Pluribus: Distopik bir ütopya
Yazı: Utkan Çınar
Tüm zamanların en iyi listelerinin gediklisi Breaking Bad ve aynı evrenden çıkan diğer dizilerin ardından Vince Gilligan, kendisinden alışık olduğumuz suç ve adalet anlatılardan uzaklaşıp, insan doğasının en temel çatışmalarını Pluribus ile irdelemeye hazır. Yayın hayatına Apple TV’de başlayan dizide, dünyayı “mutluluktan” kurtarmayı paradoksal biçimde görev edinen baş karakter Carol’a, Better Call Saul‘dan tanıdığımız Rhea Seehorn hayat veriyor.

Zaman dilimi ve mekân
Belli bir zaman verilmese de günümüzdeyiz sanki. Albuquerque, Bilbao ve daha da gezeceğiz gibi… Kocaman bir uçağımız var sonuçta.
Konu nedir?
İlk iki bölümün heyecanını törpülememek için burasını çok uzatmamalıyım sanırım. Zaten aslında sıradan bir girizgâhımız var. Kısaca, uzaydan gelen birtakım sinyallerin kodu çözülür ve bir virüs yaratılır. Laboratuvardaki küçük bir kaza sonrası insanlık bir daha eskisi gibi olmayacaktır (mı?)
İzlemeden önce bilmemiz gerekenler
Vince Gilligan’ın yakasını artık Breaking Bad evreninden kurtarmasına ve yeni bir fikirle karşımıza çıkacak olmasına çok seviniyordum. Hayatımda izlediğim en iyi dizilerden birinin Breaking Bad olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bu konuda da yalnız olmadığım aşikâr. Ardından gelen ve biraz fazla sürüncemede kaldığını düşündüğüm Better Call Saul ve Jesse Pinkman’ın hikâyesini sonlandıran film El Camino, kendi başlarına belli bir kaliteyi tuttursalar da çok da tatmin etmemişlerdi. Tabi Gilligan’dan, Breaking Bad‘den iyisini yapmasını beklemek abesle iştigal. Böyle bir beklentiyle de izlemeye başlamak manasız. Yine de heyecanım yüksekti.

En çok neyi sevdin?
Gilligan yine yapımın tasarımıyla, sinematografisiyle, kadrajlarıyla, montajıyla, dekoruyla, renk kullanımıyla, diyalog yazımıyla neden bu kadar önemli bir yetenek olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Görsel olarak izlemesi büyük zevk. Better Call Saul‘da da beraber çalıştığı Dave Porter’ın özellikle ilk bölümdeki 90’lar Hollywood işlerini hatırlatan müziği, derinden bir destek olarak sırıtmıyor. Zaten dizinin ilk bölümünün Spielberg-vari blockbuster aksiyonu havası var. Bu da işliyor kanımca.
Diziyi sırtında taşıyan ise başroldeki Rhea Seehorn. Açıkçası kendisiyle tanıştığımız Better Call Saul‘daki performansını, o işin zayıf yönlerinden biri olarak bulurdum; donuk bulduğum oyunculuğu yetersiz gelirdi bana. Burada ise hem fiziksel oyunculuğu hem de edilgenlik noktasından tepkiselliği çok yerinde. Ödül sezonunu boş geçmeyecektir diye düşünüyorum. Son bir not da Breaking Bad hayranları için olsun: Sanırız ASAC Schrader abimizin mahallelerinde de geziniyoruz, nostaljik bir tat almak olası.
En az neyi sevdin?
Dizinin ilk iki bölümü biraz sahne hazırlığı gibi olduğu için henüz beğenmediğim bir şeyden bahsedemem. Bunun için erken. Sağda solda “yavaşlığı” ile ilgili eleştiriler okusam da Gilligan’ın Breaking Bad‘den aşina olduğumuz meditatif, diyalogsuz sahneleri –genelde insanların bir iş yaptığı, alet kullandığı sahneler– benim özellikle sevdiğim anlar oldu hep. İşe nefes aldırıyor.
Mizah ve hicivli anlar ise Breaking Bad‘e göre daha fazla. Bunun ayarı çok kritik olacak gibi. Şahsen gerilim tonu daha yüksek ve komik anları kendiliğinden gelişen bir işi tercih ederim. Hiciv, çok farklı bir yetenek gerektiren bir husus. Dizide de çok rahatsız etmiyor ancak iki bölüm boyunca bu noktaya biraz takıldığımı itiraf etmeliyim. Biraz zevk / renk meselesi.
Dizinin fikrinin deus ex machina’lara açık olduğu bariz. Bu da her zaman ince bir buz tabakasında yürütüyor hikâye anlatıcısını. Pek sevdiğim stand up’çı Brian Regan’ın, “yapımcının her fikre evet dediği” Cirque du Soleil şakası gibi; olasılıklar, şimdilik, limitsiz olduğu için öyle bir atmosferdeyiz. Breaking Bad ve Better Call Saul‘da realizmin prangalarıyla yolunu çizen Gilligan, bilim kurgunun getirdiği sonsuz serbestliğin baskısını hissedecektir. Hatırı sayılır bir The X-Files yazarlığı ve yapımcılığı geçmişi de olan yönetmenin bunun altından nasıl kalktığını önümüzdeki bölümler gösterecek.

En çok hangi sahneye yükseldin?
Zosia’nın “hayatınız sizlere ait ama sizi birbirinizden koruyamayız” dediği an olabilir. Yapımın özü ve insanlıkla ilgili son derece basit ama kasveti net bir andı.
Modunu nasıl etkiledi?
2. bölümün sonunda Erol Evgin’in oğlundan Türkçe bir John Lennon coverı dinlemenin şokunu hemen üzerimden atamadığımı söylemeliyim. Bir de söylemeden geçemeyeceğim, U2’nun “One” isimli şarkısının da sarkastik kullanımının diziye ne kadar uyacağını düşünüp kendi kendime gülmedim değil hani.
Karakterlere dair neler söyleyebilirsin?
Baktığımız zaman şimdilik iki karakterimiz var sadece. İnsanlardan hoşlanmayan, hayranlarını aşağı gören, sinizmin kollarında yaşayan yazar Carol ve aşırı derecede iyi niyetli, yardımsever, mutlu küresel ortak bilinç. Ana aksiyona hızlıca geçtiğimiz için Carol’la üstünkörü bir tanışıklığımız oldu. Ama Gilligan’ı tanıyorsam eski hayatıyla ilgili daha fazla bilgi edineceğimiz flashback bölümler olacaktır. O zaman bu konuda daha fazla şeyler söyleyebiliriz. Kendisiyle aynı dertten muzdarip ve dünyanın farklı noktalarından gelen diğer isimler ise şimdilik ham duruyorlar.
Our Flag Means Death’te* de iyi iş çıkaran Samba Schutte’nin canlandırdığı kibar ve hedonistik Moritanyalı kardeşimiz Koumba Diabaté, yapımın mizahi yükünü taşımakta. Nihilist tonları da olan o karakterle daha fazla zaman geçirdiğimizde olacakları merak etmekteyim.

Bunu seven şunları da sever
Son 10-15 yılda, ortalık “kıyamet-sonrası” bilim kurgu çöplüğüne dönüştüğü için o tarz bir tavsiye vermekten kaçınacağım. Seç, beğen, al zaten. Black Mirror’ın “Amerikanlaşmadan önceki” ilk sezonları ve The Twilight Zone’un 2019’daki yeni sürümünden bahsedebilirim. Will Forte’nin yolunu çabuk kaybeden ama eğlenceli The Last Man on Earth’ü ve Yeni Zelanda menşeili bir bilim kurgu olan, eksantrik The Quiet Earth de aklıma geliyor.
Soru işaretleri / varsa açtığı tartışmalar
Ne zaman İzmir veya daha güneyine gitsem insanların güler yüzlülüğünden irkilirim. Hayatı İstanbul’un göbeğinde geçmiş biri olarak şüpheciyimdir. Şaka bir yana, Carol’da gördüğümüz ve aslında çok da yabancı olmayan “cehennem ötekileridir” bakış açısı; bireyciliğin ve sosyal medya güdümlü bir aradalığın kol kola ilerlediği günümüzde insanın sosyalliğinin ne kadar kaygan bir zemine oturduğu ile ilgili bir tartışma konusu sunacaktır.
Yazara / yönetmene bir soru soracak olsan ne olurdu?
O Lennon coverını düşünüyorum hâlâ. Nereden akıllarına geldi acaba?
*Maalesef kısa ömürlü olan bu son derece keyifli yapımla ilgili eleştiriye de buradan ulaşabilirsiniz.