“Robotların dokunamayacağı yerde”: Makaya McCraven ile ânı korumak üzerine

Röportaj: Zeynep Naz Günsal - Fotoğraf: Itzi Marques

Davulcu, grup lideri, besteci, “beat-bilimci”, aranjör ve prodüktör gibi kimliklerle var olduğu kapsamı alabildiğine geniş icrasıyla Makaya McCraven, neslinin ve güncel caz sahnesinin öncü ve üretken isimlerinden biri. Modern caz ve doğaçlama disipliniyle hip hop’un üretim tekniklerini deneysel yaklaşımıyla harmanlayarak tüm bu dallara ayrı ayrı etkisi olmuş Chicagolu müzisyen, şimdiye dek Jeff Parker, Josh Johnson, Junius Paul, Kamasi Washington, Nubya Garcia, Shabaka Hutchings ve daha nice kişilikle ortaklıkta bulundu. 

Solo kariyerine start veren Split Decision (2012) ve bunu takip eden, aynı zamanda hemşehri ve uzun soluklu i şbirlikçisi olan International Anthem etiketiyle çıkardığı ilk albüm olan In The Moment (2015), kendisini müzik camiasının “izlenmesi gerekenler”inden biri olarak ilan etmişti. Bu albümden sonra gelen Highly Rare (2017) ve Universal Beings (2018) koleksiyonlarının yanı sıra 2020’de XL etiketli We’re New Again: A Reimagining by Makaya McCraven ve Blue Note etiketli Deciphering The Message ile sırasıyla Gil-Scott Heron, Art Blakey, Hank Mobley ve Horace Silver’ın kayıtlarına başka bir pencereden bakıp, üstüne başka müzisyenlerle bir araya gelerek yeni besteler yapmıştı. In These Times (2022) albümü ise caz dinlemenin biçimlerini dinleyicisine resmen yeniden keşfettirerek yayımlandığı yılı tanımlayan işlerden biri olmuştu.

Alametifarikası; janrın başka bir sürü ismiyle birlikte aldığı kayıtları, verdiği konserleri stüdyosunda işleyerek hem canlı icranın ânını ve yaşanmışlığını muhafaza eden hem de bu anları başka tematik bağlamlarda var etmek olan McCraven, şimdiyse PopUp Shop, Hidden Out!, The People’s Mixtape ve Techno Logic olmak üzere tam dört kısaçalardan oluşan coşkun derlemesi Off the Record’ın dünya turnesine devam etmekte. 

Garanti BBVA Uluslararası Caz Günü konserleri kapsamında 30 Nisan’da Salon İKSV’de sahne alacak Makaya McCraven ile doğaçlama pratiğini, “insan müziği”nin değerini, Off The Record’ın yapım sürecini ve daha fazlasını konuştuk. 


“Doğaçlama konserin açık kalan, arayan ve kendimizi tek bir fikre sabitlemek zorunda hissetmediğimiz bir alan olmasını istiyorum.”
Fotoğraf: Shannon Marks

Birçok müzisyen bir doğaçlama seansının veya canlı bir performansın kaydını dinlerken o anda neyin güçlü geldiğini duyar, sonra bunu sonraki performanslara ya da belki başka bir kayda taşır. Senin yaklaşımın bundan çok daha geniş ve karmaşık. Çalışma biçimin profesyonel bir müzisyen olarak geçirdiğin 19 yıl içerisinde nasıl değişti? 

Evet, bu kesinlikle daha önce gruplarla, kayıt ve yazım süreçlerinde yaptığım bir şey. Birlikte doğaçlama çalmak; bir yandan müzisyenlerle bağ kurmanın, bir yandan da kolektif olarak yeni ve taze fikirler yakalamanın bir yolu. Özellikle bir grubun ya da projenin ruhunu oluştururken. Bunu erken dönem gruplarımda ve projelerimde de yaptım. Aynı zamanda birden fazla doğaçlama müzik geleneğiyle de iç içeydim; tamamen serbest çalmak, yani illa “jam” olmak zorunda olmayan, bütünüyle özgür doğaçlama pratikleri ile.

Kariyerimin başlarında bunların ikisinde de belli bir deneyim edindikten sonra Chicago’ya taşındığımda ise burada birçok doğaçlama proje, konserler ve küçük sessionların olduğu inanılmaz yaratıcı bir müzik sahnesi buldum. Yani aslında hep kendi stüdyomu inşa ediyor, kendi kendime bu tarz kayıtlar yapıyor, müzik yaratmaya ve bir yandan da insanlarla birlikte yaratmaya, bir stüdyo kurmaya ve prodüksiyona girmeye çalışıyordum. Sampling ve beat yapmaya da çok ilgim vardı. Bu, davulcu ve müzisyen olarak profesyonel kariyerimin yanında biraz paralel ilerleyen bir meraktı. DJ’lik ve beat yapmayı kurcalıyordum ama bunu profesyonel olarak ortaya koyabileceğim bir alanım yoktu.

Sonra International Anthem’dan Scotty McNiece ile tanıştım; etiket o sırada henüz tam anlamıyla kurulmamıştı ama şehirde çok sayıda doğaçlama müzik etkinliği düzenliyordu ve biz de birlikte bir seri yaptık. “Ya şöyle bir şey yapsak çok iyi olmaz mı?” diyerek bunun hakkında birbirimizle, başkalarıyla konuştuk ve böylece her hafta kayıt aldık. Ben de bir deney olarak bu kayıtları sample’lamaya, bu yönde bir şekilde devam etmeye başladım ve ortaya çıkan şeyleri iş birliği yaptığım insanlarla, bu kayıtlarda birlikte çaldığım müzisyenlerden bazılarıyla paylaştım. Süreç iyice oturduktan sonra sonuçlar gerçekten çok iyi, çok yaratıcıydı. O dönemde elimde biriken bu kadar çok kaydı didiklemek de son derece ilham vericiydi.

Yani, bilmiyorum, bu uzun bir süreç oldu. Aslında müzisyenler olarak pek çoğumuzun yaptığından ya da dâhil olduğundan çok da farklı bir şey yaptığımı düşünmüyorum. Doğaçlamanın, bestenin ne olduğuna dair fikirlerle oynadıkça ve aralarındaki sınırları aştıkça daha da evrildiğim bir şeye dönüştü.

Bir kaydı yeniden dinlerken seni daha çok yönlendiren şey performans ânındaki hislerin mi yoksa sonradan oluşan dinleme deneyimi mi oluyor? Ya da tekrar dinlerken soyutlanmaya ve dinlemenin yeni yollarını keşfetmeye mi başlıyorsun?

Biraz hepsi. Sonradan üzerinde çalışabileceğim bir doğaçlama konserde çalarken genelde dikkat ettiğim ilk şey kaydı düşünmemek oluyor. Çünkü mesele farklı ve ilgi çekici bir an yakalamak. Bazen uzun süre fazla düzenli bir yapının içinde kalırsak “artık biraz karıştırma zamanı” diye düşünüyorum. Doğaçlama konserin açık kalan, arayan ve kendimizi tek bir fikre sabitlemek zorunda hissetmediğimiz bir alan olmasını istiyorum. Eğer o odada sadece bir anlığına özel bir şey yakalayabiliyorsak doğaçlamaya devam edip durabiliriz ama sonra bir anda, pat! Sihirli bir şey oluverir. Bu baştan sona yazılmış bir parçaya kıyasla çok daha özel ve heyecan verici olabiliyor.

Bu yüzden bir kaydı sonradan dinlerken o anın “en iyi performansını” aramıyorum; odadaki enerjiyi dinliyorum. Eğer kısa bir anlığına bile özel bir şey yakalanmışsa bu benim için yeterince değerli oluyor.

Dinlerken dikkat çekici sesler arıyorum. Genellikle hızlı dinliyor ve erken kararlar veriyorum: Mikrofonlar nasıl yakalamış, grup içinde gerçekten “klik” eden bir an var mı, beklenmedik bir şey olmuş mu? Güçlü bir solo ya da öne çıkan bir an varsa onu değerlendirmeye çalışıyorum. Ama o ânı bütünlüğünü koruyarak yerleştirebileceğim bir parça yoksa, ne kadar sevsem de dışarıda bırakmam gerekebiliyor.

Çoğu zaman albümlerimde çok sevdiğim ama tek başına bir parça olarak tutarlı bir şekilde yerleştiremediğim için kullanamadığım çok fazla materyal oluyor. Tabii bu, haftalarca süren performanslar söz konusu olduğunda (mesela neredeyse bir yıl boyunca her çarşamba iki set, 30-45 dakikalık performanslar yaptık) çok fazla materyal demek. Bu da bana tonla şeyi sample’lama ve seçme imkânı veriyor.

Aslında ekipçe çaldığınız kimi anlarda kendini “performansın ötesini” düşünürken yakalayıp yakalamadığını da soracaktım.

Evet, bu olabiliyor ama o canlı deneyimin genelini düşünüyorum. Bir performansçı olarak daha küçük, daha samimi yerlerde kayıt almaktan hoşlanıyorum ve turneye çıkıp farklı yerlere gidince çoğunlukla albümlerden bir repertuvar çalıyoruz ve parçaların arasında doğaçlama yapıyoruz veya bu parçaları doğaçlama için bir araç olarak kullanıyoruz. Çıkardığım müziği temsil edebilmeyi, buna bir set deyip kendi müziğimi çalmayı, bunu daha bir şov hâline getirmeyi seviyorum. Tamamıyla doğaçlama bir set yaptığımdaysa daha küçük, daha akustik, daha sıra dışı, samimi, kırılgan, daha az sesin olduğu yerler istiyorum. İdealinde bunu hiç ses amplifikasyonu olmadan, bütünüyle akustik bir biçimde yapmak isterim. Zira bu ayakta 500 bin kişiye ya da bir amfide, yanında yaylılarla senin müziğini sunmanı bekleyen insanlara çalmaktan başka tür bir deneyim. Yani evet, bunlar birbirinden farklı mekânlar. O kırılgan anlar için orada olan insanlar, bunu deneyimleyebilmiş ve özel kılabilmiş olanlar. 

Diğer yandan da aynı zamanda bir arşivci, koleksiyoncu, aranjör, besteci, yapımcı, beatmaker’sın. Jamlerle veya aslında genelinde müzikle çalışma biçimin çok kapsayıcı, ama bir o kadar da spesifik. Stüdyonda yaratırken veya yeniden yaratırken, kafanın içi nasıl gözüküyor?

Karmakarışık! İçeride çok şey oluyor yani! Çoğu zaman aynı anda birden fazla projede çalışıyorum ve başka işler arasında gidip geliyorum. Eğer bir projede duvara toslar veya sıkışırsam da vites değiştirip ondakinden çok daha farklı şeylerle uğraştığım başka bir tanesine geçiyorum, bu yüzden evdeki stüdyomda oradan oraya zıplıyor oluyorum bazen. Etrafım enstrümanlar ve ekipmanlarla sarılı ve bu da işimin büyük bir parçası hâline geliyor. Başka enstrümanlarda teknik kabiliyetim sınırlı. 

Ama şunu hep bilmişimdir ki bir davulcu olarak, enstrümanları incelemek benim için armoni ve melodi beste yapabilmek ve diğer grup üyeleriyle iletişim kurmak gibi konularda bilgiye ulaşmak için bir vasıta; özellikle de bir grup lideri ya da besteci olarak. Bunu sık sık kendi işime yediriyorum. İlginç bir şey yakalarsam elime bir gitar, klavye veya bir vibrafon gibi bir enstrüman alıp; eşlik etmek, üstüne çalmak veya yeni bir şey yazmak için o kayıttaki şeyleri öğrenmeye çalışıyorum. Bu pratik bazen, aslında arkadaşlarımdan birinin bir dakikada becerebileceği bir şeyi yapabilmek için o enstrümanın en temel yanlarını öğrenmeyi de içeriyor.

Ama “Tamam, burdayım, çalışıyorum, bunu duyuyorum ve bunu çözmek istiyorum” deyip, o enstrümanda bir şeyi nasıl çalacağımı ya da nasıl icra edeceğimi çözene kadar vakit harcıyorum. Bu da illa ki stüdyoma geri dönmemi gerektirmiyor. Yani akorları hatırlamak, yeni bir akor açılımı öğrenmek, bir melodi ya da gam çalışmak gibi şeyler; çünkü bunlar bazen gerçekten uzun zaman alabiliyor.

Tam da bunu söyleyecektim. 

Aynen, çok uzun sürebiliyor. Belki bu zaman da bazen sürecin bir parçası oluyor; yani evet, öğreniyorum. Bir müzisyen olarak gelişmeye çalışıyorum çünkü bulunduğum yerde sınırlarım var. Bu yüzden yazma süreci, yeni müzikler keşfetmek, benden daha ileri şeyler çalan, benim düşünemediğim ya da çalamadığım şeyleri yapan başka müzisyenlerle doğaçlama yapmak; üretmenin ve sürekli bir şeyler yapmaya devam etme isteğimin büyük bir parçası. “Harika” bir an ya da albüm yaratmış olmak ve bunların rağbet görmesi değil mesele sadece; sürekli üretmek, bir külliyat oluşturmak, müzik ve sanatını dünyayla paylaşmak. Bu esnada daha iyi bir piyanist oluyorum, bas gitarda daha fazla şey icra edebiliyorum. Bir parça için bir şey yazmak istersem (sonradan birine yeniden çaldıracak olsam bile) bunların hepsi gelişme ve öğrenme sürecimin birer parçası oluyor.

Yani, evdeki stüdyom bile bunun bir uzantısı. Üzerinde yaklaşık 20 yıldır çalışıyorum; burada dünyanın farklı yerlerinden topladığım ekipmanlar ve enstrümanlar var; her şeyi nasıl mikrofonlayacağımı, stüdyoyu nasıl kablolayacağımı, kayıt tekniklerinin temellerini öğrenmek zorunda kaldım. Bunları ya kendi kendime öğrendim ya da eve ses mühendisleri çağırdım ve onlarla birlikte kurduk; bana gösterdiler, birlikte çalıştık. Zamanla stüdyomu daha iyi yönetebilir hâle geldim, kendi alanımda daha fazlasını yapabiliyorum. Ama hâlâ yolun çok başında gibi hissediyorum. Yani teknik olarak “gerçek” bir ses mühendisi değilim belki ama buna çok ilgiliyim ve daha önce müthiş ses mühendisleriyle çalıştım; onlara güveniyorum, onlardan destek alıyorum ve birçok şeyi kendim yapmayı bu şekilde öğreniyorum.

Ayrıca, “beat scientist”/ “beat bilimci” tabirinin nasıl türediğini merak ediyordum. Sen mi buldun, yoksa sana bahşedilmiş bir terim mi?

Ben buldum ve bununla ilgili anlatmayı sevdiğim komik bir hikâye var. Ben bağımsız, kendi üretimini yapan bir müzisyen olarak yetiştim. Önce gruplarla sahnede, o dünyanın nasıl işlediğini görerek; sonra bunu kendime caz dünyasında uygulayarak -ki orada işler biraz daha farklı ilerliyordu. Hâlâ aktif mi emin de değilim ama SonicBids diye bir site var. Bağımsız sanatçılara kariyer konusunda yardımcı olan, bilgi sağlayan bir platform. Burada “İyi bir müzisyen biyografisi nasıl yazılır?” gibi bir makale okumuştum. Diyordu ki “dikkat çekici, renkli bir cümleyle başlamak iyi olur; sonra geçmişine ve yaptığın işin daha teknik taraflarına geçersin”. Ben de gittim, “Makaya McCraven – beat scientist” yazdım. Bu ilk başta o kadar da derin bir şey değildi aslında. Ama fikri basitti: Ritmi inceleyen biri, zamanla ve ritmin bilimiyle ilgilenen biri. Sonra da bunu beat dünyasına ve DJ’liğe de bağlayabilirim diye düşündüm. Bana zekice gelmişti. Ritmin bilimi üzerine ahkâm kesebilirim, eskiden ses mühendislerinin laboratuvar önlüğü giymesi gibi… Yani sesle bilim arasında gerçekten bir ortak zemin var. 

Ama bir de popüler kültür tarafı var: “Stüdyoya giriyoruz, biraz beat pişireceğiz” gibi. Yani aslında bu tümüyle bir kelime oyunu. Medya için, kendini görünür kılmak için ortaya atılmış bir şeydi. Bunu açıkça söylemeyi seviyorum çünkü sanat çevreme ve müzik sahnesine bağlıyım; müzisyenlerin kendi ayakları üzerinde durmasını önemsiyorum. “Beat scientist” de bunun bir örneği aslında: Kendini ortaya koymak, dikkat çekici bir dil kullanmak, sonra insanların yıllar boyunca “Kendine neden ‘beat scientist’ diyorsun, ne demek bu?” diye sorması…. Mesele tam olarak bu zaten, ben de bunu sahipleniyorum. Hatta şöyle de diyebilirim: Ben “tek beat scientist” değilim; “bir beat scientist”im. Zaten etrafta benim gibi bir sürü “beat scientist” var şu anda.


“Benim yaklaşımım; küçük, niş, herkesin küçük bir pay için rekabet ettiği ve birbirinin işini kapmaya çalıştığı bir ortamda kıtlık zihniyetiyle düşünmek yerine ‘Hepimiz için yer var’ diyebilmek. Bu dar alan için kavga etmek, savaşa veya münazaraya girmekten ziyade çok daha geniş bir kitleyi bu müziğe, hepimize çekmek mümkün.”
Fotoğraf: Shannon Marks

Dümeni Off the Record’a çevireyim. Bu müthiş antolojide senin bir prodüktör olarak çok farklı yönlerini işitiyoruz. Groove’un, tüm kapsamıyla ortamın ve atmosferin PopUp Shop’tan Techno Logic’e kadar olan dönüşümü tam bir yolculuk. Bu yapı Ben LaMar Gay ve Theon Cross’la çalışırken nasıl şekillendi?

O albüm biraz da Public Records’tan ilham aldı. Çünkü geçen ocak ayında, New York’daki Winter Jazzfest kapsamındaki sanatçı rezidansında olduğum sırada kaydedildi. Aynı zamanda In The Moment (2015) ve International Anthem’ın da 10. yıl kutlamasıydı. Orada, Public Records’ta o albümü kutlayan özel bir konser yaptık ve ben de benzer bir doğaçlama set oluşturmaya çalıştım. Mekân oradan biraz farklı türde bir venüydü ama… Ayrıca Gilles Peterson da sadece International Anthem parçalarından oluşan doğaçlama bir DJ set yapmıştı ve bunu sonradan bir albüme dönüştürdü. 

Yani her şey bir şekilde bir araya geldi: International Anthem, In The Moment, 10 yıl… Son 10 yılda olan bitene bakmak ve bunun üzerine düşünmek, elimdeki malzemeyle bir şey yapmam gerektiğini düşünmeme yol açtı. Zaten son 10 yıldır sürekli kayıt alıyordum. PopUp Shop gibi internette yıllarca biraz gizli kalmış işlerim vardı, neredeyse 10 yıllık kayıtlar. 2018 civarında The Hideout’ta haftalık konserler yaptığım bir dönem oldu ve oradan da bir sürü parça çıkardım ama başka projelere kaydığım için onlara vakit ya da alan bulamadım. Yani böyle kayıtlar birikiyor ve kenarda kalabiliyor.

Aynı şekilde Ben LaMar Gay ve Theon Cross ile yıllar boyunca kayıtlar yaptık. Bir önceki yıl Berlin’de International Anthem ile çok iyi bir konser verdik, o da kaydedildi. Hep “bunlarla ne zaman bir şey yapacağım?” diye düşünüyordum. Sonra bu albümü yapmaya karar verdiğimde, farklı projeler üzerinde çalışıyordum ve bu kayıtlar için farklı fikirlerim vardı. Hepsini tek bir şeyde mi birleştireceğim yoksa ayrı bölümler mi olacak diye düşündüm. “Side” (plak yüzü) fikri doğal bir şekilde ortaya çıktı ve her şeyi ayrı tutmak doğru geldi. Özellikle Ben ve Theon’la olan ortaklığın gerçekten bir grup gibi hissedilmesini istiyordum. Onu vurgulamak istedim. Aynı şekilde PopUp Shop kayıtlarının da kendi içinde iyi çalıştığını düşündüm. Sonuçta her şey biraz kendiliğinden şekillendi ve bunları ayrı ayrı yayımlamak istedim ki her biri kendi bütünlüğünü koruyabilsin.

International Anthem’dan bahsetmişken… Bu etiket günümüzün en açık fikirli plak şirketlerinden biri ve senin yolculuğunda çok büyük bir rol oynadı. Bir müzisyen olarak böyle bir ailenin bir parçası olmak senin için ne anlam ifade ediyor? 

International Anthem ekibimle gerçekten gurur duyuyorum. Scottie (McNiece), David (Allen), David (Brown), Dave (Vettraino)… Onlarla tanıştığımda ortada bir plak şirketi yoktu, sadece bir fikir vardı. Başlangıcından beri oradayım ve onlar gerçekten iyi niyetleri olan insanlar; sanatçı odaklılar ve onlarla yaptığım işlerden gurur duyuyorum. Sadece kendi kayıtlarımdan değil; aynı zamanda danışman olarak ya da etiket için güzel şeyler olurken orada, sürecin içinde olmaktan bahsediyorum. İlişkimiz, onlar için yakın arkadaşlarım diyebileceğim kadar derin. Bir yandan başka plak şirketleriyle de çalışıyorum ve bence her birimiz, ne yaparsak yapalım, nereye gidersek gidelim sadece birbirimizin büyümesini ve birbirimiz için en iyisini istiyoruz. Mesele sadakatten çok daha farklı bir yerde yani.

Benim yaklaşımım; küçük, niş, herkesin küçük bir pay için rekabet ettiği ve birbirinin işini kapmaya çalıştığı bir ortamda kıtlık zihniyetiyle düşünmek yerine “Hepimiz için yer var” diyebilmek. Bu dar alan için kavga etmek, savaşa veya münazaraya girmekten ziyade çok daha geniş bir kitleyi bu müziğe, hepimize çekmek mümkün. Her birimizin, kimsenin fırsatını elinden almak zorunda kalmadan, farklı yollarla üretim yapabileceği, dünyayla temas kurabileceği alanlar var. Bu bakış açısı benim için çok önemli oldu. Onların da benzer düşündüğünü söyleyebilirim: “Rekabetten çok kapsayıcılık”. Zira bu işe yarıyor gibi görünüyor. Umarım büyümeye devam eder. Özellikle dünyanın yaratıcı müziğe, insani deneyime her zamankinden daha çok ihtiyacı varken. Kayıt tarafında belki bazı tehditler olabilir ama canlı performans söz konusu olduğunda robotlar bize dokunamaz.

Orayı ele geçiremezler. 

Evet, ki bu müziğin de ötesine geçiyor.Ekranında gördüğün şeyin gerçek olup olmadığını ayırt edemiyorsan, bu “yayımlanamaz”. Kendi küçük geri bildirim döngünde kimin ne söylediği, kimin gerçekten konuştuğu veya hangi versiyonun gerçek olduğu, hangi fikirlerin manipüle edildiği ya da neyin dolaştığını anlamak zor. Ama gerçek dünyaya çıktığında durum farklı. Gerçek olan o kadar kolay manipüle edilemez.

Son olarak, seni İstanbul’da yeniden ağırlayacak olmamız çok heyecan verici. Bu konser ve şehre geri dönmeye dair en çok neyi dört gözle bekliyorsun?

İstanbul’a ziyaretlerimi çok seviyorum. Her seferinde gerçekten ilham verici oluyor. Orası derin bir tarih, kültür, yemek ve müzik birikimine sahip inanılmaz bir şehir; benim için çok ilham verici. Ayrıca zillerim için birlikte çalıştığım İstanbul Agop şirketi orada ve onlarla bağlantı kurmak da harika oluyor. Zira bir davulcu olarak sesimin en önemli parçası zillerim. Gittiğim her yerde farklı davullar çalıyorum ama zillerimi her yere yanımda götürüyorum, bu nedenle zillerin bu şehirdeki tarihi beni her zaman etkiliyor. Ayrıca burada hep çok güçlü, ruhu olan konserler ve deneyimler yaşadım. O yüzden tekrar gelmek beni gerçekten heyecanlandırıyor.