“Ron’s Gone Wrong” ile gerçek dostluğun karmaşasında farklılıkları kucaklayabilmek

Teknolojiyle olan kompleks ilişkimiz insan ilişkilerindeki dengeleri değişip dönüştürdükçe, sosyalleşme pratiklerimiz de neredeyse sıfırdan yazılıyor. Kendimizden başkasına hem çok yakın hem de çok daha uzak hissettiren bu yeni gerçekliğe uyum sağlamakta zorlananlardan biri, Ron’s Gone Wrong’un baş karakteri, ortaokul öğrencisi Barney. Çocukların ilgi alanları, istekleri, kişilik özelliklerine göre son teknoloji ürünü “B*Bot” üretilen bir yakın gelecekte, Ron adını koyduğu bir robot sahipleniyor böylece. Ne var ki kuracakları “mükemmel arkadaşlığın” önünde kallavi bir engel var: Kusurlu bir üretim olan Ron sık sık arızalanıyor.



22 Ekim’de vizyona giren, gerçek dostluğun karmaşasını keşfe çıkan animasyon film Ron’s Gone Wrong’u yaratıcı ekibinden dinledik. Yönetmen Jean-Philippe Vine, yönetmen/senarist Sarah Smith, yönetmen Octavio E. Rodriguez ve senarist Peter Baynham ile koyulduğumuz sohbette teknolojinin getirdikleri, arkadaşlığın anlamı ve kusurların güzelliğinden bahsettik.

“Teknoloji ve sosyal medyada inanılmaz şeyler oluyor ama bizim baktığımız kısım kendimizi nasıl gördüğümüze etkisi, bizi kimlerle yakınlaştırdığı ve tüm bunların arkadaşlık ilişkileri bakımından nasıl da sınırlayıcı olabileceği hakkında.”

Filmin çocukların ekran başında geçirdiği zaman, sosyal medyadaki linç kültürü hatta data hırsızlığı gibi teknolojiye dair endişe verici birçok alt başlığa dair söyledikleri var. Öte yandan baş karakter, Barney’nin hayatını değiştiren Ron da teknolojinin bir ürünü. Teknolojiye dair süregelen kafa karışıklığımızı nasıl yansıtmak istediniz?

Sarah Smith: Teknoloji hayatımızı tamamen ele geçirdi. Son 18 aydır bizi kurtardı, iletişimimizi sağladı ama bazen de bizi gerçekten yalnız ve sersem hissettirdi. Çocuklar olduğu kadar yetişkinler de böyle hissediyor. Yani bunlara değinen bir film yapmanın vakti gelmişti.

Peter Baynham: Bazen Barney okul bahçesindeyken kiminle konuşacağını bilmiyor. Biz arada bir havalı Hollywood partilerine gidiyoruz, ben de orada kiminle konuşacağımı bilmiyorum. Oradan kaçıyorum.

Jean-Philippe Vine: Film teknolojiyi kullanma biçimimizle ilgili. Bu filmi çekmemize ve sizinle şu an görüşmemize de imkân verdi mesela. Teknoloji ve sosyal medyada inanılmaz şeyler oluyor ama bizim baktığımız kısım kendimizi nasıl gördüğümüze etkisi, bizi kimlerle yakınlaştırdığı ve tüm bunların arkadaşlık ilişkileri bakımından nasıl da sınırlayıcı olabileceği hakkında. İzleyicimiz adına bir soru sormak istedik. Sosyal medya, tıpkı B*Bot gibi, sizi sevdiğiniz şeylerle, sizin gibi insanlarla buluşturmak üzerine kurulu. Fikir bu. Ama bizim hikâyemizde çocukların bu sebeple yavaş yavaş yalnızlaştığını görüyoruz. Öte yandan hiçbir yazılımın etkisinde olmayan Ron’un Barney ile kendi yazılımını yarattığını görüyoruz ve bu yazılım da temelde onların dostluğu oluyor. Gerçek dostluğun karmaşasını göstermek istedik; karşılıklı oluşunu, çatışmalar ve farklı ilgi alanları olduğu hâlde nasıl sürebildiğini… Gerçekten güçlü bir arkadaşlığın nasıl olabileceğini ve olması gerektiğini hatırlattık.

Çocukların ilgi alanları, istekleri, kişilik özelliklerine göre arkadaş üretilen bir yakın gelecekte gerçek arkadaşlığın birbirlerini kusurlarıyla sevmek olduğu üzerine bir mesajı var filmin. Barney ilk başta onu düzeltmeye çalışsa da aralarındaki bağın gücü Ron’un hasarlı, işlevsiz, meraklı tarafından geliyor. Herkesin artık mükemmeliyete odaklandığı bir dünyada kusurları öne çıkarma fikri nereden geldi?

Octavio E. Rodriguez:. İdealize edilmiş bir karaktere ihtiyaç olmadığını söylemek istedik. Arkadaşlığın bir getirisi olarak, farklılıkları da kucaklamak… Bunları konuşmamız çocuklar için de yetişkinler için de mühimdi. Mümkünse bir adım geri atıp zaman ayırarak, gerçek sohbetler edip bağ kurarak. Barney’e gelirsek, Ron sürekli “Neden, neden?” diye sorular soruyor ve Barney “Eh bilirsin, benim sevdiğim şeyleri sen de seveceksin.” diyor. Ve buradaki fikir de “Hayır, haydi birbirimize meydan okuyalım ve gerçek dostluğun ne olduğu hakkında konuşalım.” Tematik açıdan yakalamak istediğimiz şey buydu.

Sarah Smith: Kusurları öne çıkarmak istememizin bir nedeni de ters giden, beklenmedik şeylere sebep olabilmesi ve bunun yarattığı mizah duygusu. Ayrıca gerçek ilişkiler de böyledir, değil mi? Yani sosyal medya veya B*Bot’unuz öyle olduğunu iddia etse bile kusursuz ruh ikizi diye bir şey yok. Günün sonunda kusurlar ve farklılıklar vardır ki ilişkileri güzel yapanlar da bunlardır.

“Senaryo yazarlarımızdan Sarah Smith, ‘Her’ü izlemiş ve bir yetişkinin yapay zekâ ile ilişkisini anlatması nedeniyle film üzerine kafa yormuş. Bu hikâyeyi çocuklardan oluşan bir izleyici kitlesine anlatabileceğimize dair gerçekten güçlü bir his vardı.”

Film hem çok tanıdık bir dünyada geçiyor hem de bir gelecek tasviri izlediğimizi seziyoruz elbette. B*Bot’ların varlığı dışında neredeyse günümüz dünyası gibi. Bu tercihin sebebi neydi, gerçeklik duygusunu arttırmak mı istediniz?

Peter Baynham: Günümüzde gibi hissettirmesi çok önemliydi bana kalırsa. Birçok robot filmi izledik, değil mi? Gelecekte geçiyorlar. Bizim filmimizde yaşananların bugüne ait olduğunu hissettirmek istedik. Geçerliliğini korumasını…

Sarah Smith: Ki fikrimiz de bir iPad alıp onu animasyon karakterine çevirmekti, aslında günümüzde geçiyor yani. Şu anda birçok şirket B*Bot tarzı şeyler yapmak istiyor ama teknik açıdan çok zor. Biz yapabildik çünkü animasyonu kullanıyoruz.

Ron’s Gone Wrong’u izlerken Her ve E.T. gibi yapımlar aklıma geldi, röportajlarınızı okuduğumda gerçekten de bu filmlerin ilham kaynaklarınız arasında yer aldığını öğrendim. Biraz referans havuzundan bahsedebilir misiniz? Film ne açılardan bu örneklerle ortaklaşıp ayrışıyor?

Jean-Philippe Vine: Evet, senaryo yazarlarımızdan Sarah Smith, Her’ü izlemiş ve bir yetişkinin yapay zekâ ile ilişkisini anlatması nedeniyle film üzerine kafa yormuş. Bu hikâyeyi çocuklardan oluşan bir izleyici kitlesine anlatabileceğimize dair gerçekten güçlü bir his vardı. Fikrin çıkışı şöyle oldu; teknolojiyle bir ilişki kuruyoruz ve bu sırada ardındaki yapay zekânın sınırlarını bilmiyoruz, tek bildiğimiz her şeyin çok zahmetsiz gelmeye başladığı. Ve biz buna biraz ışık tutmak istedik. E.T. konusuna gelirsek, ekiptekilerin hepsi 80’lerde büyüdü. Steven Spielberg’ün çocukluğa, reşit olmaya dair hikâyesini çocuk bakış açısıyla anlatabilmesini çok sevdik. İzleyicilerin içindeki çocuklara yukarıdan bakmıyordu; büyümenin anlamını ve hissettirdiklerini, kim olduğundan emin olamamayı anlatıyordu. Bir de macera duygusu vardı. Filmimizde modern bir bakışla sunmak istediğimiz şeyler bunlardı.

Barney’i seslendiren Jack Dylan Grazer kendi jenerasyonun en yeteneklilerinden ve burada da harika iş çıkarmış bence. Bolca doğaçlama yaptığını öğrendim. Ondan ve seslendirme ekibinin diğer üyeleriyle yollarınızın nasıl kesiştiğinden bahsedebilir misiniz?

Sarah Smith: Onunla 12 yaşında ve henüz ünlü değilken tanışmıştık; sıra dışı bir yetenekti. Yapım aşaması boyunca bizimleydi ve sonraları Shazam!’ın yıldızı oldu. Ayrıca çeşitliliği çok fazla; komedi de yapabilir, sizi ağlatabilir de. Çok yetenekli ve çeşitli bir aktör. Onu Zach (Galifianakis) gibi tecrübeli, son derece zeki bir komedyenle yan yana koyunca ortaya çıkan doğaçlamalar ve aradaki uyum harikaydı. Animasyon için çok uygundu.

Bu soruyla çok karşılaşıyor olmalısınız: Bir B*Bot’unuz olsaydı nasıl bir şey olurdu ve sizin için ne yapardı? 

Sarah Smith: Ben köpeğimi B*Bot’a çevirmek isteyeceğime karar verdim, böylece onun bütün iyi karakteristik özelliklerini saklayabilirim ama acaba besledim mi diye endişelenmem gerekmez. Fazlasıyla meşgulüm çünkü. 

Peter Baynham: Sanırım ben David Bowie’ye benzeyen bir B*Bot isterdim, onun büyük bir hayranıyım. Arkadaş olurduk, ona fotoğraf imzalatırdım ve birlikte şarkılar söylerdik. Ayrıca benim için podcast de oynatabilirdi.

Röportaj: Merdan Çaba Geçer