüyüş yapılacak park, benim evim, arkadaşımın evi, sevgilimin evi) bu engin alana, bu kez bir bütün olarak bakıp, hayran olasım tutmuştu. Ardını göremediğim uzaklıklar, üstlerinde uzanıp giden ve sonsuz gibi duran bulutlarla birleşince, bende bir hudutsuzluk hissi yaratmıştı.

Bu hudutsuzluk hissiyle kalınca, ev dediğimiz şey birden nasıl da komik gözükmüştü gözüme. İçlerine kişisel dünyalarımızı sığdırdığımız için bunca önemsediğimiz evler, bu sonsuz alanda birer kutu kadar basitlerdi aslında… Biz, şehirli insanlar, alanların dayattığı karmaşık hudutsuzluk hissine, kendimize basit kutular icat ederek cevap veriyor olmalıydık. Fakat, dört duvar, bir zemin ve bir de tavandan oluşan bu kutular kendi başlarına herhangi bir soruya cevap olamayacak kadar basit olduklarından da, onlara kendimizce anlamlar yüklüyorduk. Benim diyorduk, bizim diyorduk, tekinsiz diyorduk ya da endişeli, sıcak diyorduk, güvenli, renkli, kalabalık yahut yalnız ama benim.

Benim o akşam alana ve onda yer kaplayan kutulara karşı duyduğum karmaşık hayranlık, yıllar sonra, karantinada, çok daha anlamlı hale geldi. Hayatımın her döneminde, evler hikayelere bölüm adları olmuşlardı ve böylece çok önemli hikayelerim dört duvar, bir zemin bir de tavandan oluşan çok önemli mekanlar kazanmıştı. Ancak karantinada, yani hizalanıp hareketsiz kalmanın sessizliğinde, yıllar önce beni hayran bırakan o hudutsuz alanın onlarca, yüzlerce, binlerce kutuyu içine sığdırdığını hatırladım. Başka başka insanların, başka başka kutuları, dolayısıyla da herkesin başka bölümlerden oluşan başka önemli hikayeleri vardı…

Belki de, komşularımla tanışsaydım en başta inat ettiğim benzersizliğimiz konusunda haklı çıkardım. Yan komşumun sohbetini sevmeyebilir, pembe paltolu kadın ile aynı şeylere gülmeyebilirdim. Ancak hepsinin varlığı, var olma durumları en basit anlamıyla iyi hissettiriyordu: evin sessiz olması, dünyanın da sessiz olduğu, evin dört boyutluluğu şehrin sınırları olduğu anlamına gelmiyordu. Baki olan o hudutsuzluk hissinin içinde, tanımadığım ne çok insanın ne kadar çok bilmediğim hikayesi var. Bazıları birbirini etkiliyor bazıları birbirinden bağımsız, bazıları sadece aynı sokağa bakıyor bazları aynı sokaktan ortak bir hikaye çıkarıyor. İnsan hizalanınca hatırlıyor, dünyadaki herkes, istisnasız ve aynı anda, kendi hikayesini yaratıyor…

*

Pembe paltolu kadın, evimizde kaldığımız günler boyunca rutinini hiç bozmadı, sadece havalar ısınınca lacivert bir hırka giymeye başladı. Ben de uzun süre onun kendi hikayesini yarattığını, köpeğini beş metrekarelik apartman bahçesi ile oyaladığını düşünmeye devam ettim. Sonra bir sabah, gözüm bahçeye daha erken bir saatte takılınca fark ettim ki, her gün bu oyuna katılan köpek, bir sokak köpeği. Benim köpeği bahçeye çıkarmaktan oluştuğunu zannettiğim rutin, köpeğin her gün aynı saatlerde, kadın ile oynamak için apartman bahçesine gelmesinden ibaretmiş meğerse. Yani en başından dört duvarın çevrelediği metrekareye atfedilen bir anlam varmış, sevimli bir hikaye ve bir çeşit hizalanma, doğru. Sadece, benim başlarda fark etmediğim şey, kimin kimin dört duvarına misafir olduğuymuş.

Ece Şakarer, Nisan 2020