Digging, nostalji ve soul: miche ile kayıp seslerin peşinde

Röportaj: Cem Kayıran - Fotoğraf: Zag Erlat

DJ, koleksiyoner ve küratör miche, Londra’nın müzik ekosisteminde kendine özgü yaklaşımı ve dünyanın dört bir yanından topladığı nadir kayıtlarla pikabın başına geçtiği her ortamı dönüştüren bir figür hâlini aldı. Soul, funk, house, caz ve dans pistlerine uygun her şeyi iç içe geçirdiği setlerinin yanı sıra yönettiği reissue odaklı plak şirketleri ve tematik seçkilerini bir seri hâline getirdiği With Love toplamalarıyla hikâye anlatıcılığını ön plana yerleştiren miche, 27 Eylül Cumartesi akşamı Bant Mag. Havuz / Bina kabinini yeniden devralacak.  

miche, Mr Bongo etiketli eklektik derleme serisi With Love’ın üçüncü albümünü temmuz sonlarında yayımladı. Türkiye’den iki parçanın (biri yalnızca plak baskılarında mevcut) yer aldığı With Love: Volume 3 – Compiled by miche, ferahlatıcı etkiye sahip bir caz – funk seansı.

Yaklaşan buluşmamız öncesinde miche ile müzikle kurduğu özgün bağları, son With Love albümünü, nostalji kavramına yaklaşımını ve dahasını konuştuk; 27 Eylül’de Bina’da neler çalacağına dair ipuçları aldık.


“DJ ve küratör olarak asıl rolümün geçmişteki müzikleri bugüne taşımak, yeniden konuşulur hâle getirmek olduğunu fark ettim.” 

Müzik veya sesle kurduğun ilişkiyi şekillendiren ilk temaslardan bahsedebilir misin?

Aslında bunu sık sık düşünüyorum. Büyüdüğüm yer olan Bournemouth tam anlamıyla bir kültür merkezi sayılmazdı ama müziği çok seven bir aileye sahip olmak gibi bir şansım oldu. Babam reggae ve soul’a çokça meraklıydı, annem ise Depeche Mode hayranıydı ama aynı zamanda sık sık radyo dinlerdi. Onun arabasında hep 2CR FM adında yerel bir radyo istasyonu açıktı, en yeni house parçalarını çalardı. Bugün onların çoğunu “kulüp klasiklerinden” sayıyoruz! Ama evden dışarı adım attığım anda müzikte kendi kimliğimi bulmam gerekiyordu. Bu da çoğunlukla hardcore rock konserlerinden, küçük mekânlardan, yüksek sesli müzikten ve o enerjik topluluktan geldi. Düşündüğünüzden daha fazla, beni bugünkü noktama bağlayan köprü buydu.

Beni gerçekten şekillendiren anlardan biri 13 yaşındayken oldu. Babamın arabasında Deep Blue FM’i dinliyorduk, bu istasyon sadece bir ay boyunca FM yayını yapma izni almıştı. İlk kez Archie Bell and the Drells’in “Don’t Let Love Get You Down” şarkısını duydum. O sıcaklık, o groove… Sadece bir şarkı değil; yepyeni bir dünyanın kapısı gibiydi. Daha önce Aretha Franklin, Marvin Gaye dinlemiştim ama bu farklıydı, daha derindi. İşte o zaman müziğin sadece bir arka plan sesi olmadığını, insanla bambaşka bir seviyede bağ kurabileceğini fark ettim.

Bazı DJ’ler müzik seçerken enerjiye, tarihe ya da duygusal derinliğe dayalı net bir felsefeye sahip oluyor. Sen kendi yaklaşımını nasıl tanımlarsın?

Yıllar içinde fark ettiğim şey, teknik anlamda bir “seçici” (selector) olmaktan çok bir “hikâye anlatıcısı” olmayı önemsediğim. Her set, her derleme, her radyo programı benim için farklı bir dünyaya açılan kapı gibi. Evet, tarih, enerji, duygusal derinlik hepsi işin içinde. Ama benim için asıl rehber şarkılar arasındaki diyalog. 1973 tarihli bir Brezilya kaydı yepyeni bir Londra caz parçasının ya da Detroit techno parçasının yanında nasıl duruyor? Bu yan yana geliş bize bugüne dair ne söylüyor?

Bazen ortamın biraz yükselişe ihtiyacı oluyor, o zaman bir klasik çıkarıyorsunuz. Bazen de tempoyu düşürmek, insanları dinlemeye zorlamak gerekiyor. Bu dengeyi okumayı, enerjiyi yönlendirmeyi ama aynı zamanda onu yeni bir yere taşımayı seviyorum.

Celestial Echo Records ve PANORAMA Records gibi plak şirketlerinin kurucususun, aynı zamanda dünyanın dört bir yanından seslerin yaygınlaşmasını önceliklendiren bir platform olan Mr Bongo ile çalışıyorsun. Plak şirketi deneyimi, küresel müziği algılayış biçimlerini nasıl etkiledi?

Plak şirketlerinin bir parçası olmak benim için büyük bir eğitim süreciydi. Sadece plak çalmaktan öteye geçmenizi sağlıyor. Müzisyenleri, hikâyelerini, kültürel bağlamı düşünmeye başlıyorsunuz. Mr Bongo’da çalışırken bu bağların ne kadar derin olduğunu sürekli hatırlıyorsunuz. Kaybolmuş bir Şili soul kaydını yeniden yayımlamaya çalışıyorsunuz, Santiago’da telefon rehberlerini tarıyorsunuz, sonunda müzisyenin 80’lerde ülkesinden kaçıp Las Vegas’ta kayıt yaptığını öğreniyorsunuz. O noktada yayımladığınız şey sadece bir plak olmuyor; tarihin bir bölümünü gün yüzüne çıkarıyorsunuz.

Kendi plak şirketlerimde ise her zaman setlerime yansıttığım çeşitliliği yansıtmak istedim. Modern soul’un gerçek tarafını gösteren Lisa Hill, Wynd Chymes, Brutal Force gibi isimler Celestial Echo’nun ruhu. PANORAMA’da ise işçilerden oluşan bir kulüp grubunun Azymuth’un Jazz Carnival yorumundan tutun, Art Blakey’nin Cubano Chant’inin Edinburgh’daki bir kumarhane restoranında kaydedilen versiyonuna kadar tuhaf ama büyüleyici hikâyeler var. Bu bakış açısı size daha geniş bir mercek sunuyor. Müziği nadirlikten ya da ayrıcalıktan çıkarıp bağlar kurmaya dönüştürüyorsunuz.

Geçmiş ile bugünün sesleri arasında dolaşan biri olarak, günümüz müzik kültüründe nostaljinin rolünü nasıl görüyorsun? Kucakladığın ya da sorguladığın bir kavram mı bu?

Nostaljiyle karmaşık bir ilişkim var. Bir yandan çok iyi anlıyorum çünkü müzik aynı zamanda hafıza. Gençliğinizden bir şarkı duyduğunuzda ruhunuza işliyor. Ama bazen de geçmişe fazla saplanıp kalmaktan, yeni klasikler yaratmak yerine geçmişi yüceltmekten endişeleniyorum.

Benim için nostalji bir köprü olmalı. Nadir bir groove parçası çalıp ardından onunla ruhen bağlantılı yepyeni bir parça çalmayı seviyorum. Müzik döngüseldir; caz yeniden keşfedilir, broken beat geri gelir, şimdi UK Garage tekrar yükselişte. Ben bunların hepsini kucaklıyorum ama hep “Sonraki evrim ne olacak?” sorusunu soruyorum.

Londra’da geçirdiğim 20’li yaşlarımda bu şehrin eşsiz müzikal tarihini iliklerime kadar hissettim. Orada hep ileriye bakan bir ruh vardı; sınırsız, ânı yaşayan ama geçmişin ağırlığını da taşıyan. İşte mentorlarımın bana öğrettiği de bu oldu: Önce bir müziksever ol. Sevdiğini çal, modaya uygun olup olmadığını düşünme.

Bugün müziğe erişim hiç olmadığı kadar kolay. “Digging” senin için hâlâ aynı büyüyü taşıyor mu?

Plak avı benim DNA’mda var. Bodrum katlarında saatler geçirerek hiç kimsenin bilmediği bir şeyler bulmaya çalışırdım. Bu bana sabır, zevk ve ısrarı öğretti. Bunun bir romantizmi var.

Ama dijital digging bana hiç heyecan verici gelmedi. Evet, YouTube ya da Traxsource gibi sınırsız kaynaklar var ama bu bana iyice boğulmak gibi hissettiriyor. Benim heyecanım daha çok unutulmuş müzikleri bulmakta, gözden kaçmış hikâyeleri yeniden gün yüzüne çıkarmakta. DJ ve küratör olarak asıl rolümün geçmişteki müzikleri bugüne taşımak, yeniden konuşulur hâle getirmek olduğunu fark ettim. 

DJ’liğin dışında müzikle nasıl etkileşime giriyorsun? Prodüksiyonlar yapmak ya da müziği daha soyut şekillerde keşfetmek gibi şeyler ilgini çekiyor mu?

DJ’lik işin sadece bir parçası. Benim için müziği paylaşmanın en sevdiğim yolu ama artık tek başına yeterli değil. Sosyal medyada fenomen olmanız bekleniyor, bu üzücü. Bunun yerine müzikleri yeniden yayımlamak benim cevabım oldu.

Gençken biraz ses mühendisliği yaptım, Flood ve Phill Brown ile çalıştım, ara sıra kişisel remiksler yaptım. Ama esas sevdiğim şey müzisyenleri bir araya getirmek, onların birlikte çalmasını sağlamak. Sihir orada ortaya çıkıyor.

Ayrıca küratörlük de yapıyorum; Gilles Peterson’ın We Out Here festivalindeki Root Down With Love gibi rezidanslar ve sahneler ile bu “markaları” inşa ediyorum. Müzik asla sadece sesten ibaret değil; aynı zamanda insanlar fikirler ve politikadır. Ben her zaman daha derine inmenin yollarını arıyorum.

With Love serisinin üçüncü albümü, önceki edisyonlara göre müzikal açıdan nasıl bir değişimi yansıtıyor?

Her With Love yayını benim o andaki müzikal ruh hâlimi yansıtıyor. İlk albümde ulaşılması zor soul kayıtlarının peşindeydim, ikinci albümde paleti genişlettim. Üçüncüde ise kapıları daha da açtım. Caza daha fazla yer verdim ama merkezde hâlâ soul var. Bu benim için “Soul (ruh) müziği” değil; “Ruhu taşıyan müzik.”

Albümde Türkiye’den Nükhet Ruacan’ın “Gölge” ve Gülden Karaböcek’in “Dokunma Keyfine Yalan Dünyanın” şarkıları da var. Bu parçalara seni çeken ne oldu?

Türkiye’den müzikler benim için son yıllarda çok özel. Kadıköy’de plak dükkânlarında, koleksiyonerlerle bolca vakit geçirdim, Türkiye’nin 70’ler ve 80’ler müziği çok derin. “Gölge”yi ilk duyduğumda büyülendim, Brezilya ruhu var ama tam anlamıyla Türk işi. Gülden Karaböcek’in parçası ise soul dolu, groove’lu ve duygulu. Onu sadece plakta yayımladım, digging kültürüne selam olsun diye.

Sohbetimizi bitirmeden, 27 Eylül’de Bant Mag. Havuz / Bina’da çalacağın set için nasıl ipuçları verebilirsin?

Bu set için çok heyecanlıyım. İstanbul benim için hep özel bir şehir oldu. Kesinlikle Türkçe parçalardan da çalacağım. Son zamanlarda Erol Pekcan, Tuna Ötenel & Kudret Öztoprak’ın Jazz Semai albümü favorim oldu. Onlardan bir şey çalabilirim. Ayrıca soul, deep house, Brezilya, funk, belki biraz Frits Wentink ya da Jimpster…

Ama dürüst olmak gerekirse fazla plan yapmayı sevmiyorum. İşin eğlencesi biraz da ortamdaki enerjiyi hissetmekte. Amacım dinleyiciyi bir yolculuğa çıkarmak: İstanbul’dan başlayıp Lagos, Bogotá, Londra derken kozmik bir noktada bitirmek. Bakalım gece bizi nereye götürecek!