Davul, hafıza ve doğaçlama: Cevdet Erek ve Murat Ertel

Davul, hafıza ve doğaçlama: Cevdet Erek ve Murat Ertel

Cevdet Erek ve Murat Ertel’den, Subtext etiketiyle yayınlanan Davul albümünden yola çıkarak enstrümana, geleneğe ve özgür çalıma dair nefis bir sohbet.

Hazırlayan: Cem Kayıran – Fotoğraf: Busen Dostgül

Son dönemde müziğin yanı sıra farklı disiplinlerdeki sanatsal üretimleriyle de karşımıza çıkan Cevdet Erek, asma davulu kendine has şekilde çaldığı yepyeni solo albümü Davul’u İngiliz plak şirketi Subtext etiketiyle geçtiğimiz haftalarda yayınladı. Bu yıl kuruluşunun yirminci yılını özel bir albüm ve hiç bitmeyecekmiş gibi gözüken bir turneyle kutlayan BaBa ZuLa’dan Murat Ertel ve Erek, Bant Mag. No: 58 için bir araya geldi ve Davul albümünden yola çıkarak, keyifli ve zihin açıcı bir sohbete koyuldu.

dav

CEVDET EREK – DAVUL: “KAPAKTA DAVUL VAR DİYE GÜLEN VAR, ANLAMIYORUM”

Murat Ertel: Davul albümünü dinledim ve çok beğendim. Ailecek dinledik hatta, çocuklar çok ilgilendiler. “Senin arkadaşın mı?”, “Yalnızca davul mu çalıyor?” gibi sorular sordular. Onlar hemen hemen bütün enstrümanları çalıyorlar ve her sabah bizi bir şey çalarak uyandırıyorlar.

Cevdet Erek: Eyvah, davulla uyanmaya hazır ol.

ME.: Gitar, saz, davul… Davul hem de darbuka. İkisi birden hem de… Batı davulu da çalıyorlar, koltuk davulu da. Sen “koltuk davulu” diyor musun?

CE: Asma davul diyorum ben. “Davul” dediğin anda herkes onu anlar aslında. Biz daha ufakken bizim çaldığımız Batılı davula bateri deniyordu ve bizim gibi tipler “davul, davul, davul” diye inat ediyorduk. Belki de yanlış yapmışızdır bilmiyorum, içinde ziller falan da var. Neyse abi, dört beş senedir benim enstrümanım bu davul olmuştu. Grup dışında pek fazla davul çalmadığım için. Son bir iki senede özellikle Otopark’ta falan çok çalıyordum. Biraz da garip çalıyorum duymuş olduğun gibi, klasik halay vs. değil. Ama tabii ki sonuçta asılan, benzer tekniklerle kullanan bir davul. Büyük bölümü genelde çaldığım gibi ritimli ama başka bir yapının altına çalmıyorum burada. Davulu zaten öyle çalmıyorum ama başka birileriyle çaldığın zaman, davul altyapıya geçiyor çoğunlukla. Altta dediğim, hiyerarşi olarak değil de, müziğin altında kalıyor gibi bazı durumlarda. Bayağı heyecanlıyım. Aralarda ufak ufak çalmaya da başlarım diye düşünüyorum. Kayıttaki parçaları biner kez dinleye dinleye hepsi benim için şarkı gibi oldu. Bazılarını aynı çalmaya da çalışabilirim kayıtla. Oradaki temalardan başlayıp başka yerlere de gidilebilir. Sonuç olarak yaz sonu itibariyle başlarım diye düşünüyorum. Ya da başka birileriyle çalınır arada yarım saat solo olur. Aslında senle de yapmıştık. Mimarlık Müzik konuşmasında beraber çalmıştık, sen de tereminini getirmiştin.

ME: Sen ilk başta masa çalacaktın ama davul-zurna gibi davul-teremin çalalım dedik. Sonrasında kayıt falan da yaptık. İleride de bir şeyler yapabiliriz bence.

CE: Onu yapmanın zemini oluşmaya başladı. Ben tek başıma çaldığımda biraz karanlık oluyor. Ama Murat komik bir adam. Mizahi bir şeyler çıkıyor. Ben Murat’ın çalışını unutmuşum. Birlikte çalınca hemen bir diyalog oluştu.

ME: Davul-zurnayı aslında ben çok severim ama bir sürü insan hiç sevmiyor.

cev

CE: Benim bu albüm için düşündüğüm ilk başlık “Davul suçlu değil” idi. Bir de hiç hesaplamadan, Berlin’deki plak şirketinin takviminden dolayı Ramazan’a denk geldi benim albümün çıkışı. Sırf davul-zurna değil, davulun kendisini de sevmeyen çok insan var. Oradaki suçlu davul değil ama. Senin maruz kaldığın saat tercihin dışındaysa ve sana başka bir dünyayı sembolize eden bir şeyse o başka bir şey, davul değil o. Onu çalan, çalma saati, sen… Çalma şekli bile demiyorum.

ME: Saz için de aynı şekilde. Zen’de ben saz çalmaya başlarken insanlar Zen’i terk etmeye başladı. Niye saz çalarmışım? Çalıyorsam niye normalini değil de elektro sazı çalıyormuşum?

CE: Her dönem kendi kurallarını oluşturuyor. “Niye enstrümantal?”, “Niye Türkçe sözlü?”, “Niye vurmalı çalıyorsun?”…

ME: Bu tür sorular çok oluyor ve onlara aldırırsan müzik yapamazsın. Bir de zamanın bir ruhu var. Zamanın ruhuyla yaparsan çok gerilerde kalıyorsun. Kafada olan şeye bir takım sansürler koyup onu yontmaya başlıyorsun. Başarı formülleri, şunlar bunlar, insanları çok fazla engelleyen şeyler. Öteki türlü müzik yapmak lazım. Cesurca hayal kurup onu gerçekleştirmek çok başka bir şey. Bu yüzden albümünü çok beğendim. Zaten bateri çalmanı çok seviyordum, davula yaklaşımını da çok sevdim. Ben de saza benzer bir şekilde yaklaşıyorum. Ne kadar hayranı olsam da Ali Ekber Çiçek gibi çalmak istemiyorum mesela. O başka bir şey. Ben onu zaten yapamam; yapmamın da pek bir anlamı yok bence. Benim kendi birikimimle saza yeni bir yaklaşım getirmem gerekiyor. Enstrümanlarla müzisyenlerin bu şekilde karşılaşması gerekiyor. Senin de bu şekilde bir albüm yapmış olman beni çok sevindiriyor.

CE: Buna hakkımız da var. Kapakta mesela yalnızca enstrüman var. Çoğu insan için o kapak, bir davul sample albümünün kapağı olabilir. Ya da sadece Anadolu’dan ritimler albümü olabilir. Herkes öyle görmek istiyor. Ben şu açıdan bakmak istiyorum; bir an için sadece iki tarafında deri olan yuvarlak bir çalgı olarak düşündüğün zaman, o davulla yapabileceğin şeyler sınırsız. Bu davul yuvarlana yuvarlana Karakurum’dan Japonya’ya bir adaya düşse, orada birisi bu davulu bulsa nasıl çalardı onu düşünmek çok zevkli. Hayat boyu ritim programlayan bir adam nasıl çalardı diye düşünmek çok zevkli. Hepimizin hayatında oluşmuş bir tortu var yani. Bu tortunun büyük bir bölümünde geleneksel müzik var. Benim o davulu elime almam Muammer Abilerle (Ketencoğlu) Balkan çalarken oldu. Ben darbuka ve bendir çalıyordum, çok alakasız bir yerden de gelmiyorum. Davullu parçalar geldi, Muammer Abi de Roman bir arkadaş ayarladı. Gittim davulu ondan satın aldım, 1999 falan. O günden beri derisini bile değiştirmedim. Davulun geleneksel çalışını duymaya, o kültürün içinde olmaya aşinayım aslında. Çalmaya demeyeyim, öyle hayatım düğünlerde çalarak geçmedi sonuçta. Diğer yandan herhangi bir sesle, herhangi bir dokuyla ritimler kurmaya da çok aşinayım. Bunun bir bölümü elektronik müzik, bir bölümü gürültü ve her türlü deneysel şeyler, bir bölümü çevrede ne varsa dinleme. O yüzden kapakta davul var, albümün adı Davul diye gülen falan anlamıyorum. Hâlâ aynı yerlerdeyiz. Çok da temel bir çalgı.

ME: Çok zaman geçiyor, bir sürü şey hiç değişmiyor. Değişse de yavaş oluyor.

CE: Bir sürü arkadaşım da heyecanla karşıladı albümü. Albümle ilgili bir paylaşım yapmıştım ve davulun diğer dillerdeki karşılıklarını yazmıştım. Hintli birisi yorum yapmış ve onların benzer bir davulunun fotoğrafını göndermiş. Japonya’dan hardcore/noise yapan birisi bana ulaştı. Böyle şeyler beni sevindiriyor yani. Ulaşması gerektiği yere ulaşıyor bir şekilde.

Cem Kayıran: Burada araya girip albümü yayınlayan İngiliz plak şirketi Subtext’ten biraz bahsedelim istiyorum. Abluka soundtrack’ini de Subtext yayınlamıştı. Yollarınız nasıl kesişti?

CE: Muratlar daha aşina ama müzikte, özellikle Nekropsi’yle hiç yaşamadığım bir şeydi yurt dışından bir plak şirketinin albümlerimi yayınlaması. Abluka’nın müziklerini yapmadan evvel onlar benden zaten bir albüm bekliyorlardı. Ben de film için o müzikleri yapınca, o dönem aktüel olan işi yayınlamak istedim. Film için çalışınca, salt müzik dinleyicisinden daha fazla insana film vesilesiyle ulaşabiliyorsun. Subtext’le ilişkim şöyle: Subtext’ten James’le Bristol’de 2014 yılında yaptığım sergi Alt Üst sayesinde tanışmıştım. O sıralarda olan Bristol Müzik Festivali’nde James’in grubu Emptyset çalacaktı ve bizi tanıştırdılar. Konseri benim sergi mekânında yapmak için anlaştık. Ben çok seviyorum mekânın başka şeyler için kullanılmasını. Sonuçta ben göremedim ama çaldılar. Aynı sergiye bir de iş koymaları için davet ettim onları, cetvellerimden birini verdim (Ritim 1 adlı cetvel) ve onu sese çevirdiler, sergi mekânına ekledik onu da. Bu vesileyle Emptyset’ten James’le bir muhabbetimiz oldu, Subtext de onların şirketi. Bir de geçen sene, çok mutlu olduğum bir şey oldu ve Thrill Jockey’den yeni Emptyset albümü için remiks yapmamı istediler. Şimdi de Davul oradan yayınlanıyor. Davul’un elektronik kökenli müzik şirketinden çıkıyor olması da açık fikirli bir şey. Umarım üç beş çatlaktan sızar. Bizim sanatımızın en büyük şansı, en zor zamanlarda bile çatlaklardan içeri girebilmesi. İnsanlardan gelen tepkilerle albümün çıktığını anlıyorsun aslında. Biliyorum ki doğru kitlesine ulaşacak albüm de. Sokaklarda reklam panolarında falan “Davul albümü çıktı” diye görmüyorsun. Olmasın da zaten şimdi reklam panoları filan. Ramazan reklamlarındaki davullarla kaplı etraf.

xx

BaBa ZuLa – XX: “HEM DAHA ESKİ, HEM DE YENİLİKÇİ”

ME: Best of albümlerini çok sevmem ben. Ama yirminci yıl olduğu için özel bir derleme yapalım istedik. Nasıl iyi bir şey olabilir diye düşünürken, hiç yayınlanmamış miksler, remiksler, arada kalmış ve yayınlanmamış kayıtlar, yayınlanmamış ortak çalışmalar, konser kayıtları, bazı parçıların yeniden yorumlamaları ve dub versiyonlarını kapsayan koca bir projeye dönüştü XX. Dub da benim çok sevdiğim bir tür. Hem deneyselliğe açık hem dans yönü olan, elektronik müziğe ilham veren bir tür.

CE: Reggae geleneği var, soundsystem geleneği var. House’a, diskoya da ilham vermiş.

ME: Hem o türlerden daha eski, hem de yenilikçi.

CE: Ve rahat.

ME: XX için hem işitsel hem görsel arşivleri taradık. Albümün içinde fotoğrafların olduğu bir kitapçık da var. BaBa ZuLa’nın yirmi yıllık hayatını bir gözden geçirme fırsatı oldu. Albüm çok da güzel tepkiler aldı. Plak olması da çok iyi. Plak formatı çok sevdiğim bir format. Kaset de sanırım yükseliyor şimdi.

CE: Yükseliyor ama plak gibi olamaz. Kasetin yükselişi bana biraz daha kozmetik geliyor ki ben kasetçiyim aslında. Kasetle karşılaştırdığımız zaman, kalıcılık anlamında plak sanırım eşsiz. Dijital öncesi dönemden temel medyanın plak olduğu kesin. Kaset bana hep bir şeyin küçültülmüş versiyonu gibi geliyor. Cep telefonu gibi. Diğer yandan tam olarak kaset jenerasyonundan geliyorum. Albüm kapağı değil, kaset kapağı derdik hatta.

mur

ME: Ben biraz daha eskiyim, plak jenerasyonundan geliyorum. Plağın görselliği çok etkileyici tabii. Kocaman olması çok çekici bir şey.

CE: Kapaktakiler senin el yazın, değil mi?

ME: Evet benim.

CE: Hayatımda kırk yada elli plak var. Hiçbir zaman iyi bir plak dinleyicisi olamadım. Son üç dört senedir ben de plağın zevkinin geri geldiğini kabul ettim. Venedik’teki çalışmanın içinde “Bizim için her kare bir plak kapağıdır” diye bir cümle var. Yarı şiir, yarı sözcükler bütünü bir yazı. Kare formatın tam olarak hastasıyım. Dediğin gibi boyutundan dolayı görselliği aşırı kuvvetli. Plak güzellemesi yapmama gerek yok ama kalıcılığı çok önemli. Tanburi Cemil Bey’in plaklarının hâlâ çalınıyor olmasından anlıyorum bunu da.

ME: Tanburi Cemil Bey, dünyada en fazla plağı basılan ikinci insanmış. Birincisi Placido Domingo, ikincisi de Tanburi Cemil Bey. Süre olarak değil de sayı olarak tüm dünyada. Ve taksim yani, ne kadar güzel ki bu gelenek varmış diyebiliyoruz. Bu coğrafyada emprovize müzik, doğaçlama müzik dinleme geleneği varmış.

CE: Varmış değil, temelinde neredeyse.

ME: Evet ve yok edilmiş ne yazık ki.

CE: Geçen hafta birisi bana “Niye emprovizasyon?” diye sordu. Bir insan eline bir enstrüman alınca ilk ne yapar? Hemen bilindik bir şarkı çalmaya mı başlar? O kadar kafalar karışmış ki…

ME: “Stairway To Heaven” çalma durumu vardı ya eskiden. Gitar dener, hemen Guns N’ Roses’ın “Sweet Child O’ Mine”ını çalar.

CE: Taksim dediğin gelenek, altyapısı çok geniş olan bir şey. “Kurumsal taksim” diyelim, onun bulunduğu makam, dolaştığı yerler, her şey o kadar önemli ki. Diğeri de çok önemli ama. Hayatında ilk kez eline bir davul alan bir çocuğun, o davula vurduğu ilk anda çıkan şey çok önemli bir emprovizasyon değil mi? Bunların ikisinden de tamamen kopmuş olup, sadece birtakım klasik parça formlarının, parça sürelerinin, medyaların içinde olmak tam bir yıkım bence.

ME: Bence de. Parçaların üç dakika olması, dört dakika olması tam olarak teknik bir sınırlamadan geliyor. 45’lik yayınlar üç buçuk dakika oluyor diye insanların aklında “Hit parça bu kadar süre olur” gibi bir kalıp yerleşiyor. Çok saçma bir şey. Parça daha kısa da olur, daha uzun da olur. Radyo çalma sürelerinde mesela “bundan daha kısa olmaz” gibi bir limitasyon da var. Bizim bir sürü kısa parçamız var.

Söyleşinin tamamını okumak için buraya tıklayarak Bant Mag. No:58’e ulaşabilirsiniz.

Benzer yazılar