Dracula’dan The Menu’ye: Korkunun sofra hâlleri

Yazı: Tuğçe Ulutuğ

Yemek yemek, insanın hem en ilkel hem de en rafine ritüeli. Dünyayla kurduğumuz ilişkinin izdüşümü. Neyi nasıl yediğimiz, hayata nasıl yaklaştığımızı da anlatır. Dolayısıyla sinemada da yemek sahneleri hem bedeni hem toplumu aynı anda deşifre eden güçlü bir sembol olarak kullanılır.

Korku sinemasında da yemeğin yeri çok önemli. Çünkü korku etkisi kimi zaman gündelik hayatın en sıradan alışkanlıklarını bozarak yaratılır. Bu yazıda korku filmlerindeki o kâbus sofralarına oturup; yemek, beden, toplum ve tiksinti arasındaki karanlık bağı kurcalıyoruz.


The Texas Chainsaw Massacre
Sofrada ne var: Doyumsuzluk, tedirginlik, çürüme

Yemek yemenin korku türünde kullanıldığı ilk örneklerden biri Dracula (1931). Jonathan Harker, şatoya vardığında bir masaya oturur ama masada gerçek yemek yoktur. Şarap kadehleri ve tabaklar vardır ve zaten Kont Dracula masaya oturmaz, yemez; sadece izler. Masadaki bu eksiklik, Dracula’nın insani arzularla bağını yitirmiş olmasının görsel bir işareti olarak kullanılır.

1970’ler ise yemeğin aşırılıkla birleştiği bir dönem olarak bilinir. Marco Ferreri’nin La Grande Bouffe / The Big Feast (1973) filminde bir grup adam kendini ölene kadar yemeğe verir mesela. Yemek burada hazla, ölümle ve çürümeyle aynı masada. Ferreri sofrayı, modern dünyanın doyumsuzluğuna çevirdiği bir ayna gibi kullanır.

Bu dönemin dikkat çekici örneklerinden biri de The Texas Chainsaw Massacre (1974). Sofralar aynı zamanda güvenin, aile bağlarının ve aidiyetin sembolü olarak görülür. Bu filmde ise Sawyer ailesinin kurbanını sofraya oturttuğu sahne, tam da bu anlamı ters yüz ederek çok şey söyler. Sosislerin ve çürük etlerin arasında atılan kahkahalarla “aile” kavramı grotesk bir parodiye dönüşür. Bir şeylerin yolunda gitmediği, hem kurbana hem de izleyiciye iliklerine kadar hissettirilir. Masanın rahatsız ediciliği yalnızca görüntüyle verilmiyor elbette. Yemek sesleri, yüz ifadeleri, ağızdan saçılan salyalar…Her şey karakterleri, durumu, oradaki hissi anlamanız için verilen bir ipucu.

Pan’s Labyrinth
Sofrada ne var: Sömürü, dönüşüm, yasaklar

Yemek aynı zamanda sınıfsal ayrımın da en görünür simgelerinden biri olarak kullanılıyor. Biraz da korkunun altın çağı 80’lere damga vurmuş bir filmle bu konuyu açalım.

Brian Yuzna’nın Society’si (1989) bu dönemin en grotesk sofrasını kuran film. Filmde zengin elitlerin gizli ritüelinde, bedenler yemeklerle birbirine karışır. Yeme eylemi sınıfsal sömürünün doğrudan bir metaforuna dönüşür yani. Korku burada daha çok politik bir tiksintidir: zenginler alt sınıfı sindirir, tüketir. Yemeğin kendisi, toplumun asalak yapısının kanlı bir gösterisi…

Yemek, bazen de kişisel bir dönüşümün işareti olarak kullanılır. David Cronenberg’in The Flyı (1986) bu fikri çok rahatsız edici bir biçimde ele alıyor mesela. Seth Brundle’ın sineğe dönüşme süreci, yeme alışkanlıklarıyla görünür hâle gelir ve tamamlanır. Artık normal yemekleri yiyemez; asidiyle eritir, “kusarak” beslenir. Cronenberg bu detayla bedensel bir değişimin ötesinde insanlığın çözülüşünü de anlatır. Seth’in artık yemekle kurduğu ilişki bile bozulmuştur.

Korku filmlerinde yemek her zaman pis ya da iğrenç gözükmek zorunda da değil. Bazen göz kamaştıran sofralar, en ölümcül anlara dönüşebilir.

Guillermo del Toro’nun Pan’s Labyrinth’indeki (2006) muhteşem sofra aklıma gelen en etkileyici örneklerden biri. Küçük Ofelia’nın, Pale Man’in önündeki görkemli masaya bakışlarını hatırlayın. Muhteşem bir sofra ama her şey yasak. Bir üzüm tanesine elini uzattığında ise ölüm uyanır ve o lezzetli sofra başımıza büyük belalar açar. Biraz daha derin bir okuma yapmak istersek, sofra burada baskının ve aslında itaate dayalı rejimin alegorisi olarak kullanılmış.

The Platform
Sofrada ne var: Hiyerarşi, statü ilişkileri, elitizm

Yemeğin politik tarafı modern sinemada da güçlü biçimde varlığını sürdürüyor. El hoyo / The Platformda (2019) yukarıdan aşağıya inen masa, sınıf hiyerarşisinin direkt fiziksel karşılığı olarak kullanılır. Yukarıdakiler tıka basa yer, alttakiler ise açlıktan birbirini. Buradaki sofra, adaletsizliğin sembolü.

Yine güncel örneklerden, Mark Mylod’un The Menusü (2022), modern insanın yemekle kurduğu “statü” ilişkisini hedef alır. Şef Slowik’in ölümcül menüsü, bir nevi zenginleri kendi günahlarını yemeye zorlar. Fine dining kültürünü elitizmin kâbusuna dönüştüren keyifli bir film.