Şarkı şarkı: Berke Can Özcan ve “Mountains are Mountains” albümü

“Bana en çok sesleri özgür bırakmak iyi geliyor.”


Tanıdığım en tutkulu insanlardan biri Berke Can Özcan. Yalnızca müzikle kurduğu ilişki üzerinden değil; kendini yenileme, kendisiyle yüzleşme ve sınırları ortadan kaldırma çabasıyla beni her zaman çok etkilemiştir. 7 Ağustos’ta yayımladığı Mountains are Mountains albümünde kişisel devinimini ve yaşanmışlıkların üzerinde bıraktığı kalıcı izleri kutluyor. Yaptığı yolculukların yanı sıra hayatı boyunca baş ettiği fiziksel ve ruhanî çatışmalara karşı geliştirdiği reflekslerin, artık birer yoldaşa dönüştüğünü hissettiriyor. 

Röportaj: Cem Kayıran

Gizemli bir albüm olmasının yanı sıra dinleyicisine dilediği şekilde anlamlandırma, boşlukları kendi hayal gücüyle doldurma lüksünü sunuyor Mountains are Mountains. Bazı anlarında bir okyanusa bakarken içinizi ferahlatan esintiyi, bazı anlarında da zihninizde dolaşan tilkilerle boğuşup onları özgür bırakmanın karşı konulamaz hazzını yaşatıyor. Müzikal ortaklıklarla kurulmuş evrenlerin ya da tematik mahlasların, kimliklerin ardına gizlenmeden tüm çıplaklığıyla kendi olma niyeti, 10 şarkılık albümün atardamarı. Berke’nin “Tek başınalığı kutladığı” bu albümle birlikte yaptığı çağrıyla albüme dair kolektif bir duygu haritası yaratma niyetini de yeniden hatırlatmakta fayda var.

Berke’nin Bant Mag. Havuz’da gerçekleştirdiği “Teke Tek” performanslarını deneyimlemiş olanlar, kendini ortasına yerleştirdiği ses istasyonunun nasıl bir zenginlik barındırdığına aşinadır. El yapımı akustik enstrümanlar, basit loop aygıtları, bambular, eski plaklar, şişe kapakları ve nicesiyle, ses çıkarabildiği her şeyle şifa dağıtıyor Berke. Bu albüm de gözü pek ses kâşifimizin en kişisel albümü. Kendisi için de bir tedavi seansı olduğuna şüphe yok. 

Mountains are Mountains şarkılarının sembolik yansımaları ve hissettirdiklerinden yola çıkarak Berke’ye sorular yönelttik. Albümün, yaratım sürecinin ve biraz da bu coşkulu tek başınalığın ardında nelerin gizlendiğine ışık tutmanın, dinleme deneyimini de besleyeceğine inanarak. Sorulara verdiği içten yanıtların yanı sıra Mountains are Mountains’ın şekillendiği yolculuklarından karelerle şarkıları eşleştirdi Berke. Herkese iyi yolculuklar.

Isumi, Chiba / Japonya

“The Shepherd”

Mountains are Mountains senin son birkaç yılda dünyanın farklı köşelerine yaptığın yolculuklarla şekillenmiş bir albüm. Açılışta tanıştığımız ağır başlı ve düşünceli “çoban” kim? Senle ne kadar benzerlik taşıyor?

Çobanı bizzat tanıma şansım olmadı. Hakkında bildiğim o ki yılın yarısını Alplerin eteklerindeki hayvanları güderek geçiriyor, kalan vakitte de orada kaydettiği büyülü sesleri kullanarak bizleri heyecanlandıran müzikler yapıyor. Çok konuşan birisi değil. Şehre her gelişinde dağlara geri döneceği anı iple çekiyor, anlıyor ki daha hâlâ “olmamış”. Herkes üstüne üstüne geliyor, bir de müziği olmasa nasıl yapardı! Ondan kendimde bir şeyler buluyorum; çanlardan, çömleklerden sesler çıkarırken ister istemez kendimi onun yerine koyuyorum. Gündelik yaşantının içinde karşılaştığım her bir kişinin o olması ihtimali var.

Nungwi / Zanzibar

“Roots”

Tek bir yere, bir zamana ya da duyguya ait değil bu albüm. Peki köklerin buluştuğu nokta nereye denk geliyor?

Bu parçayı odak alıp baktığım zaman kökler çocukluğumu geçirdiğim yazlık evin bahçesindeki söğüt ağacının kökleri oluyor. Uzun ince yapraklarla dolu dalları yerlere kadar sarkardı ve hep istediğim ağaç ev ayaklarımın dibine gelmiş gibi hissederdim. Rüyalarımda bu ağaç yerinde kalmıyor, kökleri sökülüyordu. Ondan bir sal yapıyordum. Bir adaya gidiyor ve orada mahsur kalabilmek için salı ateşe veriyordum. Kokusu burnuma geliyor düşündükçe. Mountains are Mountains kayıtları döneminde ateş yakmayı adet hâline getirmiştim. Bu ateşlerde neler neler yakmadım, eski davullar, ansiklopediler, onlarca kilo ceviz kabuğu ve kenevir sopalar… Tüm bu küçük yangınların karşısında otururken, yaptığım bir “loop” ile saatler geçirir ve çıtırtıları dinlemekten keyif alırdım. “Roots”ta iki ileri bir geri çıtırtılar, o ateşlerin anısını bende canlı tutmak içindi. 

1901 / Ayvalık

“Membrane”

“Membrane”de dinginleştiren usul melodiler ve tedirgin edici sonik katmanların dansına tanıklık ediyoruz. Yolculukların sırasında sana bunları aynı anda hissettiren yer neresiydi?

“Membrane”in bendeki hissi ıslak, karanlık ve küflü. Nem yoğunluğunun çok yüksek olduğu mağaralardan birindeymişim gibi. Yer kabuğunun bu tür katmanlarına indiğinizde dünyanın neresinde olduğunuz aslında pek farketmez. Benim gözümün önüne dev bir sarnıç geliyor. Karanlık olmasına karanlık ama kimi çatlaklardan yatay güneş ışınları giriyor ve göz kamaştırıyorlar. Ortamdaki boğukluğa rağmen dolaşan havanın serin ve çok hafif bir hareketi var. Reverb süresi yer üstündekinden uzun. Berlin’de eskiden balık depolamak için kullanılan bir su tankında konser yapmıştım. O mekânda kaydettiğim bazı sesleri barındırıyor bu parça. Yeleğimin cebinde bir hoparlör, bu loop çalıyor ve süpermarkete ya da eczaneye giriyorum ve birden buraların soundtrack’i oluveriyorum; yavaşlatılmışım gibi.

Swaziland

“Giant’s Sleep”

Birazdan fırtınalar kopacak, ortalık birbirine karışacak sanki. Endişeyle bekliyoruz. Yaklaşan ne?

Buharlı trenin antik kentlerin etraflarından dolanarak vardığı koy müthiş kokan denize açılıyor. Yolda geçtiğimiz bir kanyonun sesleri var her şeyden önce. Bu kanyonu kendi üzerine battaniye gibi çekmiş dev bir canlının uykusundayız, yavaş nefesiyle göbeğinin inip çıktığını hissedebiliyorum. Bu parçada, dev bir mavi balinanın iskeletinin sergilendiği müzenin misafiriymişiz hissi var. Davulun iki vuruşu dev memelinin kalp atışlarını hatırlatıyor bana. Çocukluğumdan beri aklımdan çıkmayan bir bilginin etkisinden hiç kurtulamadım: Mavi balina, 3 kilometreden derine indiği zaman, oksijen saklayabilmek adına, dev kalbinin ritmini dakikada sadece 2 vuruşa kadar düşürebiliyor. Okyanusun kenarına geldiğim zaman, Güney Afrika’da ya da Japonya’da, gözüm hep onları arar.

Kakeroma

“Mouth of a Volcano”

Lav değil, şifa çıkıyor bu volkanın ağzından. Sana en çok ne iyi geliyor?

Bana en çok sesleri özgür bırakmak iyi geliyor. Evet, volkanın ağzından lav çıkmıyor artık. Bana öyle geliyor ki saçları iki yandan örülü bir kız duruyor volkanın ağzında. Etekleri uçuşuyor. Kız tek başına şarkı söylüyor. Yalnız yaklaştıkça anlıyorum ki bildiğimiz tür şarkılar değil; bir dil, kelimeler, cümleler yok söylediklerinde. Çocukluğumuzda, elle ağız kapayıp açmak suretiyle çıkardığımız “awawawaaa” sesleri gibi, derken kuşlara özgü frekanslar çıkarıyor, sanki başka bir boyutta bir iletişime tanıklık ediyorum. 

Mozambik

“Bow”

Bu şarkının zaman akışını ağırlaştıran bir etkisi var. Zaman durduğunda nereye doğru bakıyor olmak istersin?

Zaman durmuyor ama neredeyse duracak gibi oluyor hep. Çok yaklaşıyor durmaya, sonra yine kendimizi koşarken buluyoruz. Bu parça bana okşama hissi veriyor. Kedi sevmek, halılara ellerini sürtüp dalga sesi çıkarmak, toz almak, süpürgelerle davulları süpürmek ya da hışır hışır yaprakları süpürmek, arşeyle vibrafonu çekmek, salıncakta sallanmak, tüm kapıların gıcırtıları, rabıtaları çıtırdatmamaya gayret ederek parmaklarının ucunda yürümek gibi kendince bir meditasyon hâlinde yapılan bu şeylerin hissi de var bu parçada. Bir dağın diğerine selam durduğu siyah beyaz bir filmin içindeymiş gibi. Bir dönemi kapatmış olmanın verdiği rahatlık ve ileriye bakmanın içinde yarattığı kıpırtıyla bir sahnede öne eğilmiş selam vermişsin gibi de. Zaman durduğunda dağlara bakıyor olmak isterdim.

Jambiani / Zanzibar

“Low Tide and High Tide”

Tek başınalığı benimserken zihninde ne gibi gelgitler yaşadın? Bu “kutlama” hâline geçmek için neleri alt ettin?

Korkularımı keşfetmem, onlarla yüzleşmem gerekti. Kendimle kalmak başta kolay olmadı, alışkanlıktan başka şeylere kaçmalarım, kendimi kandırmalarım epey “gelgit”li şekilde devam etti, üzerine gidip yalnız oturmaya devam ettim. Kendime bir kafes kurduğumu düşünerek yanlış yapmışım, çünkü “kafes” yanlış kelimeydi ve beni bağlıyordu, kendime bir dünya kurmuş olduğumu idrak etmem gerekiyordu özgürleşmek için. Ben hep sudan korktum. Yüzmeyi öğrenmedim, duyan tek kulağıma da zarar vermekten korkarak bir ömür geçirdim. Şimdi görüyorum ki yeni bir hayatım var, ayaklarımı denizin tabanına basmamaya alıştırmaya başladım, su beni kaldıracak, bununla baş edermiş gibi yapmam değil; bununla bir olmam gerekiyor. Ne yaparsam yapayım bu albüm beni dinledikçe çocukluğuma götürüyor. Kon Tiki’nin hikâyesini duymadıysanız mutlaka inceleyin: Norveçli maceracı Thor Heyerdahl, 1947’de su korkusuna ve yüzme bilmemesine rağmen bir sal ile Peru’dan Tahiti’ye yolculuk etti. “Low Tide and High Tide” bu yolculuğa bir saygı duruşu benim için. Salda altı kişilik ekipten başka bir de Lorita adında bir papağan vardı.

Jozani / Zanzibar

“Mangrove”

“Mangrove”un bir gecenin sesi olduğuna emin gibiyim. Hangi gece?

Bataklıklar adalarda toprak kaybına engel olurlar. Adaların her an milimetrik bile olsa küçülmekte olduğu düşüncesi, tıpkı koca dağların da durdukları yerde aslında o kadar da hareketsiz olmadıkları hissindeyim. Ve gördüğüm en güzel bataklık Zanzibar’daydı. Üzerine tahta köprüler kurulmuş bu yerde sanki bir ağaç evden ötekine ağaç dallarına tutuna tutuna gidiyormuşum gibi özgürdüm ve altımdaki köklerin aralarında binlerce kırmızı siyah yengeç vardı. Bu parça bir adanın ana karadan kopması gecesinin sesi olsun: Tanzanya’dan kopan Zanzibar’ın.

Kakeroma

“Igloo”

Dört dakikalık bir hayal girdabı “Igloo”. Kendini bu döngüye kaptıracaklara yanlarına ne almalarını tavsiye edersin?

Buz mavisi bir yorgan. Ama sadece soğuk olduğu için değil. Kimileri sıcak yaz akşamlarında da yorganlara sarılır. Benim böyle bir yorgana sahip olduğum eski bir çatı katı stüdyom vardı. O stüdyoda bir kış, hayatımdaki üçüncü kulak ameliyatının ardından altı ay geçmiş ve elimi bu zaman boyunca tek bir enstrümana sürmemiştim. Cesaretimi kaybetmiştim, korkularla doluydum. Böyle bir günde harmoniumun başına geçip, tozunu silip bir melodiye tutunmuştum. Basit bir şey, melodi bile değildi, bir dizi demek daha doğru olur. O zaman için isminin “Ada” olmasına karar verdiğim bu dizi yıllar sonra “Igloo”nun içinde duyurdu kendini. Yorganınızı bir kızakla aranıza serer de karlı tepelerden, yokuşlardan kayarsanız o zaman da bu müziği kullanabilirsiniz. 

Nungwi / Zanzibar

“Sonar”

Soyut dokuların, sekansların ardından önce doğaya sonra şehir hayatının koşturmasına karışıyoruz. Yolculuk burada bitiyor, neredeyiz?

“Denizler Altında 20.000 Fersah”taki Nautilus’un Japonya kıyılarında görülüp sonraları içindeki ekibin Norveç’in kıyılarındaki bir adaya çıkması gibi bir yolculuk bu, üstelik denizaltının nerede olduğuyla ilgili gizem bakidir.