Ne olursa olsun üretmeye devam etme çabası: Kardeş Türküler ile 30 Yıl

Röportaj: Zelal Buldan

30 yıl önce üniversite kampüsünde başlayan bir farklı dillerde “birlikte söyleme” fikri, bugün Türkiye’nin hafızasında kalıcı bir kültürel iz bırakmış “birlikte yaşama” çağrısına dönüştü. Kardeş Türküler yalnızca bir müzik topluluğu değil; bu coğrafyanın dilleri, ağıtları, neşeleri ve yaralarıyla örülü bir ortak yaşam ihtimalinin sahnedeki karşılığı.

32. Adana Altın Koza Film Festivalinde Jüri Özel Ödülü alan Kardeş Türküler ile 30 Yıl belgeseli, yönetmenliğini Çayan Demirel’in başlattığı bir çalışmanın sağlık sorunları sebebiyle Ayşe Çetinbaş tarafından devralınarak tamamlanmasıyla ortaya çıktı. Ayşe Çetinbaş, hem Çayan Demirel’le ortak üretimlerinin mirasını devam ettiriyor hem de kendi yönetmenlik sesini görünür kıldığı bir eşiğe adım atıyor. Bir yandan Türkiye’nin yakın siyasi tarihinin karanlık geçitleri, bir yandan sahnedeki ısrarla sürdürülen o barış dili… Kardeş Türküler ile 30 Yıl belgeseli, tüm bu gerilimin tam ortasında nefes alıyor. 

Bu röportajda; Kardeş Türküler’in kolektif ruhunu, filmin perde arkasını ve belgeselin Ayşe’nin kişisel yolculuğunda nasıl bir eşik açtığını konuştuk.


“Önce 20 yıllık diye yola çıkıp sonra 25, ardından 30 yıllık bir tarihi anlattığımızdan ve Kardeş Türküler de Türkiye tarihinden azade bir yolculuk geçirmediğinden dolayı Türkiye’deki toplumsal gelişmelere değineceğimiz çok belliydi.” 

Kardeş Türküler senin ve Çayan’ın sinema serüveninde nasıl bir yerde duruyor?

Kardeş Türküler, hem bu filme başlama motivasyonumuz hem de sonrasındaki gelişmelerden dolayı çok özel bir yerde duruyor. Başlaması neden özel; çünkü Çayan’ın kafasında bambaşka projeler varken Kardeş Türküler biraz sürpriz oldu. Bu, aslında Kardeş Türküler’den bize gelen bir teklifti. 20. yıl belgesellerini yapmak için bize (Surela Film’e) başvurmuşlardı. O görüşmeye Can Candan ile gitmiştim. Ben çok heveslenip heyecanlanmıştım ama Can bu projeyi yapmak için uygun değildi. Ben Kardeş Türküler’i seven, yıllardır takip eden bir insan olarak, yaptığımız bunca işin arasında bir Kardeş Türküler belgeseli yapmak için yapımcı olarak heyecanlanmıştım. Çayan’ın da başka işleri, kafasında başka projeleri vardı. Önümüzdeki yıllarda yapacağı işler konusunda çok doluydu. Umutsuzca Çayan’a gittim; Çayan kabul edince çok sevindim. O anlamda da özeldi; Çayan’ın kafasındaki sıralı projelerden biri değildi, bambaşka çerçevesi olan bir projeydi. Sonuçta Kardeş Türküler her ne kadar çok kültürlülük temelinde kurulmuş olsa da bir müzik grubu. Bizim yaptığımız 38, 5 No’lu Cezaevi:1980-1984, Dr. Şivan, Bakur, Benim Çocuğum gibi belgesellerden sonra benim için konu olarak daha farklı duygular ve heyecanlar uyandıran bir iş oldu. Çayan’ın başına gelen sağlık sorunlarından sonra projenin geçirdiği aşamalar, bu kadar yıllara yayılması ve benim yönetmenliğini devralmak zorunda kalmam açısından da bambaşka bir özelliği olan bir proje. Bu sebeplerden dolayı bizim Çayan ile ortak belgeselcilik hayatımızda çok özel bir yere sahip.

Filmde hem topluluğun yolculuğu hem de Türkiye’nin yakın siyasi tarihi birbirine çok doğal bir şekilde değiyor. Bu iki hattı dengelerken sizi en çok zorlayan şey ne oldu? Kurguda ya da dramaturjide özellikle dikkat ettiğiniz kırılma anları nelerdi?

Güzel bir soru… Tabii ki kurguda bu kararları verirken, nelere yer vereceğimizi seçerken çok zorlandık. Sonuçta önce 20 yıllık diye yola çıkıp sonra 25, ardından 30 yıllık bir tarihi anlattığımızdan ve Kardeş Türküler de Türkiye tarihinden azade bir yolculuk geçirmediğinden dolayı Türkiye’deki toplumsal gelişmelere değineceğimiz çok belliydi. Bu yıllar içerisinde çok fazla olay yaşandı, dolayısıyla hangi birine nasıl değineceğimiz konusunda çok zorlu bir karar süreci oldu. Bizim çok geniş bir kaba kurgumuz vardı. Bütün bu elimizdeki malzemeleri, Kardeş Türküler’in tarihinden ve Türkiye’nin geçirdiği aşamalardan ve özellikle Kardeş Türküler’in bundan etkilenme biçimlerini temel alarak yaptık. Bunları göz önünde bulundurduğumuz bir kurgumuz vardı zaten; ama bütün bu aşamalara belgeselde doğal olarak bir makas atılıyor. Kese kese bu hâle geldi. Sonuçta bu, bir müzik ve dans projesinin hikâyesini anlatmak üzere çıktığımız bir yolculuk ama Türkiye tarihinde yaşananlar onların dönüşümlerinde o kadar baskın ki bu dengeyi kurarken bazen olaylara kendimizi çok kaptırıyorduk. Kardeş Türküler’in bu meseleler ile nasıl yaşadığını anlatmak bazen zor oluyordu. Diğer türlüsünü yaptığımızda da; yani sadece bir şarkının, dansın hikâyesine girdiğimizde de bunu Türkiye tarihinden bağımsız yapmak tehlikeli olurdu. Sonuçta o şarkıların, o sözlerin hepsinin bir arka planı var. O dengeyi biraz kurguda şekillendirdik. Toplantılarda bu tür tartışmaları çok yaptık. Toplumsal meselelere çok fazla değindiğini düşündüğün bir an oluyor ama kurguda öyle bir şey oluyor ki başka türlü onu veremiyorsun. Bu sebeple de kesmekten vazgeçiyorsun. Tam tersi de oluyordu; bazen şarkı, müzikal kompozisyon çok ön plana geçiyordu, arka planını vermeden şarkının neden ortaya çıktığı anlaşılmıyordu. Bu tür kaygılar taşıdığımız için masa başında kurduk o dengeyi. O yüzden çok zorlandık ama ben şu anki durumdan memnunum. Böyle olması gerekiyordu ve elimizden geldiği kadar o dengeyi birbirinden çalmayarak, birbirini besleyerek ortaya çıkardık.


“İstiyoruz ki bu coğrafyanın insanına hitap edelim ama bir yandan da dünyada hiç buralarla ilgisi olmayan insanlara da bir şeyler anlatabilelim. O yüzden filmi detaylarla boğmak yerine genel bir çerçeveden bakan birisi için de bir şey ifade etsin istedik.”

Kardeş Türküler bir müzik grubu olmanın ötesinde bir topluluk. Çekim sırasında grup üyeleri arasındaki bağ size nasıl yansıdı? Kameranın görmediği ama sizin tanıklık ettiğiniz o birlik duygusunu tarif etsen, nasıl edersin?

Kardeş Türküler sıradan bir müzik grubu değil tabii. Çok uzun yıllardır yoğun bir eğitimden geçtikleri ve özel bir disiplinle çalıştıkları için aralarındaki ilişki, arkadaşlık ya da yoldaşlık çok oturmuş. Her yere girdik; kulise, provalara, turnelere… Otobüste, vapurda, her yerde beraberdik. Aralarındaki o profesyonel ilişki her an devam ediyordu. Hep üretime odaklı bir paylaşım olduğunu görüyorduk. Herkes işine odaklıydı. Çekim sırasında biz belgeselci olma refleksiyle her türlü anlarını yakalayabilmek ve tanıklık etmek için biraz ısrarcı olduk. Bir gerginlik ya da başka bir şey olur, biri bir şeyde pes eder, enstrümanını bırakır gider falan diye! 🙂 Hiç öyle şeyler olmadı. 

İstediniz mi sorun yaşamalarını? 🙂

İstedik 🙂 Sonuçta biz de biraz heyecan katmak istiyoruz. İşin esprisi bu tabii…  Sıradan, monoton bir hikâye anlatılmaz. Sonuçta belgesel yapmaya kalkıştığınızda seyirci normalde sahnede gördüğü Kardeş Türküler’den farklı bir şey görmek isteyecekti. Biz de o motivasyonla görünenin arkasına, perde arkasındaki hayatlarına dâhil olduk. Kendilerini çok adamış bir ekip söz konusu ve sadece sahnede gördüğümüz insanlar değil; bütün bir kadro, Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu’nun tamamının topluluk olarak kendine özgü bir politik inancı, çalışma ve yaşam alanını kullanma biçimi var. Diğer şeylerden, sıradan insani reflekslerden mümkün mertebe arınmışlar, en azından birlikte bir şeyler üretirken öyle olduklarını söyleyebilirim. Yaptıkları işe bu denli odaklanmış olmalarını zaman zaman çok şaşkınlıkla izlediğim ve yadırgadığım da oldu ama sonrasında düşündüğümde Kardeş Türküler projesinin 30 yıldır devam edebiliyor olmasının biraz bu katılık ve disiplinin de getirdiği bir şey olduğunu gördüm. Öbür türlü bu kadar kalabalık bir müzik grubunu bu kadar uzun yıllar bir arada tutmak zor olabilirdi. Buna dayanamayan veya çalışma biçimlerini onaylamayan çok insan da olmuş. Ayrılanlara yer veremedik açıkçası; o da ayrı bir başlık. Kardeş Türküler’den çok ayrılan var, çok farklı farklı sebepleri var tabii hepsinin. En başından beri önemli müzikal katkıları olan Erol Mutlu mesela gruptan ayrılıyor mesela. 

Sizin çekim sürecinizde oldu mu ayrılıklar?

Tek tük oldu.  Biz tabii 12 yıldır çektiğimiz için doğal ayrılıklar da oldu. Yurt dışına taşınanlar oldu. Filmde gördüğümüz bazı dansçı arkadaşlardan Kanada’ya, Almanya’ya ve başka yerlere gidenler oldu. Vokallerin çoğu şu an dünyanın çeşitli yerlerindeler, aralarında doktora yapanlar da var. Bizden önceki yıllarda da bizim zamanımızda da tepkisel ayrılıklar da oldu. Bu bir aradalığın, katılığın böyle sonuçları da oluyor tabii. Biz filmde bunlara yer veremedik tabii. 

O başka bir belgesel konusu olurdu gibi.

Evet, Erol ile veya başkalarıyla çekim yapmak istemiştik, en azından onların müzikal katkılarını da dinlemek istemiştik ama Erol tercih etmedi. Biz bağımsız duruşumuza ve herkesle görüşme isteğimize sadık kalmaya çalıştık ama çok da zorlamadık bir noktadan sonra. Sonuçta burada başka bir hikâyenin peşine düşmüştük.

30 yıllık bir hikâyeyi iki saate sığdırmak kaçınılmaz olarak bazı seçimler gerektiriyor. Hangi anların, hangi şarkıların ya da kırılmaların filmde yer alacağına karar verirken nasıl bir kriter izlediniz? “Bunu mutlaka anlatmalıyız” dediğiniz şey neydi?

Bizim için olmazsa olmaz temel bazı şeyler vardı. Kardeş Türküler’in doğduğu dönemi anlatmak gibi. Kardeş Türküler 1993’te Boğaziçi Üniversitesi’nde bir konser projesi olarak ortaya çıkıyor. Dört dilli bir konser verme fikri oluşuyor ve onun üzerinden devam eden bir yolculuk bu. Neden böyle bir ihtiyaç doğuyor üzerinden mutlaka 90’ların Türkiye’sini vermek istedik. Çok simgesel bir olay olduğundan, çok kısacık da olsa o 90’ların ortamını, Cizre Newroz’unu verdik bilinçli olarak. 90’ların karanlık dönemini kısaca arşiv görüntüler ile vermek istedik. Kardeş Türküler’in üniversite dışına çıkma hikâyelerini anlatan bir unsur olarak Ermeni toplumuyla ilişki kurmaları da bizim için çok önemli bir aşamaydı. Ermeni toplumunda o dönem yavaş yavaş Agos kuruluyordu; başka türlü arayışlar, dışarıya açılmalar oluyordu. Onları vermek bizim için önemliydi. Hrant Dink bizim için çok önemliydi, özellikle Hrant’ın katledilmesi meselesi Kardeş Türküler açısından da çok önemli bir kırılma noktasına işaret ediyor. Hrant aynı zamanda Kardeş Türküler’in bütün idealleri ve motivasyonlarıyla paralel bir hayali olan birisiydi. 90’ların sonunda bu hayaller ortaklaşmış ve bir dostluk oluşmuştu. Beraber gezilere, konserlere çıkıyorlardı. Evlerde, dost sohbetlerinde, sofralarda bir araya geliyorlardı. Ermeni toplumuyla bu kadar yakından temas ettikten sonra katledilmesinin Kardeş Türküler üzerindeki etkisi benim olgu olarak dışarıda bırakmayı düşünemeyeceğim şeylerden birisiydi. Ya da Türkiye’nin “liberalleşme” sürecinde 32. Gün’e katılması konjonktür olarak vermek istediğimiz bir şeydi. Bunlar olmazsa olmaz dönemlerdi. 

Tema olarak da kadın meselesi çok önemliydi. Kadın meselesine özel eğiliyorlardı ve onların ana eğitim maddelerinden bir tanesiydi. Feminist Kadın Çevresi (FKÇ) oluşuyordu ve Boğaziçi Üniversitesi’nde çok yoğun bir eğitim sürecinden geçiyorlardı. Kadın teması konserlerinde ve projelerinde ana konularından biri oluyor. Ona da mutlaka yer vermek istedik. 

Ardından bizim için en kritik ve zorlayıcı olan 2015 sonrası Türkiye’siydi. 2015-2016’da yine bütün o patlamalar, hem Kardeş Türküler’e hem de bütün Türkiye’ye; özellikle müzik dünyasına çok büyük darbe vurdu. Bütün bu yasaklara, müzisyenlerin evlerine kapanmalarına, işsiz kalmalarına, müzisyen intiharlarına vs. o kadar konuya giremedik ama o duraklama dönemine de yer vermek istedik. Gezi de olmazsa olmazlardan biriydi. Hem Türkiye tarihi açısından çok önemli bir dönüm noktası hem de Kardeş Türküler’in de müzikal olarak “Tencere Tava Havası” gibi bir şarkı yapması ve en çok izlenen kliplerinden  birisi olması sebebiyle. Kendi müzikal yolculuklarında da çok önemli bir kırılma noktasıydı Gezi. Sonrasında uygulanan tüm o sansürlere, baskılara, hepimizin geçirdiği o korkunç yıllara neresinden ve nasıl yer vereceğimizle ilgili de çok şey vardı orada. Sonra hep Kardeş Türküler bundan nasıl etkilendi, bu yolculuğa nasıl devam etti noktasına geri döndük. Bizim çizgimiz hep o oldu. O yüzden filmde gördüğümüz her şey doğrudan Kardeş Türküler’in üretimlerine yansımış olan şeyler. 

Sonrasında tabii Boğaziçi’nin durumuna, nereden nereye geldiğine değinmek gerekiyordu. Çok uzun uzun değinemedik tabii oralara, film çok uzuyordu, 108 dakikaya zor indirdik. Bir de bazı toplumsal meselelerin arka planını anlatmadığın zaman havada kalıyor. Bazı başlıkları açarken küçük bir başlık açarak devam edemiyorsun. Onu yapmamaya çalıştık. Film yaparken hedef kitleniz kim meselesi de önemli oluyor. Bu soruyu da hep kafamızda tutmaya çalıştık. O çok zor bir konu. Bir yandan istiyoruz ki bu coğrafyanın insanına hitap edelim ama bir yandan da dünyada hiç buralarla ilgisi olmayan insanlara da bir şeyler anlatabilelim. O yüzden filmi detaylarla boğmak yerine genel bir çerçeveden bakan birisi için de bir şey ifade etsin istedik. O aradaki dengeyi kurmak çok kolay olmadı. Bazen çok detaya girdik, bazen girmedik. Makasları ata ata bu hâle getirebildik. 30 yıllık tarih olması sebebiyle 2023’te bitiyor film ve korkunç bir deprem yaşadık o sene. Deprem de mutlaka olmalıydı. Toplumsal meselelerde nasıl reaksiyon gösterdiklerini çok iyi tarif eden çok eylem veya etkinlik var.  O yüzden şimdi “bunu yapmışlar ama şunu anlatmamışlar” denebilir ama bunun sonu yok. 


“Beni en çok etkileyen ve önemsediğim şeylerden biri Kardeş Türküler’in ne olursa olsun hep sahnede kalmaya, üretmeye devam etme çabası. Çok hayranlık uyandıran bir şey bu.” 

Kardeş Türküler’in içinde çok farklı kültürler, diller, kimlikler, bakış açıları var. Belgeseli çekerken bu çeşitlilik sizin için nasıl bir anlatım dili yarattı? Kendinizi bu çoğulluğun neresinde buldunuz?

Bu da aslında üzerinde çok durduğumuz bir konuydu. Kendimizce Kardeş Türküler’in ilk ortaya çıkışına veya genel düşüncelerine uygun ve eşit yer verme fikriyle yola çıktık. Sonra yolda gördük ki bu aslında çok yanlış; çünkü Kardeş Türküler’in projelerinde mesela Kürtçe çok yoğun, baskın bir dil. Bizim, Kürtçe ile Süryaniceyi eşit kullanmamız mümkün değildi, doğru da değildi zaten. O yüzden süreç içerisinde, kurguda ilerlerken bir şeylerin çok ağır bastığını bir şeylerin de daha az kaldığını gördük ve zamanla bunun doğal olmasını kabul edip rahatladık. Kendimizi rahat bıraktık. Ermenicenin çok baskın olması gibi bazı eleştiriler oldu ama bu da doğal geliyor bana. Belki sayısal olarak Kürt nüfusu Türkiye’de daha çok ama böyle bir yerden yaklaşmadık biz olaya. Kürtçe de var, Ermenice de var, Süryanice de Çerkezce de var. Benim en sevdiğim bölümlerden biri mesela Çerkezce olan bölüm. O yüzden dillere ve kültürlere biraz eşit ve adil davranmaya çalıştık; ama ister istemez bazı konularda, bazı yerlerde birileri, bazı temalar daha öne çıkıyor olabilir. Hep dediğim gibi kurgu boyunca bunun dengesini gözetmeye çalıştık. Bizim belli başlı temalarımız vardı işlemek istediğimiz. Benim duvarımda da o temalar hep vardı. Kadın teması, LGBTİ+ teması, Ermeni toplumuyla temas, dans konusundaki alan araştırmaları, onların çalışma disiplinleri vs. böyle belli temalar vardı. Onlar olmazsa olmazımızdı. 

Kardeş Türküler’in barış mesajı filmde sloganla değil; birlikte söyleme hâliyle, ortak bir sesle hissediliyor. Bu barış dilinin sence en görünür, en güçlü şekilde ortaya çıktığı anlar hangileriydi? Sahnelerden ya da provalardan seni çarpan bir örnek var mı?

Beni en çok etkileyen ve önemsediğim şeylerden biri Kardeş Türküler’in ne olursa olsun hep sahnede kalmaya, üretmeye devam etme çabası. Çok hayranlık uyandıran bir şey bu. Filmde de Feryal Öney; 2015-2016 döneminden, içe kapanma döneminden sonra “Biz ne yapıyoruz? Neden bu işleri yapıyoruz? Bu kadar ölüm var, korkunç şeyler var. Bazen anlamsız geliyor yaptığımız işler. Yine de hemen yaşanan olayın arkasından ertesi gün sahneye çıkıyoruz çünkü eğlenmek için değil; bir arada olmak için yapıyoruz bunu…” diye tarif ediyor. Bence bu çok güçlü bir mesaj. 

Barışa gelirsek, Kardeş Türküler’in ortaya çıkış sebebi de bu zaten. Fehmiye Çelik de söylüyor bunu filmde. 90’ların o karanlık ortamında, hem Türkiye’de hem de dünyada yanı başımızda savaş varken ve savaşı durduracak gücümüz yokken; müziğin ve sanatın diliyle nasıl ufak bir ses çıkarabiliriz diye düşünerek yola çıkıyorlar. O yüzden; bu barış inadını, barış talebini müzik, sanat yoluyla icra etmeleri ve son 30 yıl içerisinde Türkiye’de yaşananları düşündüğümüzde bunda ısrar etmeleri çok saygı uyandıran bir şey. Hepimiz zaman zaman bunu yaşıyoruz. Çok yaşıyoruz o “biz ne yapıyoruz” hissini. Biz de çok kopuyoruz hayattan. Türkiye’de olup bitenlerden sonra hepimiz kendi kabuğumuza çekiliyoruz. Bir sürü arkadaşımız içeride, sayısız sürgüne giden insan varken, kaybettiklerimiz varken her şey anlamsız geliyor. Ne müziği ne sanatı diyorsun önce ama aslında tam tersi iyileştirici bir yanının olduğunu, barışa uzanan yolun da aslında böyle bir yerden geçtiğini hissediyoruz hepimiz. O yüzden de çok önemsiyorum hem Kardeş Türküler’i, hem de kendi hayatlarımızda olan o tutunma inadını.

Belgeseli tamamlarken, Çayan’ın bakışını koruma ile kendi sesini katma arasındaki dengeyi nasıl kurdun?

Biz Çayan’ın önceki filmlerini de beraber yapmıştık. O yüzden genel olarak Çayan’ın yaklaşımını biliyordum. Yönetmenlik çok başka bir şey tabii. Çayan’ın filmlerinde kurguda şekillenen çok fazla şey oluyor. Çayan, bir senaryo yazıp ona bağlı kalmıyordu. Tabii ki temel şeyler hep oluyordu kafasında ama asıl olarak kurguda şekilleniyordu. Dolayısıyla bizim çok öyle bir şansımız olmadı. Kültür Bakanlığı için hazırladığımız Kardeş Türküler’in 20 yılını anlatan Çayan’ın elinden çıkma bir versiyonumuz vardı sadece. Özcan Vardar ile 2014 yılında 60 dakikalık bir versiyon yapmışlardı. O çok yüzeysel ve hızlıca yapılmıştı tabii, bakanlığa teslim etmek için. Yine de sonrasında çok feyz aldığımız bir kurgu oldu. Benim işimi pek çok açıdan kolaylaştırdı. Şu anki filmde olan pek çok şey orada da var. Kardeş Türküler üyeleri ile merdivende yaptığımız söyleşiler gibi… Onların çoğu Çayan’ın döneminde yapıldı. Türkiye tarihiyle anlatma fikri de Çayan’ın fikriydi. 

Dramaturji anlamında bazı kararlarda çok zorlandım tabii, o anlarda Çayan’ın yokluğunu çok hissettim. Burada da kurgucu arkadaşlarımızın çok desteğini aldım. Özcan Vardar ile başlamıştık, ardından Tatlıhan Tuncel ile çok güzel ve uzun soluklu bir çalışma yaptık. Uzun uzun tartıştık, çok ufuk açıcı oldu. Son olarak da Erhan Örs ile bitirdik. Hepsinin ayrı ayrı önemli katkıları oldu projeye. Benim tıkandığım noktalarda onların desteğini aldım. Birbirimizi ikna ettik daha doğrusu. Sahiplenişim ve sorumluluğu tam anlamıyla hissedişim ise son yıllarda oldu. Ondan önce biraz daha ortada duruyordum. Yapılması gereken bazı şeyler vardı ve kolektif olarak ilerliyorduk. Son üç yılda benim de artık daha yaratıcı katkım olması gerektiğini hissettim. Son yıllarda kurguyu evde yaptığımız için pek çok aşamada Çayan da vardı. Çayan görme engelli ama kulakları çok iyi duyuyor, o yüzden bütün kurguyu birlikte yaptık aslında. Çayan koltuğunda yatıyordu, biz Tatlıhan ile konuşurken her şeye dâhil oluyordu. Dinliyordu ve yönlendiriyordu da bizi. Sadece o ilk yıllarla sınırlı kalmadı yani Çayan’ın katkısı. Çayan evdeyken film ve müzik dinler kulaklık ile ama biz kurguda çalışırken hiçbir şey yapmak istemiyordu, bütün gün bizi dinliyordu. Bizim bazen 10, 15 saat yoğun çalıştığımız oluyordu ve bütün o saatlerde kafa olarak bizimleydi. Hoşuna gitmeyen şeyler olunca müdahale de ediyordu. Bazen dikkate almıyorduk ama bazı yerler de Çayan’ın müdahalesi ile yerleşti. Çayan’ın hafızası çok iyi olduğu için, çekim döneminden hatırladığı eski malzemeleri kullanmamızı söylüyordu. O anlamda Çayan’dan bağımsız yapmadım tabii. Rızasını aldık sonuç olarak, en önemlisi bu. İkimizin de adı var orada sonuçta ve filmi de beğendi. Hep Çayan’ın kafası ile düşünmeye çalışmak insanı biraz baskı altına sokan, zorlayıcı bir durum. Doğru da değil. Bunu kabullenmem biraz zaman aldı. İlk başlarda hep ona göre çalışıyordum veya kurgucu arkadaşlarımıza pas atıyordum ama sonuçta onlar da olayın içine çok daha fazla girmek istemiyorlardı. Özcan bir kurgucu sonuçta ve bir noktada pası bana atıyordu. “Bu senin karar vermen gereken, senin oluşturman gereken bir şey.” diyordu. O noktalarda çok zorlanmıştım. Projenin bu kadar sarkmasında bu da etkili oldu. 

Ben çok direndim ve kendime çok güvenmedim. İçinde bulunduğum koşullar da çok kolay değildi. Ben hep bunu söylerim. Yönetmenlik part-time yapılacak bir iş değil. En azından benim yapabileceğim bir şey değil; gömülmek lazım. Çayan’ın sağlık durumu, mahkemeleri vs. ile ilgili mesai sürerken bir yandan da bu filmin sürdürülmesi gereken işleri vardı. Malzeme ve arşiv toplama, yeni çekimlerin planlanması gibi. Oturup, nasıl bir film yapayım diye köşeme çekilip yoğunlaşacak bir durumum olmadı. Hep yardım çığlıkları attım ama sonuçta bir yere kadar. En sonunda bunu profesyonel bir şekilde ele alıp, profesyonel kurgucuyla anlaşıp, uzun bir süre mesai yapıp çalışmam gerektiğine ikna oldum. Bu kararımdan sonra Tatlıhan ile başladık. Öncesinde Özcan ile çok kesik kesik çalışmalarımız olmuştu. Özcan yurt dışına taşındı ve uzaktan çok mümkün olamayınca bir noktada tıkandık. 2023 itibariyle yan yana mesaiye başladık Tatlıhan ile ve ardından Erhan ile. 

Benim gerçek bir yönetmen olarak işin içine girmem son yıllarda oldu. Bunu da söylemeden edemeyeceğim, danışmanlarımızdan da çok yardım aldım. Berke Baş başta olmak üzere, Can Candan, Somnur Vardar ve Altuğ Yılmaz. Altuğ, Kardeş Türküler’in hem eski üyelerinden birisi hem de Aras Yayınları ve Agos’ta editör olarak çalışmış çok birikimli bir insan. Bütün bu insanlardan çok destek aldım. Bu filmi defalarca kez izlettik, görüş aldık ve tekrar tekrar kurguya girdik. Sinemacı arkadaşlarımıza bir ön gösterim yaptık, sonrasında Kardeş Türküler’e de elbette gösterdik belli aşamalarda ve onların görüşlerini not ettik. Mümkün mertebe etrafımı da dinlemeye çalıştım ama kararları sonuç olarak sen vermek zorunda kalıyorsun bir noktada.

Son olarak, çoğu zaman atlanan basit bir soru, yoğun ve duygusal bir gösterimin ardından: Nasılsın?

Hâlâ etkisinden çıkamadım diyebilirim. Gala günü, 11 Kasım’da Cemil Candaş Kent Kültür Merkezi’nde yaptığımız gala benim için çok özel bir gündü. Herkes için filmin prömiyeri çok özeldir ama benim için çok başka bir anlamı var. Bunca yıllık mücadelenin ve sıkıntılı sürecin sonuna gelindiğini görmek benim için çok etkileyiciydi. Çok büyük bir rahatlama ve ferahlama hissediyorum. Seyircilerle birlikte olmak çok güzeldi, dokunsan ağlayacak bir moddaydım titrek sesimle. Çayan ile beraber sahneye çıkmamız çok özeldi. Rahatlıyorum. Henüz geçmedi, bu biraz zaman alacak sanıyorum ama iyi hissediyorum. Zaman zaman duygulanıyorum. 

Galadan sonra tuhaf bir şekilde tüm omzum tutuldu. Daha önce hiç böyle bir şey olmamıştı, sanki omzumdaki yükün kalktığının bir yansıması olarak hissettim bunu. Beden değişik tepkiler veriyor bazen. Ama gayet iyi hissediyorum. Yoğun da bir gösterim süreciydi. İstanbul’daki galadan sonra Ankara Film Festivali’nde seyirci ile buluştuk. Annem ve halam gelmişti Afyon’dan. Benim için çok özel bir andı. Bunca yıllık mücadeleme, emeğime tanık ve destek olmuş insanlarla bu süreci yaşıyor olmak, onlarla paylaşıyor olmak da etkileyici oluyor benim için. Annem gösterim öncesinde sinemacı arkadaşlarıma “Yıllardır belgesel çekiyoruz deyip duruyor ama nedir bu kadar yıldır çalışmaları, anlamadım.” demişti. İzleyicilerin güzel tepkilerini görünce “Demek buymuş.” dedi. Bunları görmek bana iyi geldi. Bazı şeyler anlatılmıyor. İçinde yaşadığın şeyi dışarıdan birinin anlamasını beklemek yanlış oluyor. Bu şekilde somut olarak paylaşıyor olmam bana iyi geliyor. Biraz daha devam edecek sanıyorum bu yolculuk, sonra bakacağız.