The Mastermind: Tebdil-i stilde ferahlık var mı?
Yazı: Utkan Çınar
Amerikan bağımsız sinemasının en özgün yönetmenlerinden Kelly Reichardt’ın son filmi The Mastermind, dünya prömiyerini bu yıl Cannes’da yapmıştı. Oyuncu kadrosunda Josh O’Connor, Alana Haim, Hope Davis, John Magaro, Gaby Hoffmann ve Bill Camp’i buluşturan film, 1970’lerde geçen bir soygun filmi. O dönem gerçekleşmiş kimi gerçek soygunlar ve klasik filmlerden ilham alıyor.

Zaman dilimi ve mekân
1970 ABD’si. Massachusetts’de başlıyor; Cincinnati’de bırakıyoruz.
Konu nedir?
Çok da mutlu bir evliliğe sahip olmayan, iki çocuklu J.B., bir sanat galerisinden ilk abstrakt Amerikan ressamlardan biri olarak kabul edilen Arthur Dove resimlerini çalmayı planlar ve bunu gerçekleştirir. Ama soygun sonrası işler hiç de istediği gibi gitmeyecektir.
İzlemeden önce bilmemiz gerekenler
En sevdiğim yönetmenlerden biri olan Kelly Reichardt, kanımca ABD sinemasının son 20 yıldaki en güçlü figürlerinden biri. Stilinin zirvesine ulaştığını düşündüğüm 2022 tarihli Showing Up‘tan sonra farklı bir şeyler denemesine hiçbir itirazım yok tabii. Bunu da Vietnam Savaşı’nın gölgesindeki ABD’nin, özellikle de genç kitlesinin sıkıntılı yıllarından bir kesit ile yapıyor.
İlk intiba?
Bu aralar görünürlüğü tavan yapan yeni kuşak oyuncularından, Daniel Johnston sevgisiyle de dikkatimi çekmiş Josh O’Connor’ın başrolde olması ve son zamanlarda bolca örneğini gördüğümüz soygun filmlerinden biri olması nedeniyle Reichardt’ın önceki işlerine oranla daha yüksek bir tanıtım süreci oldu. Reichardt ve soygun kelimelerini yan yana getirmekte zorlandığım için temkinli bir heyecana sahiptim.
En çok neyi sevdin?
15 yıldır yönetmenle çalışan Christopher Blauvelt’in puslu, depresif ABD sinematografisi biraz ölçüyü kaçırmış gibi hissetsem de anlaşılır. Reichardt’ın 70’lerde hareketlenen New Hollywood ve Fransız Yeni Dalgası’na selam çaktığını hissedebiliyorsunuz. J.B.’nin oğullarından Tommy’yi oynayan Jasper Thompson’ın da çok iyi iş çıkardığını söylemeliyim. Sessiz tepkileri filme mizahi açıdan çok farklı bir boyut katıyordu. Sanki bütün hikâyeyi onun gözünden izlesek çok daha ilginç bir yapım görebilirdik gibi. Genel olarak yan karakterlerin düşük tonlu, realist performansları da keyifli.

En az neyi sevdin?
Bu bölüm biraz daha uzun olacak. Kararsız kadrajlar, istikrarsız bir montaj, odaklanamayan bir stil…
Vietnam Savaşı karşıtı hareket baş karakterimizin kaybolmuşluğuna her ne kadar makul bir altlık yaratsa da arka planda, futbol maçı röportajlarında kamerada gözükmeye çalışan seyirciler gibi gereğinden fazla sahnelere bulaşıyordu diye düşünüyorum. Filmin belli belirsiz mizahi anlarının da sırıttığını söyleyebilirim. Belli bir kararsızlık hâli hissettim hep.
Müzik kendi başına iyi olsa da yapım bu sayede oluşan “dedektif filmi atmosferi” esprisini çok kaldırmıyor kanımca. Müzik kariyerinden oyunculuğa adım atan ve birdenbire çok önemli yönetmenlerin filmlerinde gözükmeye başlayan Alana Haim’in de oldukça etkisiz olduğunu düşünüyorum.
Yukarıda bahsettiğim Night Moves’daki gibi yönetmen ne zamanki altı fazla çizili, belirgin, olağandışı bir olay örgüsü yaratmaya çalışıyor; o zaman yolunu kaybediyor gibi. The Mastermind da buna maalesef iyi bir örnek olmuş.
En çok hangi sahneye yükseldin?
Genelde bu kategoriyi doldurmakta zorlanmam ama film boyunca “niye böyle” diye üzülmekten spesifik bir an yakalayamadım. John Magaro ve Gaby Hoffman’ın “şehir dışına taşınmış orta yaşlılar” ortamı ilgi çekiciydi diyebilirim.
Karakterlere dair neler söyleyebilirsin?
Filmde etlenen tek karakterimiz J.B.. Yargıç, dominant bir baba, çocuğunu şımartmış olduğunu tahmin edebildiğimiz bir anne. Apolitik, mutsuz. Gerçekleşmemiş hayaller ve sonunda etraflıca düşünmediği, romantik ama boyundan büyük bir işe kalkışma. O dönemin şüpheci karmaşası içinde onu yarı yolda bırakan arkadaşlar. Aynı o dönemin “yolunu kaybetmiş” ABD’si gibi, -bir bataklığa dönüşmüş savaş, güvenilmez bir başkan, ikiye yarılmış bir toplum- J.B. motivasyonu anlaşılan bir karakter. Kendince mağduriyetini izleyiciye geçirebilse de genel geçer izleyici için ne kadar mânalı, emin değilim. Bu da yönetmenin bilinçli bir seçimi olmalı ama Reichardt’ın ödünsüz realizmi burada biraz taca mı çıkıyor? O’Connor’ın bunun için çabasını sezebiliyorsunuz ama aslında bu çabayı da görmemek istiyorsunuz belki. Karakterin ezikliğinin altını doldurmasına rağmen ekrandaki görsel ve fiziksel varlığı kanımca filmi taşımaya yetmiyor.

Bunu seven şunları da sever
Alice Rohrwacher’in yine Josh O’Connor’lı son filmi La Chimera oyuncunun farklı bir performansı görmek isteyenler için önerebiliriz. Reichardt’ın bizzat referans verdiği 1959 yapımı Robert Bresson filmi Pickpocket’ı da pas geçmeyelim.
Yazara / yönetmene bir soru soracak olsan ne olurdu?
Film J.B. gammazlandıktan sonra başlasa, soygunun kendisini görmesek ve ailesini tanımasak; bunları küçük küçük ipuçlarıyla bulsak çok daha etkili bir yol çizebilirdi belki kendisine diye düşündüm. Tüm o soygun aksiyonu gerekli miydi? Filme ne katıyor?