Mirrors No. 3: Yakınlığın sınırları

Yazı: Esin Çalışkan

Christian Petzold, son dönemdeki işleriyle aşina olduğumuz dingin ama keskin sinemasını Mirrors No. 3 ile sürdürüyor. Başrolü, yönetmenin sıkı iş birlikçilerinden Paula Beer üstleniyor; ona Barbara Auer, Matthias Brandt ve Enno Trebs eşlik ediyor. Görüntü yönetmenliğini Hans Fromm’un yaptığı film, Filmekimi 2025 programında yer almakta.

*Bu yazı, henüz Mirrors No. 3 filmini izlememiş olanlar için bazı sürprizleri bozabilir.


İlk izlenim?

Christian Petzold’un dünyası yine orada: Sade, soğuk, kusursuzca kurgulanmış planlarla duyguların sınırlarını ölçen bir sinema. Mirrors No. 3 filminin ilk dakikalarında yönetmenin o bilinen disiplinini ve estetik dinginliğini hissediyorsunuz ama bu defa duyguların yankısı daha incecik, biraz uzaktan geliyor. Petzold’un kamerası, acının tam içine girmektense onun çevresinde dolanıyor; sanki duygulara dokunmaya çekinen bir el gibi. ​​Bu mesafe, yönetmenin sinemasına özgü dinginliği koruyor ama bazen filmin kalbini de soğutuyor.

Konu nedir?

Mirrors No. 3, bir kaza sonrası sevgilisini kaybeden genç bir kızın etrafında dönüyor. Kayıp ânının tanığı olan başka bir kadın, kazanın hemen ardından genç kızı bulan ve onu kendi hayatına dâhil eden biri olarak sahneye giriyor; genç kız zamanla kendini bu kadının yanında, onun yaşam alanının içinde buluyor. Aralarındaki yakınlık, sürekli bir gözlem ve ölçme hâlini de beraberinde getiriyor. Burada yönetmenin ilgisi basit bir yas öyküsünden öte: Kimlik, ikame ve yakınlığın sınırları. Birinin yerine geçme isteği mi yoksa travmanın yarattığı bağımlılık mı? 

Anlatı, karakterlerin iç dünyasını sık sık dönüşümlü olarak gösteriyor fakat bu geçişler bazen gevşek kalıyor; hikâye duygusal merkezine tam oturmadan başka bir sahneye kayıyor. Petzold’un görsel zekâsı hâlâ etkileyici; aynalar, pencere camları, mutfaklar birer sahneleme aracı olarak çalışıyor ama hikâyenin duygusal çekirdeğini tümüyle eritip seyirciye hissettirme konusunda yer yer mesafe de koyuyor.

​​Filmin isminin ardındakiler

Mirrors No. 3 isminin hem müzikal hem tematik bir ağırlığı var. Bir yandan Ravel’in Miroirs süitine, özellikle onun üçüncü parçasına bir gönderme taşıyor; diğer yandan Petzold’un Undine (su) ve Afire (ateş) filmleriyle başlattığı “element” üçlemesinin son halkasına işaret ediyor. Su ve ateşten sonra sıra yansımaya, yani havaya ve ruha gelmiş gibi. Aynalar bu kez hem yüzey hem kimlik hem de kaybolanla kalan arasındaki geçirgen sınır. Bu isim, Petzold filmografisinde yalnızca bir estetik tercihten öte kim olduğumuzu ve bir başkasında kendimizi ne kadar tanıyabildiğimizi sorgulayan o ısrarlı temanın bir yankısı gibi.

Bir de filmdeki kadının piyano öğrencisi olması ilginç. Bu durum Petzold’un sahneleri müzikteki füg gibi katmanlamasına “doğal bir mazeret” sunuyor; hem melodik hem de dramatik bir ritim ortaya çıkıyor.

En çok neyi sevdin? 

Sadelik ve sahne disiplinini. Petzold’un mekân kurma yeteneği; özellikle iki kadının birlikte aynı alanı paylaşmaya başlamasındaki küçük gerilimleri yakalaması çok iyi. 

En az neyi sevdin?

Duygusal derinliğin yeterince nüfuz etmemesini. Konu, bir aşk kaybı ve ardından gelen garip yakınlaşma. Potansiyel olarak çok etkileyici ama film, bu potansiyeli bütün olarak tüketmiyor; bazen parçalar bir araya gelmiyor, bazen de anlatı yüzeyde kalmaya razı oluyor. Bazı sahneler, karakterlerin iç dünyasına dair ipuçları verse de bu nüanslar perdede yeterince yankı bulmuyor.

Yönetmenin hangi işiyle yakın?

Phoenix’in kimlik oyunları ile Yella ve Undine’in gerilimli sakinliğini andırıyor; yani Petzold’un önceki filmlerinin tematik yankılarını taşıyor ama hiçbirine tam manasıyla teslim olmuyor. Daha çok eski usul, soğukkanlı bir Petzold fragmanı gibi; biçimsel açıdan tanıdık, duygusal açıdan biraz mesafeli.