30 yıldır kapanmayan oyuncak kutusu: John Morris ile Toy Story serisi üzerine
Röportaj: Merdan Çaba Geçer
Bazı öyküler zamana direnmekle kalmaz, geçen her zamanı kendi anlam evrenine katarak daha geniş, daha derin bir hafıza alanına çevirir. Pixar’ın göz bebeği Toy Story serisi de tam olarak böyle bir konumda… Çocukluğun masumiyetine, kaybedişlerine, insanın kendini yeniden icat edişine dair bu yolculuk, animasyon tarihinin akışını değiştirmekle kalmadı; yıllar geçtikçe hem kişisel hem de kültürel hafızamıza kök saldı. Her dönemde yeni bir perspektiften izlenebilen, izleyicisini taze bir yerinden yakalayabilen bir yapıya evrildi. Farklı nesillerden nice çocuğa, yollarını kaybettiklerinde pusulanın bir oyuncak kovboy bile olabileceğini fısıldadı; içlerindeki cesareti, “Sonsuzluk ve ötesine!” diye haykıran bir astronotun umudunda bulabileceklerini hatırlattı.
Bu ortak değerin tam kalbinde ise en az Şerif Woody, Buzz Lightyear, Jessie kadar sembolik bir figür yer aldı: Oyuncakların ilk sahibi olan ve -bizler gibi yaş aldıkça- öykünün anlam çemberini genişleten Andy. Anlatının “insan yüzü” olma işlevinin ötesinde, izleyicinin kendi yaşantısıyla paralel bir hat kurmasını sağlayarak, neredeyse duygusal omurgayı taşıyan bir karakterdi Andy.
“Kültürel fenomen” tanımını fazlasıyla hak eden Toy Story (1995) yakın zamanda 30. yaşını doldurmuşken, serinin dört halkasında sesiyle Andy’ye hayat veren John Morris ile sohbet etme şansımız oldu. Toy Story’nin yaşayan, nefes alan, kuşaktan kuşağa aktarılan bir mirasa nasıl dönüştüğünü; bu evrenin âdeta içinde büyümüş bir isimden dinledik.

Pixar’a ilk Oscar’ını kazandıran beş dakikalık kısa film Tin Toy‘un (1988) başarısından alınan motivasyonla hayata geçirilmişti Toy Story. Şirketin ilk uzun metrajında duyulan ilk ses ise “en az sevdiğiniz oyuncağınızla gelin” duyurusunun ardından seçmelere tam 20 adet X-Men figürü taşıyan küçük bir çocuğa, John Morris’e ait olacaktı. Bu tanıdık sesle sohbet etmeye başladığımda, zihnimde başka bir sesin yankılandığını itiraf etmeliyim: Randy Newman’ın film için bestelediği, bir klasik hâline gelen “You’ve Got a Friend in Me” şarkısını; Türkçe olarak “Dostunum Ben Senin” adıyla yorumlayan Fatih Erkoç…
Ben malum şarkıyı içimden mırıldanırken, söyleşideki ilk durağımız, serinin nasıl olup da bu kadar zamansız hissettirdiği ve hâlâ güçlü bağlar kurabildiği oldu. 90’ların başında kurulmuş bir evrenin -görsel olarak değilse bile- hikâyesiyle hâlâ capcanlı kalabilmesini; ilk dönem Pixar’ının, çocukluğu “neredeyse içgüdüsel” bir noktadan ele alışıyla yorumluyor Morris.
Yıllar boyunca katıldığı gösterimlerde, imza günlerinde, hayran buluşmalarında insanların ona söylediği şey hep aynıymış: “Sanki çocukluk arkadaşlarımmış gibi özlüyorum onları.” Morris’e göre Toy Story’yi geçen yıllara karşı dayanıklı kılan unsur burada gizli: Paylaşılan bir çocukluk belleği yaratması, nesiller arasında ortak bir duygu alanı açması… Belki “özlem” fazla güçlü bir kelime olarak tınlıyor ancak burada bahsi geçen çocukluğa, bir daha geri dönemeyeceğimizi bildiğimiz güvenli sulara duyulan özlem elbette.

Kimi sesler insana kendi çocukluğunu yeniden çağırır. Bu sesin bizzat kendi sesiniz olması ise ilginç bir tecrübe olsa gerek. Morris’e sesiyle bu mirasın bir parçası olma hissini soruyorum. Çocukluğuna ait kaydın hâlâ dolaşımda olması, onu ve ailesini en duygulandıran kısım… Gösterimlerde annesi “Bu sesi bir yerlerden hatırlıyorum” demeyi hiç pas geçmiyormuş. Onun için tüm bu yaşanmışlıklar, mesleki bir deneyimden çok, birlikte büyüdüğü zamana bağlılık gibi… Üzerinde neredeyse varoluşsal bir iz bıraktığından bahsediyor.
Lafı, karakterinin oyuncakları geride bıraktığı o meşhur sahneye getiriyorum. Andy’nin Bonnie’ye devir teslim yaptığı sahnenin, serinin duygusal mihenk taşı olduğu konusunda hemfikiriz. Morris bu ânı “tatlı-acı bir eşik” olarak tarif ediyor: Bir çocuğun hayatındaki ilk bilinçli kayıp ama aynı zamanda başkasının hayal gücüne açtığı kapı. Kimi için arınma, kimi için bir döneme veda, kimi için ise büyümenin inkâr edilemezliği üzerine bir an… Sahnenin onun için ne kadar kişisel olduğu, Woody’ye veda repliklerini kaydederken ortaya çıkmış. Yönetmen Lee Unkrich’in ona gerçek bir veda ânının ağırlığını hatırlatmasıyla, stüdyodaki sessizlik başka bir şeye dönüşmüş. “Gözlerim doldu” diyor Morris; “çünkü yalnızca Andy değil; ben de bir şeyleri bırakıyordum geride.”

“Andy şu an ne yapıyor olabilir?” sorusu, ona en çok yönlendirilenlerden biri olsa da habersiz bir şekilde bir kere de ben sormuş bulunuyorum. Morris kesin bir cevap vermekten kaçınıyor çünkü Andy’nin hayal gücünün çok geniş olduğuna, onu tek bir güzergâha mahkûm etmenin de haksızlık olacağına inanıyor: “Bir köpekle şehir dışı bir evde yaşayan bir yazar olabilir. Belki bir animatör, belki oyuncak tasarlayan bir idealist, belki de yalnızca çocukluğunun sesini hâlâ içinde taşıyan bir yetişkin…. Ama ne yaparsa yapsın, iyi kalbini yanında götürmüştür.”
2026’da beşinci filmle dönecek olan oyuncakların, tablet nesliyle imtihanını izleyeceğiz bu kez. Serinin üçüncü filmle asıl finalini yaptığını düşünen biri olarak, eski heyecanı taşıdığımdan emin değilim ama sinema salonuna yine içimden aynı şarkıyı söyleyerek gideceğim kesin. Randy Newman kusura bakmasın, benim seçimim yine o bozuk VCD’den dinlediğim Fatih Erkoç’tan yana olacak:
Hayatta her şey zor olsa da
En güzel günlerin geride kalsa da
Bu sözlerimi asla unutma
Dostunum ben senin