Kendini talan etmeden: Rainy Miller ile Joseph, What Have You Done? üzerine

Röportaj: Senem Çelikörslü - Fotoğraf: Tom McKean

Kendini belgelemek: Varlığını dışarıya kanıtlamaktan çok, kendi tanıklığını hatırlamayı ister. İşte bu belgeleme sürecinde İngiliz müzisyen Rainy Miller, karşılaşmayı unuttuğumuz türden bir dürüstlükle karşımıza çıkıveriyor.

Bu söyleşi, müzisyenin Joseph, What Have You Done? albümünü merkezine alarak çocukluk, inanç, öfke ve aidiyet gibi eşiklere değiniyor. Mayıs 2025’te Rainy Miller’ın kurucusu olduğu Fixed Abode etiketiyle yayımlanan albüm, baştan sona dinleyiciyle bağ kuran bir iç monolog hissi taşıyor. Kuzey İngiltere’nin post-endüstriyel atmosferinden doğan bu ses dünyası; gospel çağrışımları, elektronik dokular ve yer yer çözülüp dağılan vokallerle birlikte dinleyenin dünyasına bir alan açıyor.

Bazen bir albümle karşılaşmak, bir hikâye dinlemekten çok temas etmeyi gerektirir. Aradığımızı bile bilmediğimiz ilhamlara, görmeyi unuttuğumuz işaretlere ve talan etmeden üretmenin imkânlarına.


“Her işin, benliği bu kadar ağır bir biçimde yansıtması şart değil. Daha olağanüstü olmayı ve başkaları için de bir araç olmayı öğreniyorum.” 

Joseph, What Have You Done? albümünün açılış parçası “Mud in My Mouth (Predetermined Definitions)”ta çocukluğa doğru bir jest var. Bu “önceden belirlenmiş tanımların” senin için ne zaman oluştuğunu hatırlıyor musun? Sadece bir kavram olarak değil; bedensel ya da duygusal bir his olarak?

Garip ama hatırlayabildiğim kadarıyla hep odadaki en yaşlı kişiymişim gibi hissettim. Bu his, yakın zamana kadar da yakamı bırakmadı. Bazen bunun olağanüstü bir şey mi, yoksa kendi kendime sürekli yeniden ürettiğim, kim olmam gerektiğine dair katman katman bir fikir mi olduğunu ayırt edemiyorum. Ama sanki sevdiğim, korumam gerektiğini hissettiğim insanları ve kendimi kollama ihtiyacından doğuyor. Açık ya da gösterişli bir biçimde değil; daha çok sessizce. Odada bir köşede duran ve benimle birlikte dolaşan bir hayalet gibi. Enteresan bir şekilde önceden belirlenmiş bir koşula dair hatırlayabildiğim en eski his bu. Bu da benliğimi oldukça tanımlayan bir his.

Müziğini öncelikle kendin için yaptığını söylüyorsun. Bu süreçte sanatsal gereklilik ile kendine dönük bir haz arasındaki ayrımı nasıl yapıyorsun?

Aslında pek yapmıyorum. Ama her üretimin kendinden bu kadar büyük bir parça taşıması gerekmediğini öğrenmeye çalışıyorum. Her işin, benliği bu kadar ağır bir biçimde yansıtması şart değil. Daha olağanüstü olmayı ve başkaları için de bir araç olmayı öğreniyorum. Ama bazen deneyimin bir vergisi olmadan üretmenin kendine mi dönük olduğunu kestiremiyorum. Kendinden bir parça olmadan üretmek neredeyse bir günah gibi hissettiriyor, değil mi? Boş geliyor. Eğer kendini ifade etme ve duyulma gibi bir ayrıcalığın varsa, belki de her alanda kendinden bir şey sunmalısın. Hiçbir şey bedava değil. Yani… Kendimle çelişmeden söylemesi zor ama üretim sürecine benliğimi daha özerk bir biçimde ortaya koymayı öğreniyorum; kendimi talan eder gibi değil. Ama yine de mutlaka bir parça benlik olmalı. Yoksa ne anlamı var?

Parçaların sıklıkla itirafçı (confessional) olarak çerçeveleniyor ama tam bir ifşa sunmaktan kaçınıyor. Anlatı netliği yerine bir atmosfer üretiyor gibi. İtirafçı sanattan uzaklaşmak bilinçli bir karar mıydı?

Şarkılarımda yalan söylemiyorum. Ama bazı sanatçılar yalan söylediğinde ya da hikâyelerini kurmacanın içine yerleştirdiğinde, ki bunda yanlış bir şey yok, her şeyi çok net bir biçimde ifşa edebiliyorlar. Çünkü anlattıkları hikâyelerden etkilenebilecek insanlar aslında yok. Müziğimde, kendi deneyimlerimden bahsettiğim için başkalarını ya da kendimi incitme korkusu nedeniyle arada bir perde var. Bu bir sorumluluk. Aynı zamanda tercihlerim açısından da işime yarıyor; şiire, dumana ve aynalara alan açıyor.

Hem sözlerde hem de ses mimarisinde sürekli bir gerilim hissi var. Bu gerilimi çözmeyi mi amaçlıyorsun, yoksa bu gerilim işleyişinin ayrılmaz bir parçası mı?

Yalnızca hislerden yola çıkarak ürettiğim için teknik bir kılıfa bürünmeden, ilk çözülme ânı, zihnimdeki yükü boşaltmamı sağlayan sesin kendisi oluyor. Düğmelere basıyor, sesleri hareket ettiriyorum; ta ki ortaya çıkan şey duygusal bir tepki uyandırana kadar. Ama herkes için ayrı bir bütüncül çözülme noktası olduğuna inanıyorum. Ben mutluyum, iyi bir hayatım var, âşığım, faturalarımı ödeyebiliyorum. Nihai çözülme bu değil mi zaten? Mutlu olmak. Şimdi bu manzaranın içinden üretmeyi sevmeyi öğrenmem gerekiyor. Bu heyecan verici. Zaten sanatçının görevi bu değil mi? Kendini, kendin için belgelemek. İnsanlar bununla bağ kurarsa bir ölçüde başarılı olursun; kuramazlarsa da fark etmez. Yine dönüp dolaşıp ikinci soruya geliyoruz. Bu anlamda kendine dönüklük, sanatçının gerçek işi. Hayat yalnızca iniş ve çıkışlardan oluşan bölümler. O inişler ve çıkışlar nasıl duyuluyorsa, sen de onları öyle belgelersin.


“Bağlamı her yere örmeyi seviyorum. Yaptığım her şeyin Kevlar’dan yapılmış gibi hissettirmesini istiyorum.” 

Müziğin belirli coğrafyalara sıkı sıkıya bağlı ama aynı zamanda bu sınırların çok ötesinde dolaşıma giriyor. Yerellik merkezinde dururken, bu öfkeyi nasıl bir bağlamda değerlendirmeliyiz? Mekân ile duygusal yoğunluk arasındaki ilişkiyi nasıl görüyorsun?

İlginç bir soru, çünkü duygular anıları sürükler; anılar ise yalnızca zamana ve coğrafyaya aittir. Bu bir kazı süreci. Bir kişi için öfke ve acıyla yüklü olan bir yer, iki başka insanın âşık olduğu yer olabilir. Anılar da hiçbir zaman tam olarak doğru değildir; kısmen kurmacaya dönüşürler. Ama o kurmaca kısım da özerktir; pasif bir biçimde benlik tarafından üretilir. Ve bu pasiflik, o günün, ayın, yılın duygusal DNA’sının bir kazısıdır. Şimdiye kadar yalnızca kendi gerçeğime dayanarak müzik yaptım. Bazıları benim için oldukça yoğun ve ağırdı ama artık geriye dönükler. Bugün Joseph’in yapıldığı anılara bakışım değişti; şimdi aynı şekilde duyulmazlardı. Bu anlamda albüm, yapıldığı dönemin hissiyle mühürlenmiş bir zaman kapsülü.

Johnny, What Have You Done? İncil referanslarıyla dolu. Bu sembolik dil, salt kendine referans veren bir çerçevenin ifade edemediği neyi mümkün kılıyor?

Benden çok daha zeki ve ilginç birinin anlattığı bir hikâyenin ihtişamından başka bir şey değil. Din, hangi hapı yutarsan yut, yazılmış en büyük hikâyenin bir versiyonu sadece. Kendi anlamımı üzerine giderek, görkemli hissettiren bir şeye dönüştürebileceğim estetik bir kalıp. Çünkü Preston’lı Jack’in hikâyesi sadece odur; sıradandır, ki bunda da bir sorun yok, sıradanlığı seviyorum. Karanlık günlerde çiçeklerin biraz daha parlak görünmesini sağlar. Ama bağlam, benden çok daha büyük zihinler tarafından kurulduğunda, kısa bir an için devlerin omuzlarına çıkmamı sağlıyor.

Kapak görselinde ışıkla kuşatılmış bir benzin istasyonu görüyoruz. Neredeyse çağdaş bir cennet gibi; hemen orada ama ulaşılamaz. Bu imge albümün estetik ya da kavramsal çerçevesiyle nasıl ilişki kuruyor?

Aslında önceki soruya geri dönüyor. Gündelik sıradanlık, kutsal bir çerçeveye yerleştiriliyor. John FM’in “Forever” parçası için Tommy Malekoff’un çektiği bir klip var; tüm zamanlardaki favori videolarımdan biri. Motosikletli bir adam var ve kameranın ışıkları ele alış biçimi, onu neredeyse bir melek gibi gösteriyor. Modern zamanların yeryüzündeki bir meleğini andırıyor. Yıllarca bana aynı hissi verecek bir şey görmeyi bekledim. Sonra Parma’da, İtalya’da, bir pazar gecesi arkadaşlarımla birlikte kilometrelerce yürümek zorunda kaldık. İtalya, Tanrı’yla olan bağları nedeniyle pazar geceleri âdeta kapanıyor; taksi bulamadık. O geceki kutsal yolculukta o benzin istasyonunu gördüm. Yalnız başına duruyordu, tıpkı o motosikletteki koruyucu melek gibi aydınlatılmıştı. Sıradanlığın içindeki cennet. İlahi müdahale bazen böyle küçük bir şey olabilir. Buna inanırsan, Tanrı fikri çok daha somut hâle geliyor.

Şarkı isimleri de bir araya geldiğinde âdeta haritalar gibi okunuyor: Tarihler, mekânlar, başarısızlık anları. Albümü bir şarkı derlemesi değil de bir rota olarak mı kurguladın?

Her şarkı ismi bir anıya bulanmış durumda. Bu anının kelimesi kelimesine mi, yoksa daha metaforik mi okunacağı, o anda beni neyin etkilediğine bağlı. Bazı şarkıların anlamı o kadar ağırdı ki üzerlerine bir perde koymam gerekti. Plak baskısının arka kapağında parantez içinde numaralar var; alfabetik bir kodla daha fazla bağlama işaret ediyorlar. Bağlamı her yere örmeyi seviyorum. Yaptığım her şeyin Kevlar’dan yapılmış gibi hissettirmesini istiyorum. Dünyanın en iyi müzisyeni de teknisyeni de değilim. Ama kendimi ortaya koyma konusunda herkesten daha ileri gidiyorum. Bu benim kendime şunu kanıtlama biçimim: Müziğin var olması için bağlanabileceğim pek çok kanca var. Müzik harika olmasa bile başka nedenlerle var olabilir. Ve o nedenler önemli. Hikâyem güçlü. Önemli.