Ozan Açıktan’dan “Geçen Yaz” ile “Neyi unutmak istemezdin?” seansı

Özellikle Silsile’nin ardından adını bir kenara not ettiğimiz Ozan Açıktan, Netflix’le Atiye sayesinde başlayan ortaklıklarını, platformun ilk Türkiye yapımı filmi Yarına Tek Bilet ile sürdürmüştü. Aşk ve hafızaya dair olduğunu söylediği isimsiz üçlemesinin bir sonraki durağı, temmuz ayında platform kataloğunda yerini alan Geçen Yaz oldu. 90’ları konumlanan film, seyircisini âdeta bir zaman makinesine yerleştiriyor; ilk gençlik yıllarının kalp çarpıntılarına, ergenlik sancılarına, tensel arzulara, kendini kanıtlama çabalarına dair tanıdık bir seyir deneyimi yaşatıyordu.



Bant Mag. No: 76’da Ozan Açıktan’a Geçen Yaz’a dair merak duygumuzu kabartanları sorduk.

90’lı yılların Bodrum’unu mesken tutan bir film Geçen Yaz. Fakat Deniz’in deneyimleri o kadar tanıdık ki bu zaman veya mekânda geçmese de öykünün bir şekilde işleyebileceği hissediliyor. Filmin ruhunu inşa ederken neleri gözettin? Duygu dünyasında nelerin öne çıkmasını arzuluyordun?

Hepimiz için “birilerini sevdik, beğendik ama onlar bizi sevmediler” durumu tanıdık. Bundan yola çıktık önce. “Esas oğlan” olmama durumu filmin merkeziydi. Zaman doğru değil belki, belki de hiçbir zaman da doğru olmayacak. Arzularımızın yön değiştirmesiyle barışmak, istediğini alamamakla tamam olmak; kim olduğunu bulmanın, ne istediğini bilmenin en temel yapıtaşlarından biri bence. Bu anlamda Geçen Yaz, içimizden geçen böylesi bir zamanın hikâyesi.

Büyüme hikâyeleri, kendine has kodları ve izlekleriyle sinemanın başlı başına bir janrı âdeta. İyi yazılıp çekilmiş örneklerin yanı sıra izle-unut kategorisinden sayısız yapım da bu havuzun içinde. Dolayısıyla zihinlerde böyle bir öyküden ne beklemek gerektiğine dair kimi önyargılar oluşabiliyor fakat Geçen Yaz bu bariyeri, koruyabildiği samimiyet duygusuyla aşmış gibi. Böyle bir kaygının yükünü taşıyor muydun?

Filmin türü elbette çok mühim ama bu kıyaslamalar üzerine düşünmediğimi söylemeliyim. Filme gelen tepkilerdeki ayrımlarda bu söylediğini daha net görür oldum. Sanırım, her film için “izle-unut’la”, “benimle bir parçası kaldı” arasında dağılıyor notlar; o nedenle bu parametre sadece büyüme filmlerine özgü değil tabii ki. Sadece bu film bir büyüme hikâyesi olunca tanıdık kodlar, anlatılmış öykülerin çokluğu sebebiyle giriştiğimiz iş “sanki daha da bir zor” gibi gözüküyor. Bir taraftan haklısın ama bizi yola çıkaran şey bir duygu olunca böylesi sorular akla gelmiyor.

Filmde bir duyguyu anlatmanın “en bana yakın” hâlini aradığımdan pek de bir yük gibi düşünmedim bunu. Zaten iyi bir film yapmak başlı başına zor ve oldukça stresli. Buna bir de “genre” ve yürünmüş yollar derdini eklemeyi düşünmedim. Benim için mühim bir duygunun anlatılması derdine düştüm, kendime en yakın şekilde nasıl anlatırım onu düşündüm, esas meşguliyetim bu oldu. Ama şunu da eklemeliyim, eğer bu “sipariş bir film” olsaydı bambaşka bir yaklaşımım olabilir, hatta bahsettiğin yükler daha da artmış gibi hissederdim sanırım. Burada yolculuk içeriden dışarı kendi hikâyemle olunca filtrelerim de farklı oldu mutlaka.

Tiyatro kariyeriyle tanıdığımız Sami Berat Marçalı ile kolektif üretiminiz sonucu ortaya çıkmış bir metin var karşımızda. Büyüme hikâyelerinin birçoğu, doğası gereği, yaratıcılarının geçmişinden beslenir derler. Peki Geçen Yaz’ın ne kadarı senin hikâyen? Ozan’ın deneyimleri ile Deniz’inkiler arasında paralellikler var mı?

Otobiyografik bir yanı var mı derseniz, aslında çok farklı bir taraftan var. Ben bu yazlıkçılardan hiç olmadım. Bizim yazlığımız olmadı. Ailece hep aynı yere tatile gitmedik. Üniversiteye yaklaştığımızda artık aileden ayrı tatillerimiz için arkadaşlarımın yazlıkçı gruplarının yanında yer aradım kendime. Yani Deniz’in esas çocuk olamaması durumu, yazlıkçı arkadaşlarımın yanında geçirdiğim zamanlara ithafen temel bir sınıfsal fark olarak vardı bende. O nedenle bambaşka bir yerden bir duygudaşlık var aramızda. Onun dışında Sami’nin de benim de şahsen tanıklık ettiğimiz veya tecrübe ettiğimiz anlar, duygular mutlaka bir şekilde filmin içinde. Tanıdığımız şeylerden bahsediyoruz elbette bir şekilde ama bu tanıklık nereden geliyor, ne kadarı hayal ürünü; bu hattın çok esnek olduğunu kocaman bir edebiyat tarihi söylüyor zaten, fazla söze ne hacet. Boris Vian diyor ki mesela, “Anı yoktur. Anıların kendisinden kaynaklanan, başka bir kişilikle yaşanmış, bir başka hayat vardır. Gerçek zaman, eşit saatlere bölünmüş, mekanik bir yapı değildir. Tüm bunların sonunda burnunuza gelen şey, katmerli papatyaların ateşte yanan kalplerinin kokusu olacaktır.”

“Ruhen her anlamda derbeder bir hâli çağrıştırıyor bana 90’lar. Ama ne kadar derbeder olursa olsun etrafta özgürlüğün her anlamdaki ihtimaline dair bir umut havası var ki onu yeniden solumayı isterim sanırım.” 

Geçen Yaz’da atari salonlarından Solo Test’e, sinek ilaçlama araçlarından 900’lü hatlara, bandanalardan yazlık diskolara eski birçok tanıdık karşımıza çıkıyor. Derleyip bulabilmek sanat yönetimi açısından meşakkatli bir süreçtir diye tahmin ediyorum. Artık günlük hayamızda yer edinmeyenlere, 90’larda bıraktıklarımıza bir özlemin var mı? Bu bir nesne de olabilir, bir anlayış da.

Yaşça içinden geçtiğimiz 90’lar, filmin atmosferini kurarken sanat yönetmenimiz Tuba Erdem ve ekibin kalanıyla kolayca ilerlememizi sağladı. Bir taraftan 90’ların en belirgin görsel doku olmasını istemediğimizden, bir taraftan bütçesel dertler sebebiyle her yeri 90’lar görünümüne çekemeyeceğimizden, Bodrum’un 70’ler ve 80’lerden gelen mimarisine dayandık önce. Sonrasında da detayları kurarken her öğenin merkeze eşit uzaklıkta olmasıyla uğraştık. Bu mesafeyi, “Cep telefonu olmadığında ne yapıyorduk?” sorusuna bir yanıt aramakla tanımladım. Zamanın geçmesi için neler yapıyorduk? Atari salonu da Solo Test de bir kâğıda bir şeyler çiziktirmek de aslen hep onun parçaları.

90’lardan çok da bir şey özlemiyorum açıkçası. Ülkemizin çok karanlık bir döneminin fazlasıyla göz alıcı renklerle bezenmiş ve yeteneklerle donanmış bir medya kuşağı ile çevrelendiği bir dönem benim için 90’lar. Dışarısı karanlık yani. İçeri girince de ilk gençlik dertleri; ne istediğini, kim olduğunu bulma sancıları buradan geriye bakınca ilginç, yoksa içindeyken bir hayli dağıtıyor insanı. Örneğin kendinizden büyük bir kıza âşık oluyorsunuz ve bir koca yaz onun bir fotoğrafına bakarak heba olabiliyor. Ruhen her anlamda derbeder bir hâli çağrıştırıyor bana 90’lar. Ama ne kadar derbeder olursa olsun etrafta özgürlüğün her anlamdaki ihtimaline dair bir umut havası var ki onu yeniden solumayı isterim sanırım. Bu nostaljik bir his olarak kalmasın da dilerim.

“Neyi unutmayı seçtiğin de neyi hatırlayabildiğin kadar işin parçası bence. İşte tam da bu yüzden filmin bitiş sorusu, ‘neyi unutmak istemezdin?’”

İskeletin bunun üzerine kurulduğunu söylemek güç olsa da konumlandığı tarih nedeniyle filmde güçlü bir nostalji damarı mevcut. Zaman ve mekânın hafızayla ilişkisini hesaba kattığımızda, nostalji denen mefhumun zihni yanıltmaya müsait bir tesiri var sanki. Geçmişe özlem duyduğumuz kimi anlarda, olan biteni istemsiz bir iyimserlikle anımsadığımızı düşünüyor musun?

Olayları hatırlamak istediğimiz gibi saklıyoruz veya saklamıyoruz. Neyi unutmayı seçtiğin de neyi hatırlayabildiğin kadar işin parçası bence. İşte tam da bu yüzden filmin bitiş sorusu, “neyi unutmak istemezdin?”. Bu soruya verdiğin cevap, sonra da o tuttuğun hisle/anıyla olan ilişkin senin bugün kim olduğunda çok önemli bir başrol. Hafıza ve kimlik bir hayli iç içe iki kavram. İyimserlik kısmı o anıların seni kime dönüştürdüğü ile ilgili, eğer yaşananlar seni kızgın biri yaptıysa bence “en canını yakan yerleri” hatırlamayı seçtiğin için de kızgınsın şimdi biraz. Oysa geri dönüp baksak, iyi şeyler var mutlaka bu keskin köşeleri biraz yuvarlayacak ama silindiler veya unutmayı seçtin. Gel gör ki, artık orada değiliz; burada, hatırladıklarımızla olduğumuz kadarız. O seçim ânı çok mühim, o seçimde ne kadar inisiyatif sahibiyiz onu da bilmek zor ama o da başka bir filmin konusu belki de.

Yaz mevsimiyle özdeşleşmiş, hissini başarıyla geçiren kimi yapımları üretim sürecinde referans aldın mı; aldıysan filme hangi açıdan sirayet ettiler? Éric Rohmer sinemasını analiz etme şansın oldu mu örneğin?

Rohmer filmlerine bazen çok ilgiyle, bazen ne saçma olaylar diyerek yaklaştığım oldu. Sinefil dönemimin başında bütün Fransız orta sınıfı bende izler bıraktı elbette. Geçen Yaz’a bakıp, Pauline Plajda’yı düşünmemek imkânsız ama birebir yaklaşım noktası değildi Rohmer. Kuzen filmler seçecek olsak Call Me By Your Name ve Y tu mamá también olurdu bence. Ama bir şeyi ona benzetmek için ya da “Ozon sinemasında ne vardı?” diye bakarak yola çıkmadım doğrusu. Bana kalırsa sinema artık bir pre-notasyon sürecinin kıyısında. Bir üst dil olarak diğer filmleri görmezden gelmek imkânsız olduğu kadar gereksiz de bir çaba. O nedenle filmleri yaparken diğer filmleri de yaratım sürecinin içinde tutuyorum. Onlardan uzağa gitmek, onlardan ayrışmak için, onların yaptığını anlayarak ilerlemeyi başarmak için onları da artık bizim işin temel parçalarından sayıyorum. Hafıza üzerine bir deney yapacakken, diğer hafıza üzerine yapılmış deneylere ve araştırma sonuçlarına mutlaka bakıyor bilim insanları.

Bizim yazlarımızda ne olmazsa olmazdı diye düşünerek de yazdık biraz senaryoyu, yani steroidli bir yaz anısı bu. Kavgasıyla, far söndürmesiyle, gece yüzmesiyle, anne fırçasıyla, cinsel uyanışla, yara kabuğuyla… Bir yazda neler vardı listemize baktık çokça, öyle olunca da bir atmosfer anlatan her filme de biraz daha yaklaşmış olduk sanıyorum.

Hikâyenin geçtiği zaman aralığı gereği döneme ait kimi ikonik şarkılar kulaklara çalınıyor. Aralarında senin kişisel seçimlerin var mıydı? Filmin 90’lar ruhunun izin süren seçkisinden hareketle de soralım: Tarkan’ın Ölürüm Sana albümü mü, Ace of Base’in Happy Nation albümü mü? Neden?

Müzikler tamamen bir takım çalışmasının ürünü. Başta filmin orijinal müziklerini yapan Oğuz Kaplangı, ardından dahi editörüm ve eski arkadaşım Erhan Acar’ın filmin montajını yaparken seçtiği parçalar filmin son kopyasında kaldılar. Cemali de Erkin Koray da açılış parçasının orjinali de Erhan’ın buluşları. Teoman’ın “Papatya”sı da benim için çok değerli ve anlamlı, o nedenle soundtrack’te olması ayrı bir değer ifade ediyor.

Bu arada belki de ilk kez bir filmin referans müzikleri diye montajda kullandığımız müzikler filmin son hâlinde seyirciyle buluşabildiler. Çoğunlukla başka soundtrackler’den veya asla satın almayı düşünemeyeceğimiz parçalarla montaj yapıp sonra onlara yakın ne bulabiliriz diye düşünerek geçiyor süreçler. Ya lisanslayamıyoruz ya da filmin duygusal olarak hissine uygun olmuyorlar. Ama burada Erhan’ın ve Oğuz’un yaklaşımları daha ilk kaba kurgudan itibaren nokta atışı oldu.

Bence 90’larda müzikal anlamda devrim niteliğinde çok fazla eser ve grup var ama Faithless bambaşka bir yerde. Kulüpte Faithless’ın “Insomnia”sını çalmak istedik, telif haklarındaki karışık süreç sebebi ile alamayacağımızı anladığımızda yapımcımız Onur Güvenatam “Tarkan’dan ‘Kır Zincirlerini’ koyalım” dedi. Tabiri caizse cuk oturdu ama dahası, film anlamında çok daha iyi oldu. Ozan Çolakoğlu ve Tarkan’a selam yollamak da güzel oldu bu filmle.

Yine Ankara’dan eski ortağım ve yakın arkadaşım Baran Baran’ın kendi grupları için yaptığı ve sadece canlı çalındığı barların müdavimleri tarafından bilinen “Nazar” parçasını hem kişisel anlamda duygusal bir katmanla hem de bir buluş olarak filme ekledik. O da çok ses getirdi.

Bu arada Tarkan mı Ace of Base mi deyince en az onlar kadar coşkuyla benim 90’larım Rage Against The Machine veya Prodigy diye yanıt veriyor. Ne geniş bir yelpaze. Ne muazzam değil mi?

Zaten favori sahnelerimden biri Cemali’den “Duymak İstiyorum”un çaldığı an; o üçlünün bu şarkı eşliğindeki çıktığı bir yolculuğu, uzun uzun, video klip estetiğinde izlemek isterdim. Peki senin 90’lardan favori video kliplerin neler? “Keşke ben çekebilseydim” dediğin, fikriyle veya rejisindeki maharetle kıskandıranları merak ediyorum özellikle.

O sahne benim için de çok özel. Ben de biraz daha uzun olsun istiyorum her izlediğimde. Böyle demen çok mutlu etti beni, demek ki filme aynı yerden girmişiz.

Sadece 90’larda değil genel anlamda Umur Turagay’ın çektiği her klibi ben çekseydim keşke diyebilirim. Mirkelam’ın “Her Gece”si, Şebnem Ferah klibi, Tarkan, Burak Kut… Liste çok uzun. Sultana’dan “Kuşu Kalkmaz” var mesela. O dönem iyi olan, akılda kalıcı ne varsa Umur çekti bence hepsini. Charles Richards’ın Mavi Sakal’ın efsane parçası “İki Yol”a çektiği olağanüstü klip de unutulmazlar arasında. Sonra enteresan bir şekilde Ah Canım Ahmet vardır mesela, onunla bir şey yapmış olmak isterdim. Cankat’ın “Bırak Çek Git”’i enteresandır. Hafızamdan silinmeyen kareleri vardır. Uluslararası alanda da MTV ile falan olay uçsuz bucaksız bir hâle geldi. Bir eğlence biçimi olarak klip izlemek vardı başlı başına. “Ben çekseydim keşke” için liste sonsuz ama Madonna’dan “Nothing Really Matters”ı sayabilirim ya da “Smells Like Teen Spirit”le Nirvana olabilir. Ohoo düşününce kuyu ya bu…

Yönetmenin filmdeki atmosferin inşa edilmesinde büyük rol oynayan 90’lardan detayların, kişisel tarihindeki yerinden bahsettiği ikinci kısmın da yer aldığı Ozan Açıktan’ın 90’ları ve “Geçen Yaz” ile “Neyi unutmak istemezdin?” seansı dosyasının tamamını okumak için buradan Bant Mag. No:76’ya ulaşabilirsiniz.

Röportaj: Merdan Çaba Geçer