Epik bir Frankenstein: Guillermo del Toro, Oscar Isaac ve Jacob Elordi röportajı

Yazı - Röportaj: Hande Ortaç

Mary Shelley’nin Frankenstein metni yayımlandığı 1818 yılından beri büyük tartışmaların ve sayısız uyarlamanın konusu oldu. Zamanının ruhunda evrenselliği yakalamayı başarmış bu metin iki yüzyılı aşkın bir süredir, barındırdığı görsel malzemenin çekiciliğiyle de defalarca beyaz perdeye taşındı, metnin orijinalinden yola çıkan bambaşka hikâyelere evrildi. Hatta şunu söylersek çok da yanlış olmaz: Kafamızdaki Frankenstein imgesi kitabın kendisinden çok, bu sinemacıların yeniden yapımları tarafından şekillendi, tıpkı Doktor Frankenstein’ın mahluku gibi farklı işlerden toplama parçaların birleşmesiyle oluştu. Eğer tüm uyarlamaların içinden bir Doktor Frankenstein ve garabeti aklımızda kalacaksa, del Toro’nun versiyonu bu hatıraya en güçlü aday. Zihnimizdeki yerini garanti etmeye yemin etmiş gibi del Toro, sinemasının tüm bileşenlerini sonuna kadar kullanmış. Güçlü bir senaryodan, büyüleyici bir görselliğe, akılda kalıcı oyunculuklara, görkemli müziklere kadar hiçbir şeyi şansa bırakmayan bir ustalıkla tüm parçaları birleştirip epik bir şiir yazmış. Üzerine bir de filmin yapım sürecini anlattığı “Frankenstein: Crafting A Tale Eternal” (Frankenstein: Ebedi Bir Hikâye Dokumak) sergisiyle de bu dev anlatıda yolumuzu bulabilmemiz için bize ay ışığında parlayan çakıl taşları bırakıyor.

7 Kasım’dan itibaren Netflix kataloğundan ulaşabilecek filmi konuşmak için 13 Ekim 2025’te Guillermo del Toro, Oscar Isaac ve Jacob Elordi ile Londra buluştuk.

Hande Ortaç: Spekülatif edebiyat alanında üreten bir yazar olarak Shelley’nin Frankenstein romanına büyük bir ilgi duyuyorum. Metnin uyandırdığı zengin görsel hayal gücüne ve dünya algısındaki keskinliğe derin bir hayranlığım var. Siz de bu malzemeyi kullanarak gerçekten epik bir film ortaya koymuşsunuz. Çok tebrikler! Hikâyeye eklediğiniz katmanlara bayıldım. Hem orijinal karakterleri hem de yeni karakterleri işleme biçiminizle ortaya daha da derinlikli bir anlatı koymuşsunuz.

Guillermo del Toro: Farklı bir anlatı diyelim. İlginçtir ki bu romanı ele almanın çok zor olduğu düşünülüyor. Ama aslında tam tersi. Bize o kadar fazla şey sunuyor ki romandan beş farklı film çıkarmak bile mümkün. İşin en ilginç yanı, bu hikâyenin kaynağının [Mary Shelley’nin] bir rüyası olması.

Hande Ortaç: Evet!

Guillermo del Toro: Rüyasında genç bir öğrencinin bir kadavrayı yeniden canlandırdığını görür. Başlangıcı bile fragman gibi! Bu denli sinematik. Benim yaptığım, bu hikâyenin hangi güçlü ipliklerini örmek istediğime karar vermekti. Bu benzetmeyi çok seviyorum. Araya yeni şeyler de kattım ki izleyenler hem tanıdık gelen hem de yeni hissettiren bir şeyle karşılaşabilsin. Hikâyenin belkemiğinde elbette baba ve oğul var. Hikâye bu.

Frankenstein. Oscar Isaac, Victor Frankenstein karakterini canlandırıyor. Netflix izniyle © 2025.
Frankenstein. Jacob Elordi. Netflix izniyle © 2025.
Frankenstein. Mia Goth, Elizabeth karakterini canlandırıyor. Fotoğraf: Ken Woroner/Netflix © 2025.

Hande Ortaç: Dünyayı bilimle fethetmek isteyen bu adamı izlemek hâlâ çok ilgi çekici. Hikâyeyi zaten biliyoruz. Ama bilmemize rağmen hâlâ aynı acıyı yaşıyoruz. Bunu filmde büyük incelikle işlemişsiniz.

Guillermo del Toro: Bence burada Elizabeth [Frankenstein] gerçekten güçlü bir işlev üstleniyor.

Hande Ortaç: Kesinlikle.

Guillermo del Toro: Çünkü Elizabeth, romanda da filmde de en baştan itibaren karşımıza çıkan tek modern ve zeki yetişkin karakter. “Tamam ama neden?” diye soruyor. Shelley’nin anlatısının en can alıcı noktalarından biri, kadın olmadan gerçekleşen doğum. Kadının müdahalesi olmadan hem cansız hem de canlı bir şeyi dünyaya getirmek. Çok isabetli ve çok güçlü bir tespit. Elizabeth, hem toplumda hem de Victor’un yapmaya çalıştıklarında, doğaya aykırı olan ve olmaması gereken pek çok şeyi çok güçlü şekilde ifade ediyor. 

Hande Ortaç: Film aynı zamanda Elizabeth karakterini ele alışıyla feminist bir bakışa sahip. Bu da çok etkileyici. Sizce bu hikâye günümüz izleyicisi için neden anlamlı? İzleyicinin bu hikâyeden hâlâ alabileceği neler var?

Guillermo del Toro: Düşününce, bu eser toplumda kadınların rolünün hem marjinalleştirildiği hem de tanımlanmasının zor olduğu bir bağlamda yazılmıştı. Mary Shelley, bir keresinde şöyle demiş: “Arzu nesnesinden tapınma nesnesine ve anne rolüne; yaşlandıkça da acınacak varlıklara dönüşüyoruz. Bu üç rolün hiçbiri kim olduğumuzu layıkıyla temsil etmiyor.” Peki bugün neredeyiz? Aynı yerde. Shelley de yaşadığı dönemde anlamsız savaşların ortasındaydı. O dönemin soruları bugün de geçerliliğini koruyor. Ben kimim? Beni insan yapan ne? Varoluşumu meşrulaştırmak için bilmem gereken ne? Bugün de geçerli sorular bunlar.

Frankenstein Kamera Arkası. Guillermo del Toro ve Jacob Elordi Frankenstein setinde. Fotoğraf: Ken Woroner/Netflix © 2025.
Frankenstein Kamera Arkası. Guillermo del Toro ve Oscar Issac Frankenstein setinde. Fotoğraf: Ken Woroner/Netflix © 2025.

Hande Ortaç: Cevabınız için çok teşekkürler. Sıradaki soru Oscar Isaac için. Önceki röportajlarınızdan öğrendiğim kadarıyla bu rol üzerinde neredeyse iki yıl çalıştınız. Hızla değişen bu sektörde ve ileriyi göremeyen bu dünyada bir karakteri iki yıl boyunca çalışmak bir lütuf olabilir. Ya da hiç öyle olmayabilir. Bu süreçte karakteriniz nasıl evrildi? Bu dönem bir sanatçı olarak üretiminize ve vizyonunuza nasıl yansıdı?

Oscar Isaac: Yaklaşık üç yıl önce, Guillermo’nun evine ilk gittiğimde genel bir tanışma toplantısı yapmıştık. Kişisel hayatlarımızdan, ailemizden, özellikle de babalarımızdan bahsetmeye başladık. Hayatımızda ne kadar büyük yer tuttuklarından ve aynı zamanda hayatımıza ne kadar büyük acı ve ızdıraplar getirdiklerinden. Ve sonra, kendimiz baba olmaktan ve bu acıları aktarma endişemizden bahsettik. O sohbetin sonunda Guillermo bana, “Victor Frankenstein’ı oynamanı istiyorum,” dedi.

Guillermo del Toro: Senin için yazacağımı söyledim.

Oscar Isaac: Evet. Bu konuştuklarımızı da yazacaktı. Ele almak istediği temaları paylaştı. Bu konu bir süreliğine aramızda bir muhabbet olarak kaldı. Sonra Guillermo bana taslağın ilk 30 ve son 30 sayfasını yolladı. Okuyup beraberce ağladık. Yani baştan sona birbirimizle paylaşımlarda bulunarak ilerleyen ve devam eden bir süreç oldu.

Guillermo del Toro: Sen de çok fazla şey kattın. Okuduğun kitapları paylaştın. Benim neler okuduğumu sordun. Hep birtakım şeylerin doğası üzerine konuştuk.

Oscar Isaac: Kötülüğün doğası gibi. Aynen. Tüm süreç böyle bir sohbet içerisindeydik ki benim için bir işbirliğinin en önemli kısmı o diyaloğu sürdürmek.

Hande Ortaç: Çok teşekkürler. Son sorum Jacob Elordi’ye. Siz yüzyılımızın seks sembollerinden birisiniz. Bunu böyle doğrudan söylediğim için kusura bakmayın.

Jacob Elordi: Çok teşekkür ederim.

Hande Ortaç: Ve filmde bir yaratığı oynuyorsunuz. Bu da büyük bir tezat. Bu rol, oyunculuk gücünüzü ve yeteneğinizi ortaya koymak adına size nasıl bir alan açtı?

Jacob Elordi: Bu rol bana seyircisiz ve bomboş bir sahneye çıkma fırsatı verdi. Kara tiyatro kıyafetlerimi giymemi ve resmen 12 yaşımdan beri yapmaya çalıştığım şeyi nihayet yapma fırsatı verdi. Bunu gerçekten yapabildim. Bana o alanı, o özgürlüğü tanıdı. Gerçek anlamda.

Hande Ortaç: Fiziksel performansınızı görmek de çok güzeldi! Hepinize çok teşekkür ederim.

Frankenstein. Claire Frankenstein rolünde Mia Goth ve genç Victor Frankenstein rolünde Christian Convery. Fotoğraf: Ken Woroner/Netflix © 2025.
Frankenstein Filmi ve Sergisi Hakkında

Mary Shelley’nin niyeti

Mary Shelley’nin Frankenstein romanını yazdığı dönem, bilimsel gelişmelerin sarhoşluğuyla insanlığın kaderini kontrol etme hırsını hayata geçirdiği yıllara denk geliyor. İnsan merkezciliğin iyice ayyuka çıktığı, doğaya hükmetmenin bir hayalden olasılığa terfi ettiği modern dönemler. Kaderini yönetmeye muktedir insanlık, teknik olarak donanımlı olsa da bu sorumluluğa ahlaki olarak hazır mı? Shelley bu yakıcı tartışmayı; aklın temsilcisi olarak ölüme meydan okuyan Victor Frankenstein’la, bir kadın olmaksızın hayata getirdiği yavrusu/mahluku arasındaki sevgi nefret ilişkisi üzerinden anlatıyor. Pozitivist zihne duyguyu ve merhameti, gotik edebiyatın korkuyla karışık mistisizmini bir araç gibi kullanarak hatırlatıyor. Bu sınavda insanlık her an ve tüm bireyleriyle kaybediyor. Kadın, erkek, çoluk çocuk; bu çirkin ve korkutucu varlıktan iyiliğin gelebileceğine inanmıyor ve ortadan kaldırmak için canını dişine takıyor.

del Toro’nun feminist müdahalesi

Baba ve oğul arasında bitmek bilmez çekişmeyi, kuşaklar boyunca bu ilişki üzerinden devrolan şiddeti ve dünyayı ele geçirme hırsını biliyoruz bilmesine fakat bu denklemden bir türlü çıkamıyoruz. del Toro, Shelley’nin rüyasının peşine takılıp filmin omurgasına bu çekişmeyi yerleştiriyor. del Toro, baba/oğul ilişkisini irdelerken bir kadın boşluğu tanımlıyor. Bu boşluğu da Elizabeth karakterine verdiği yeni şekille dolduruyor. Victor Frankenstein’ın elektrik yardımıyla hayata getirdiği mahluk aynı zamanda dünyaya gelen ilk annesiz çocuk. Ölüme meydan okuyacağım iddiasıyla yola çıkan Victor, annesinin erken yaşta kaybıyla babasının acımasız ebeveynliğine maruz kalıyor. del Toro, romanda pasif bir rol biçilen Elizabeth’i, toplumun dışına itilen, zekası kaale alınmayan, sağduyulu ve duygusal tarafı küçümsenen kısaca toplumun diğer dışlanmış karakteri olarak konumluyor. Ancak bu kadın, mahlukla anlamlı bir ilişki kurarak erkek eliyle kurulmuş dünyanın aymazlığında bir çatlak yaratabiliyor. Mia Goth tarafından sadece replikleriyle değil varlığıyla da hikâyeye renk katarak canlandırılan Elizabeth, del Toro masalında deliliğin değil aklın sembolü daha çok. Hatta filmde Mia Goth hem Victor’un annesini hem de Victor’un sevgilisi Elizabeth’i canlandırıyor. del Toro, bu sürprizi yaparak farklı kuşak iki kadın karakteri birbirine bağlamayı başarıyor.

Shelley’nin romanında kadınlar fedakarlıkları ya da bitmez tükenmez sabırlarıyla beylerin aksiyona geçmesini bekler. Film, kadın karakterlerin yarattıkları etki ve görsel olarak görkemli varoluşlarıyla romandan daha insaflı olsa da, günümüz için kadın/erkek/kuir rol dağılımı ne yazık ki dengesiz. Hikâyeye yapılan müdahalenin erkekler dışındaki tüm bireylere daha fazla yer açacağı bir yön çizilmemiş olması ıskalanmış bir fırsat gibi duruyor.

Daha çeşitli bir temsiliyet yerine anlatıya gözünü hayatta kalma hırsı bürümüş başka bir orta yaşlı beyaz erkek olan Christopher Waltz’ın karakteri Henlich Harlander eklenmiş. Bu müdahaleyle anlatının insan merkezci, ölüme her ne pahasına olursa olsun meydan okuyan işgalci tarafı güçlendirilmiş.

Oluşum sürecinde bizzat bulunmasının verdiği avantajla Victor Frankenstein karakteri Oscar Isaac’in üzerine terziden çıkma bir ustalıkla oturmuş. Farklı dönemlerini canlandırdığı Frankenstein’ın babasından gördüğü zorbalıktan ders almayarak kendi oğluna aktardığı şiddeti, kaderine hükmetmek isteyen iflah olmaz hırsı, kemiklerimizde hissedecek kadar etkili oynuyor Isaac.

Jacob Elordi ve canlandırdığı mahluk performansının üzerinde ayrıca durmaya değer. GQ ve Rolling Stones gibi medya devlerinin GenZ’nin seks sembolü ilan ettikleri bir oyuncunun, çirkinliğiyle müsemma bir karakteri canlandırması casting adına ters köşe bir tercih. Elordi, mahlukun ilk dönemleri için vücut kullanımını merkeze aldığı fiziksel bir oyunculuk sergiliyor. Yaratığın bu dönemini hakkıyla canlandırmak için Japon dans tiyatrosunun bir formu olan Butoh’tan faydalanmış. Yaratık büyüdükçe ve insanlık hakkında daha fazla tecrübe edindikçe Elordi’nin bedensel hareketleri sadeleşip oyunculuğu tamamen gözlerine odaklanıyor. Oyuncu, makyaj masasında 11-12 saati varan mesaisinin sevgi-nefret-şiddet sarmalındaki karakterinin duygusal derinliğini keşfetmek için iyi bir fırsat yarattığını paylaşıyor. del Toro da oyuncunun bizzat kendisinde hakiki bir saflık olduğunu ve bunun trajik bir çocuktan yaralı bir yetişkine dönüşen mahluka çok uygun olduğunu söylüyor. Elordi’yle yaptıkları çalışmalarda yönetmen, onun oyunculuğa dair bir malzeme getirmesinden öte halihazırda içinde varolduğu düşündüğü o masum yaratığa ulaşmasını istemiş.

Frankenstein. Jacob Elordi. Fotoğraf: Ken Woroner/Netflix © 2025.

Aslında tüm masallar şiddet içerir

Tüm masallar özünde doğruya sevk etmek için ya doğrudan ya da gizil bir tehdit ve şiddet içerir. del Toro, beyin kıvrımlarını hatırlatan köşesiz estetiğiyle bilinçdışına uzanmış, rüyayla fantezi arasında kurduğu dünyaya dalmış izleyiciyi gündelik olanla bağlamak için şiddeti bile isteye kullanıyor. Frankenstein filmi de bu bilinçli şiddetten nasibini fazlasıyla almış. Hatta buz denizindeki dövüş sahneleri, büyülü gerçeklikle günümüz aksiyon sineması arasında temsili bir köprü gibi uzanıyor. Mahlukun parçalarını savaş cephelerinde arayıp bulma, birleştirme, ona can verecek elektrik akımı düzeneğini kurma gibi sinematik evren için ağız sulandıran sahneler de hakkını vermek için ziyadesiyle uzun tutulmuş. Şiddetin bu kadar çıplak ve uzun hâli yer yer izlemeyi zorlaştırsa da filmin genel estetiğinin önemli bir parçası.

del Toro’nun masalsı evreni ve eşsiz malzemeleri

del Toro son ürün olan filmin kendisi kadar sürecini de paylaşmayı seven ve önemseyen bir yönetmen. Filmleri izleyicinin sadece birkaç saatine talip değil. Kurduğu sinematik evren izleyiciyi film sırasında kıskıvrak yakalayıp uzun süre aklından çıkmıyor. Her detayın düşünülmüş, çalışılmış ve tesadüfî olmadığını hisseden, daha fazlasını talep eden izleyici için de her zaman daha fazlasını sunabilecek kapasitede tam teşekküllü bir sanatçı del Toro. Frankenstein için yarattığı tüm görsel ve işitsel materyali Londra’da açtığı bir sergiyle Ekim 2025’te sanatseverlerin ilgisine sundu. Sergi Mary Shelley’nin hikâyesinden başlıyor, dönemin konuyla bağlantılı el yazmalarına, romantik akıma ve gotik korku evrenine dair bilgilerle devam ediyor. Ardından bu güne gelip bayrağı del Toro’nun yaratıcı zihnine teslim ediyor. del Toro ziyaretçileri karşıladığı açılış videosunda yine yüzyıllardır okuru ve izleyiciyi etkileyen bu hikâyeyi sinema evrenine taşıma sorumluluğunu hatırlatıyor. Bunun için de üstünde durduğu konu; izleyiciye bildikleri bir hikâyede olduklarını hissettirirken yepyeni bir görsellik sunarak onları şaşırtabilmek. Filmlerinin temel öğesinin kostüm ve set dizaynı olduğunun altını çizen yönetmen, bu filmde yakalamak istediği tekilliği yıllar süren çalışmalar sonucu ortaya çıkardığını anlatıyor. Yaratım sürecini “Kostümleri inşa ederek ve setleri bir terzi gibi dikerek,” sözleriyle tanımlıyor. Ancak böylece göze şeker gibi gözüken altı boş karakterler ve dizaynlardan öte göze protein gibi iyi gelen gerçek karakterler ve ayakları yere basan bir evren yaratılabileceğini aktarıyor. Ve sergi ziyaretçilerini iki temel yoldan birini seçmeye davet ediyor. İster Dr. Frankenstein’ın yolunu takip ederek ailesinden ona miras kalan hırs, kuşaktan kuşağa aktarılan şiddet ama bunun yanında yaşanan şık bir hayatın tasarım yolculuğuna şahitlik edebilirsiniz. Ya da yaratığın payına düşen kaba ve soğuk hayat yolunu tercih edip makyaj ve set kurulumunun inceliklerine vakıf olabilirsiniz. Tabii bu iki yol bir yerde kesişiyor ve tıpkı filmde olduğu gibi hikâyeler birleşiyor.

Kostüm tasarımı ve Tiffany&Co. ile ortaklık

Guillermo del Toro, filmin kostümlerini tasarlayan Kate Hawley için “Opera ihtişamında bir hikâye anlatımının ne demek olduğunu bilen tanıdığım en yetenekli tasarımcı,” diyor. Açıkçası özellikle kadın karakterlerin ekran süresinin azlığına rağmen izleyicide bıraktıkları etkiyi düşünürsek Hawley’in filmin hikâyesine etkisi yadsınamaz. Derin 19. yüzyıl dönem bilgisinin yanı sıra, Hawley ve ekibinin her karakter için yaptığı detaylı çalışmalar meyvesini veriyor, sanki renklerin ve kıyafetlerin replikleri varmışçasına tasarımlar zihnimize yazılıyorlar.

Filmde özellikle Elizabeth karakterini bir üst seviyeye taşıyan mücevherlerse Tiffany&Co.’nun arşivine ait. Ana yapımcı Netflix aracılığıyla Tiffany&Co. ile iletişime geçen Hawley, 1837’den beri lüks mücevher markası olan kurumun arşivlerinden bir filmde kullanılmak üzere takı almayı başaran dördüncü kişi olmuş. Daha önce Tiffany’de Kahvaltı (1961), Muhteşem Gatsby (2013) ve Nil’de Ölüm (2022) filmleri için ödünç verilen mücevherler bu sefer dönemin ruhuyla markanın arasındaki güçlü ilişki göz önünde bulundurularak Mia Goth’un zarif boynuna teslim edilmiş.

Bir yaratık varsa, makyaj da var

del Toro en başından beri Victor Frankenstein’ın bir canavar yaratma niyetinde olmadığını düşünüyordu. Ona göre Victor yaptığı deneyde olsa olsa bir Porsche yaratmaya çalışırken elindeki imkanlarla ancak bu kadarını becerebilmiş olmalıydı. O sebeple yaratığın da özellikle korkutucu ya da çirkin değil, doğası gereği norma uymaması söz konusuydu. Bu fikirden yola çıkarak mahlukun görünüşünü tasarlayan Mike Hill, grotesk bir makyajdan kaçınıp çıkma beden parçaların birleşimine odaklanarak mükemmel olmayan bir varlık görüntüsü elde etmek istemiş. Bu görüntü için de şu anda Milano Katedralinde yer alan Saint Bartholomew heykelinden esinlenmiş.

Beynin kıvrımlarını hatırlatan köşesiz tasarımlarıyla, del Toro evreni izleyiciyi bilinçdışının sınırsız çağrışımlar dünyasına çekiveriyor, hemen ardından görmekle bile can acıtan gerçekçi şiddetiyle rüyadan uyandırıp insan olmaya dair birçok çelişkinin içine atıveriyor. del Toro büyük bir hikâyeyi nasıl anlatması gerektiğini iyi bilen bir sinema insanı. Detaylara verdiği önemle ekrandan gözünüzü alamayacağınız, ilmek ilmek ördüğü hikâyesiyle sonunu bilseniz de nefessiz kalacağınız bu başyapıta 7 Kasım’dan itibaren Netflix kataloğundan ulaşabileceksiniz.

Hande Ortaç kimdir?

Çalışmalarında ekofeminist bir bakışla queer deneyimleri ve kadınların hikâyelerini merkeze alan yazar Hande Ortaç, öykü kitapları Kankurutan (2011), Üç İki Bir Kayıt (2015) ve Daha İyi Misin?’in (2021) ardından ilk romanı Sakinler’i 2023’te yayımladı. Tür sınırlarını aşan anlatılarında gündelik hayatın gerçekliklerini distopik manzaralar, çevresel krizler ve post-insan çağına dair hayallerle iç içe geçiren yazar, yıllar içinde pek çok kitaba yazılarıyla katkıda bulundu. Öyküleri, denemeleri ve eleştirel metinleri çeşitli mecralarda yer aldı. Ayrıca elektronik yayın platformu altKitap ve dijital edebiyat dergisi altZine’de editör ve yazar olarak görev yaptı. Kankurutan öyküsü 2008’de altKitap Öykü Ödülü’ne, Pembe ve Eflatun 2020’de KaosGL’nin düzenlediği Kadından Kadına Öykü Yarışması’nda birincilik ödülüne layık görüldü. Daha İyi Misin? 68. Sait Faik Hikâye Armağanı’nda kısa listede yer aldı ve 2023 Notre-Dame de Sion Edebiyat Ödülleri’nde Mansiyon aldı. Sakinler romanı ise 2024 Duygu Asena Roman Ödülü kısa listesine seçildi. Bir süredir Pembe ve Eflatun öyküsünün deneysel kısa animasyon uyarlamasının senaryo yazımı üzerine çalışıyor ve eş yapımcılığını yürütüyor.