55 Albüm: Best of Ekim 2025

Yazı: Cem Kayıran, Elif Öz, J. Hakan Dedeoğlu, Şevval Öztemur, Tuana Özcan, Utkan Çınar, Zeynep Naz Günsal

“Ne dinlesek?” diye soranlara, ekim ayından yerli – yabancı karışık 55 albüm. Sıralama kronolojik.


3 EKİM: Karen Willems – A Fool’s Guide to Reality
(Permanent Draft)

Belçikalı perküsyoncunun Gemislukt oyununa genelde canlı çaldığı Gemislukt Soundtrack Guide ve temmuzdan WILLEMS TELL’le birlikte 2025’te yayımladığı üçüncü proje. Valentina Magaletti – Fanny Chiarello ikilisine ait Permanent Draft etiketini taşımakta. Albüme dair “Bir başlamak oynamak, gezinmek, bırakmak döngüsü. Ve sonra her şey en baştan.“ diyerek A Fool’s Guide to Reality yoluyla gerçekliği resmedişte içinden geçerken hissettiğin meraktan faydalanmanın bereketlerini pekiştiren Karen Willems, icrasındaki performatifliğiyle aksandan ritmiğe farklı işlevde kullandığı alan kayıtları, anaokulu çalgıları, mikado çubukları, synthler, tencereler, efektler, ziller, ksilofon ve zihter gibi seslerden izlenimler yaratıyor. Bu esnada zamanını endişesiz ve özgürce kullanıyor; yakın ve tuhaf tınılarda iyice bir vakit geçirip, tekinsiz mekânlarda uzun uzun kalıyor.

3 EKİM: The Dwarfs Of East Agouza – Sasquatch Landslide
(Constellation)

Sam Shalabi, Alan Bishop ve Maurice Louca üçlüsünün yeni albümü, netlik ve muğlaklık arasında müthiş bir haz veren bir denge kuruyor. Geleneksel albüm yapısı ya da bir giriş – gelişme – sonuç akışından bilinçli olarak uzak duran Sasquatch Landslide’ı var eden işitsel unsurlar albüm boyunca çeşitlenen işlevler üstleniyor. Kimi zaman bir ritim öğesi, psikedelik ezgiler ya da deforme edilmiş gitarlar taşıyıcı rolde olabiliyor. Bu açıklık da albümü tahmin edilemez bir akışa sürüklüyor ama bu belirsizlik hâli kendi içinde tutarlı bir düzene işaret ediyor. Coğrafî ya da zamansal tanımlamalar ya da sınırlarla ilgilenmeden, sese müthiş bir hassasiyetle yaklaşıyor. Şüphesiz yılın en iyilerinden. 

3 EKİM: Islandman – Island5
(Rest in Space)

Islandman’in her yeni albümü, grupça içinden geçtikleri dönüşüm süreçlerini tarihe not düşmeye devam ediyor. Grubun Berlin’de inşa ettiği stüdyosundaki uzun doğaçlama seanslarının işlenmesiyle hayat bulan Island5 albümü de bu anlamda bir istisna değil. Psikedelik dans müziğinin geçmişinden çokça ilham alan üçlü, bu kez Anadolu müziklerinden aldığı ilhamının altını kalın kalın çiziyor, özellikle “Cool Saz” ve “Ala Geyik” gibi parçalarla. İlk dinlemelerdeki favorimiz ise albümün belki de en salaş parçası olan “SLWLY”. İşitsel atmosferle şahane bir uyum yakalayan kapak görseli de Bráulio Amado imzalı.

3 EKİM: Molly Nilsson – Amateur
(Night School Records)

İsveçli synth-pop müzisyeni Molly Nilsson artık kariyerinin farklı bir noktasında. 40 yaşındaki müzisyenin 12. albümü Amateur, kariyerinin bu dönemindeki bir müzisyenin sahip olabileceği özgürlüğü yansıtıyor. Oldukça çabuk kaydedilmiş, ham synthler ve yalın rifflerle dolu albüm; bu rahatlık sayesinde kolaylıkla hazmedilebiliyor. Sinizmden uzak bir hayat açlığını enerjisini dinleyiciye geçirebiliyor. Özellikle Beach House-vari synth pop sevenler kendilerine yakın bulacaktır. 

3 EKİM: Vernon Reid – Hoodoo Telemetry
(Artone / The Players Club Records)

Gitar dünyasının en yetenekli isimlerinden Vernon Reid, 67 yaşında tamamen kendi adıyla yayımladığı ilk albümüyle karşımızda. Living Colour ve Masque ile yaptığı çalışmalarla ve sayısız müzisyene eşlikleriyle tanıdığımız gitaristin pandemi döneminde tohumları atılan albümü yakın dostu Greg Tate’in kaybıyla bir anma işine dönüşmüş. Reid genel olarak şehirli bir arka plan üzerine caz, hip hop, funk ve hatta R&B tarzlarına dokunurken gitarını her zamanki gibi ustaca konuşturuyor. Kayıt ve vokallerden daha çok beklentimiz olabilirdi ancak bu gitar dehasını dinlemek her zaman güzel. 

3 EKİM: Kelly Moran – Don’t Trust Mirrors
(Warp Records)

Brooklynli piyanistin 2019’daki yoğun turnesinden kopabildiği vakitlerde techno ve çevresiyle iyice haşır neşir olmanın, bunu emmenin müzikle olan bağında yeni rotalar yarattığı bir dönemden doğan Don’t Trust Mirrors, Moran’ın ambient hassasiyetlerini korurken oldukça ritmik takıldığı bir albüm. Elektronikle klasiği hazırlanmış piyano (prepared piano) yöntemiyle sık çalışan besteci engin bakışlı olduğu kadar detaya düşkün de. Kimi motifleriyle Ryuichi Sakamoto’ya ithaf edildiğini düşünmeden edemediğimiz işinde geniş tınıları korurken detaylı vuruşlarda konsantrasyonunu stabil tutarak minimal ama yüzlerce, binlerce minik dokunuşla hesaplanan bir yaklaşımla; çağrışımsal ama özel bir yere bağlanamayacak kadar da zamansız bir iş çıkarmış.

3 EKİM: Nala Sinephro – The Smashing Machine OST
(Warp Records / A24 Music)

Eski MMA dövüşçüsü Mark Kerr’in hayatını anlatan Benny Safdie filmi The Smashing Machine, bu yılın festival favorilerinden. Safdie Kardeşler filmlerinde Warp ailesinden Oneohtrix Point Never ile sık sık ortaklaşırdı, Benny Safdie de ilk solo filmi için yine Warp kataloğunun özgün seslerinden Nala Sinephro ile çalışmış. Abbey Road Studios’da kaydedilen albüm, müzisyenin deneysel caz tınılarını yoğun yaylı blokları ve narin arp melodileri ile buluşturuyor. Yer yer tedirgin edici, yer yer sürükleyici, tam anlamıyla sinematik bir deneyim.

3 EKİM: Alfa Mist – Roulette
(Sekito)

Londralı prodüktör, söz yazarı ve piyanist Alfa Mist; psikedelik, caz, klasik tınılar arasındaki gelgit durumlarından oluşan Roulette ile reenkarnasyonun gerçek olduğu bir dünya fikri etrafında, ontolojik sorgulamalara dikkat çektiği distopik bir evren yaratmış. Müzisyen, daha fazlasını istiyorum diyenler içinse bu baş döndüren hâlini İngiliz sanatçı James Rueben ile bilim kurgu esintili Who Were You? çizgi romanı ile görsel bir dünyaya da taşımış. Koleksiyon asla düz bir çizgide ilerlemiyor ve bu da yaratılan evrenin cezbedici tarafı.

3 EKİM: Upchuck – I’m Nice Now
(Domino / GRGDN Müzik)

Dünya berbat bir yer olmaya büyük bir ısrarla devam ederken “hayatta kalma” meselesini şarkılarında bir direniş alanı yaratarak kurcalıyor Atlanta çıkışlı Upchuck. Ty Segall prodüktörlüğünde kaydedilen yeni albüm I’m Nice Now, şefkat ve öfkenin buluşup kol kola girebildiği bir mosh pitin tam da göbeğinden sesleniyor. 13 şarkılık akışı “İtildik, hiddetlendik, çürüdük ama bizi yıkabileceğinizi sanmayın” diyen 32 diş bir sırıtış ya da okkalı bir orta parmağa benzetmek mümkün. Cem Kayıran’ın grubun vokalisti KT ile söyleşisine buradan ulaşabilirsiniz.

3 EKİM: Snõõper – Worldwide
(Third Man Records)

Nashville çıkışlı ikili Snõõper, 2020’lerin dikkati dağınık, aşırı uyarılmış ruh hâlinin punk temposunda vücut bulmuş hâli gibi. Grubun 2023’te yayımladığı ilk albümü Super Snõõper, pandemide evde kaydedilen lo-fi egg-punk parçaların yeniden kaydedilmiş versiyonlarını bir araya getiriyordu. İkinci albüm Worldwide ise bu kaosu daha parlak, daha tok bir prodüksiyonla ilk kez stüdyoya taşımış. John Congleton dokunuşuyla çılgın enerji cilalanmış, keskinleşmiş ama grup hâlâ punk reflekslerini ve absürt mizahını kaybetmemiş. Hız ve panik arasında ince bir çizgide ilerleyen kısa, sıkı ve çoğu zaman patlayıcı 12 parçadan oluşan albüm yalnızca 28 dakika. Albümde ayrıca grubun The Beatles klasiği “Come Together”ı kendi taşkın estetiğine tercüme ettiği eğlenceli bir cover yer almakta.

3 EKİM: Leon Vynehall – In Daytona Yellow
(Studio Ooze)

Prodüktör ve DJ Leon Vynehall yeni albümün açılışını “Her şeyde bir çatlak vardır.” diyerek en iyi olan her neyse onu reddeden içe dönük bir yüzleşme ânı sunuyor. In Daytona Yellow’un anlatmak istediklerini “Mükemmelliği reddetmek ve kırılganlığı kucaklamakla ilgili… kendimin eski versiyonuna veda edip ilerlemek istedim.” diye açıklamış Vynehall. Benlik duygusunu çözmeye çalışan Douglas Hofstadter’den ilham alınan “Ben garip bir döngüyüm.” ifadesi albümün kapanışını yaparken, yapıbozumuna uğratması ve yapmamayı seçtikleriyle, tüm baskıları kırıyor ve geriye kişisel bir özgürleşme hikâyesi bırakıyor. Çok yönlü ses haritasının içinde kaybolmak ve kendini bulmak için müthiş bir iş olmuş.

3 EKİM: Peel Dream Magazine – Taurus
(Topshelf Records)

Peel Dream Magazine yeni projesi Taurus‘u bir “mini-albüm” olarak yayımladı, yani 2024 albümleri Rose Main Reading Room’un kayıtları esnasında nihai bir hâl almayan sekiz parçayı dinliyoruz aslında. Kendilerine yarattıkları yumuşak evrenden olacak, bu sekiz şarkı yine kendi içinde oldukça bütünlüklü ve ahenkli, bir şeyin eşlikçisi hissinden ziyade kendi başına sakin ve düşsel bir koleksiyon hissiyle bırakıyor dinleyeni. Taurus başından sonuna kadar sanki yeşil çimlerin üzerinde uçuşan bir tüy izlemeye benzeyen sahneler çiziyor dinleyenin aklında. Biraz sakinlemek, belki naifliğinde teskin bulmak için tam tadında bir iş. 

7 EKİM: Mertcan Mertbilek – Tanrısız Beleş At
(Ortaçağ)

Palmiyeler ve Kilink ile tanıdığımız Mertcan Mertbilek, ilk solo albümü için bir süredir geri sayımdaydı. Paylaşılan iki iştah açıcının ardından Tanrısız Beleş At artık bizimle. Müzisyenin Kaz Dağları eteklerinde konumlanan stüdyosunda tek başına kaydettiği 12 şarkılık uzunçalar, ortaya çıktığı yerin ferahlığını her köşesinde muhafaza ediyor. Zaten dile dolanma potansiyeli yüksek melodiler yazma konusundaki yetisini gruplarıyla yaptığı üretimleriyle de defalarca kanıtlamış olan Mertcan Mertbilek, ateş başında otururken sallana sallana eşlik etmelik western dokulu lo-fi folk parçalarıyla karşımızda bu kez. Başrolü de fiyakalı gitar cümleleri üstleniyor. Albümün plak baskıları yolda. 

10 EKİM: Brian Eno & Beatie Wolfe – Liminal
(Verve Records)

Brian Eno ve Beatie Wolfe’un “karanlık madde müziği” olarak bahsettikleri Liminal, yolculuklarının önceki iki durağı Luminal ve Lateral albümlerinin kesişimi: “Lateral bir tür manzara resmi, sesli bir mekan ve Luminal rüya gibi bir uyanışsa; Liminal ikisinin bir karışımıdır. Gizemli mekânlarda yaşayan ve yolunu bulan bir insanın yaşadığı tuhaf, yeni bir evren.” Bu koleksiyonda ses meditatif ve büyüleyici. Ayrıca sesin özne olarak varlığını açığa çıkaran 11 parça, hem birlikte dolaşıyor hem de dinleyicinin kendisine karışıyor.

10 EKİM: Madi Diaz – Fatal Optimist
(ANTI-)

Peru asıllı müzisyen ve besteci Madi Diaz’ın yedinci albümü Fatal Optimist, 2021’de başladığı “ayrılık” albümlerinin üçüncüsü. Joni Mitchell, Judee Sill gibi 70’ler kadın folk müizsyenlerinin, daha yenilerden de Laura Veirs’in ekseninde bir sound benimseyen müzisyen, bunu yaparken vokalini her şeyin üstünde tutmayı tercih ediyor. Özellikle ince notalardaki kontrolü takdire şayan. Ancak şarkıların akor dizileri sıradanlık kurtulamıyor çoklukla. Ses güzel ama müzik dünkü haber. Baharat istiyor biraz.

10 EKİM: Jay Som – Belong
(Lucky Number Music)

Los Angeles çıkışlı Melina Duterte, namıdiğer Jay Som’un on parmağında on marifet: Besteci, multienstrümentalist, prodüktör şapkasını takan müzisyen aynı zamanda kendi mikslerini de yapıyor. Altı yıl sonra ilk uzunçalarını paylaşan Duterte’ye bu projesinde Mini Trees, Soft Glas ve Hayley Williams gibi alternatif sahnenin sevilen vokalistleri de eşlik ediyor. Belong genelinde 11 şarkı boyunca bütünlüklü ve dream pop sularında yüzen bir kayıt. Müzisyenin çeşitli güçlü yanlarını spot ışığına alan albümde yer yer singer-songwriter tadında narin parçaları yer yer daha büyük bir band ve daha komplike besteleri dinliyoruz. 

10 EKİM: Niia – V
(Candid Records)

Niia Bertino, beşinci stüdyo albümünde Bill Evans ilhamlı piyano pasajları ve film müziği atmosferi arasında gidip geliyor. V koleksiyonundaki parçaların sözleri genellikle farkındalık ve çelişkileri kurcalıyor. Müzisyen bu dengeye “aynı dizede hem suçlu hem mağdur olmak mümkün” diyerek dikkat çekiyor. Spencer Zahn ve Lawrence Rothman’ın prodüksiyonunu üstlendiği albüm çağdaş caz sahnesinde gizemli ve mesafeli olma eğilimi taşıyan nadir işlerden biri. Bas yürüyüşüyle kaygan bir zeminde volta attığınızı hissetiren “Ronny Cammareri” de Nicolas Cage’in 1987 tarihli Moonstruck’taki karakterine selam çakıyor.  

10 EKİM: Don Was and the Pan-Detroit Ensemble – Groove in the Face of Adversity
(Mack Avenue Records)

Detroitli seçkin müzik insanı Don Was ve herkesin hemşehri olduğu caz ekürisinin canlı ve ilk resmî kaydı. Coşkun groove’larla bezeli renk paletinde dub ve funk’ın yanında şehrin DNA’sında yatan motown ve soul’un da baskın olduğu topluluk, Detroit’e hürmet niteliğinde bir oluşum olarak bu estetiğe hizmet etse de ayrıksı baharatları ne zaman nerede katmayı iyi biliyor. Her bir üyesinin enstrümanının erbabı olduğu Pan-Detroit’te Don Was’ın başkanlığını yaptığı Blue Note ailesinden saksafoncu Dave McMurray, Eminem’le olan uzun iş birliğiyle de bilinen klavyeci Luis Resto, şehrin en efsanevi house girişimlerinden Inner City üyesi Steffanie Christ’ian gibi isimler mevcut.

10 EKİM: The Necks – Disquiet
(Northern Spy Records)

Avustralyalı avangart caz üçlüsünün tam üç saat dokuz dakika süren dört şarkıdan oluşan yeni albümü, kesinlikle huzur vadetmeyen bir meditasyon. Sabır istediği aşikâr ama söz konusu The Necks olduğunda dinleyicinin kendini teslim etmesi pek de uzun sürmüyor. Grubun doğaçlamacı tavrıyla her parçada titizlikle kurulan, ardından aşınıp dağılan motifler ve her daim The Necks evreninin parçası olmuş boşluklar arasındaki denge, Disquiet’ın etkisini kesinlikle artıran unsur. Üçlünün kasım ayında Salon İKSV’de olacağını da hatırlatalım.

10 EKİM: SOHN – Albadas (Dawn Songs)
(APM Records)

“Haber akışında olup bitenler göz önüne alındığında, kelimeler ve şarkılar bir şekilde yersiz gelmeye başlamıştı ve duygularımı beni tatmin edecek bir şekilde ifade etmekte gerçekten zorlanıyordum. Gün başlamadan önceki ruh hâlimi ve düşüncelerimi kayda almak için sabahları doğaçlama yapma alışkanlığı edindim,  Kelimelerin beni yarı yolda bıraktığı bir zamanda, bu şafak şarkıları imdadıma yetişti.” Besteci ve prodüktör SOHN, tamamı enstrümantal kayıtlardan oluşan yeni albümünün nasıl bir pratik ve motivasyonla ortaya çıktığını bu sözlerle özetlemiş. Albümün görsel eşlikçisi, Katalan sanatçılar Carla Cervantes Caro ve Mònica Figueras Domènech imzalı bir kısa film. İkilinin kendi şafak ritüelleri sırasında çekilen ve albümle aynı ismi taşıyan film buradan izlenebilir.

10 EKİM: Hannah Frances – Nested in Tangles
(Fire Talk)

Amerikalı avant-folkçu Hannah Frances’in pek övgü alan 2024 tarihli Keeper of the Shepherd’dan sonraki denemesi 28 yaşındaki müzisyenin verimli bir ilham noktasında olduğunu kanıtlıyor. Farklı gitar akordu denemeleri, doğanın entropisini görselleştirmenizi sağlayan melodilerle, aranjmanlarıyla oldukça maceracı, deneysel folk ve cazın birleştiği o hassas noktayı bulan bir çalışma. Geçmiş aile travmalarını illa bir affetme olmadan geride bırakmayı, iyileşmeyi umut eden sözlere de sahip. Müziğin yoğunluğu herkese göre değil belki ama şarkı yapılarına yaklaşımının kalburüstü olduğunu söylemeli. Ayrıca bu aralar geri dönüş hazırlığında olan Grizzly Bear’den Daniel Rossen’ın da iki şarkıda ona destek attığını hatırlatalım. 

10 EKİM: Deniz Mahir Kartal – KafaNar II
(Gülbaba Records)

Multienstrumentalist Deniz Mahir Kartal’ın ikinci solo albümü KafaNar II, müzisyenin kendi anlatımıyla Berlin’in elektronik müzik geleneğini Anadolu’nun kadim enstrüman ve tınılarıyla bir araya getiriyor. Albümde kaval, ney, duduk, sipsi, çağlama ve divane gibi duymaya çok alışık olmadığımız nefeslilere yer veren Mahir elektronik altyapılarla birlikte mistik bir hikâye anlatıcısına bürünüyor. Doublemoon ekolünü sevenlerin de ayrıca dinlemekten keyif alacağı bir albüm.

10 EKİM: Perturbator – Age of Aquarius
(Nuclear Beast)

Parisli müzisyen James Kent’in tavizsiz synth bloklarıyla endüstriyel ve dark wave çarpılmaları yarattığı Perturbator diskografisinin altıncı stüdyo albümü. Gerek sinemada gerek edebiyatta yaygın olarak karşılaşılan “kıyamet sonrası” tasvirine seslerle hayat veriyor Age of Aquarius. Ulver eşlikli açılış şarkısının ismi zaten bunun habercisi niteliğinde: “Apocalypse Now”. Alcest ve Greta Link gibi konukların da kimi duraklarına eşlik ettiği akışın zirve noktası muhtemelen “12th House”; mümkünse kulaklıkla ve son ses dinleyiniz.

10 EKİM: Cemiyette Pişiyorum – ENDÜSTRİ
(Bağımsız)

İstanbul’un punk veteranları Tolga Can Saygılı ve Ali Özdemir, yani Cemiyette Pişiyorum yeni bir albümle aramızda. Grup, bu kez punk enerjisinden ödün vermeden daha içe kapanık, daha melankolik ve daha kasvetli bir şekilde karşımızda. Tolga Can Saygılı’nın hem yorgun hem isyankâr vokalleri şarkıların duygusal yükünü taşırken, zaman zaman alaycı bir ton ediniyor. Çiğ punk enerjisini bir tür duygusal seansa dönüştüren albüm, yalnızlığın her formuna dokunuyor olsa da tüm bu karamsar hâline rağmen tuhaf biçimde coşkulu, hatta umutlu. Davulda Emre Yıldız’ın ikiliye eşlik ettiği albümün prodüksiyonunu da grup üyeleri üstlenmiş. 

10 EKİM:  Roméo Poirier – Off The Record
(Faitiche)

Ne dinliyoruz? Bu bir prova mı? Bir performans, kolaj bir ses enstalasyonu mu? Stüdyoda kazara kayda girmiş her çeşit konuşmadan 14 minyatür çıkaran ve kayıt mekânlarının arka yüzünü kulaklara sunan Belçikalı ses tasarımcısı; stüdyo sürecinin boşverilmiş ya da üstüne düşünülmemiş kısımlarını çalıp bize ve kendine izlenimsel bir arşiv yaratmış. Enstrümanların olaya girip çıktığı, mekânın, burada konu olanların, şakaların ve gelişen ilişkileri bu şekilde soyutlayarak kayıt almak denen süreci betimliyor. 

10 EKİM: Hollie Cook – Shy Girl
(Mr Bongo)

Hollie Cook’un beşinci albümü olarak, tropikal pop ve reggae salınımlarının kesiştiği bir groove banyosu. Genellikle düşük perdelerde dolaşan vokaller, albümün dokusal yapısının en belirleyici katmanlarından biri tabii ki. Üç yıllık bir zaman diliminde Londra, Los Angeles, New York ve Vejer de la Frontera arasında gerçekleşen kayıtlarla hayat bulan Shy Girl parçaları, müzisyenin uzun zamandır birlikte çalıştığı The General Roots Band ile yazılmış. 

17 EKİM: Sudan Archives – The BPM
(Stones Throw Records)

Cincinnati doğumlu, Los Angeles merkezli R&B / pop müzisyeni Sudan Archives, The BPM ile yeni bir kişilik yarattı: Gadget Girl. Şimdilerde dijital panoptikondan bahsedilirken müzisyenin ilham havuzunun ilk duraklarından birinin teknoloji olması ve bunun olumlu yanları akışta bol bol hissediliyor. Deneysel elektronik, techno, house çınlamaları ve kemanı ile tek bir türe, tek bir dans pistine kök salmayan; kimlik, özgüven düzlemlerinde akan lirikleriyle otobiyografik bir anlatıdan sızan kolektif bir kucaklama ihtiyacı gibi bir albüm.

17 EKİM: Bar Italia – Some Like It Hot
(Matador Records / GRGDN Müzik)

Londra’nın son yıllarda adından sıklıkla söz ettiren üçlüsü bar italia, son albümü The Twits’i 2023’te yayımlamıştı. Ardından albüm kayıtlarından arta kalan bazı şarkıları The Tw*ts adlı EP’de bir araya getiren grup, yeni albümünün ismiyle Marilyn Monroe’lu 1959 yapımı filme selam çakıyor. “Cowbella”, “rooster” ve “Fundraiser” gibi teklilerle tadına baktığımız Some Like It Hot, bugüne dek monoton bir üslup benimseyen üçlünün en oyuncu işi muhtemelen. Hemen her parça dümeni başka bir yöne kırmalarına rağmen Bar Italia’ya özgü dokunuşları muhafaza edebilmeleri, bestecilik anlamında yeni yönelimleri hiç sırıtmayacak bir şekilde aktarmalarını mümkün kılıyor.

17 EKİM: Tame Impala – Deadbeat
(Columbia)

Tame Impala ve dolayısıyla Kevin Parker’ın 2010’daki ilk albümden beri aldığı yolun çok benzeri olmadığını söyleyebiliriz. Indie rock’ın geçer akçe olduğu zamanlarda kendine özgü davul – bas soundları ve Lennon-vari vokalleriyle büyük sükse yapmıştı. 2015’teki üçüncü albüm Currents popa doğru ani bir dönüşü getirdi; cesurca bir hamleydi ve karşılığını da gördü. Pandemi zamanı gelen The Slow Rush daha törpülenmiş ama aynı pop damarından devam eden bir işti. Sonrasında baba olan, Dua Lipa gibi isimlerle çalışan Parker’ın bir sonraki albümünde yine bir tarz değişikliğine gitmesini beklemek yanlış olmazdı ki öyle de oldu. Ancak bu kez sonuçlar aynı güçte değil. Müzisyenin dans ettiren elektronik müziğe olan ilgisinin bolca yansıdığı çalışma, yer yer güzel fikirlere sahip olsa da Parker’dan beklenen maceracılığa sahip değil. Vokalinin çok iyi durumda olduğunu söylemek de kolay değil. Tabii ki bir müzisyenden 15 yıl boyunca hep progresif ve zeitgeist’ı yönlendiren şeyler yapmasını beklemek de haksızlık olur. Ama Deadbeat’in şu âna kadarki en zayıf Tame Impala albümü olduğunu ve kariyerinin kritik bir noktasına geldiğini söylemeli.

17 EKİM: Rural Tapes – Oneiric
(Clay Pipe Music)

Rüyaların ne bir sabit hâli ne de objektif hâli vardır. Onlar genelde değişen, belirli bir forma girmeyen bilinç veya bilinçdışı anlardan ibarettir. Norveç merkezli multi-enstrümantalist Arne Kjelsrud Mathisen ise yeni uzunçalarında rüyaların tam da bu yönlerinden beslendiğini söylemiş: “Oneiric kelimesi rüyalarla bağlantılı şeyleri ifade eder. İçlerinde sıklıkla ortaya çıkan tuhaf, gerçeküstü, esprili, yaratıcı ve canlı renkli deneyimlerden ilham aldım.” Piyano, org, synthesizer, perküsyon ve nice enstrümanı kendisi çalan Mathisen, ne hissettireceği günden güne değişebilen kozmik bir ses macerası yaratmış.

17 EKİM: Faten Kanaan – Diary Of A Candle
(Fire Records)

20 yıl New York’ta yaşadıktan sonra kedisiyle birlitke Ürdün’ün Amman şehrine taşınan besteci Faten Kanaan, minimal kompozisyonlarında dinleyeni umutlandıran bir açıklık barındırıyor. Yeni şarkılarının sunduğu ferahlığı, Hiroshi Yoshimura’nın Music for Nine Post Cards (1982) albümünün yarattığı titreşimlerin etkisiyle yakalamış. Hah, “ferahlık” demişken, sözü Faten Kanaan’a bırakalım: “Albümü bahçeye bakarak yazdım. Bitkilerdeki ve nesnelerdeki ruhların bizi kendi hızlarında izlediğini hayal ettim… Hatta bir odadaki taşlarda, mumlarda ve hediyelik eşyalarda bile ruhlar olduğunu. Acaba bizden nefret mi ediyorlar, yoksa bize acıyorlar mı? Belki de umursamıyorlardır bile.”

17 EKİM: Burhan Öçal & Jamaaladeen Tacuma – Trakya Funk
(Gülbaba Records / Omni Sound)

Geçtiğimiz yıl Akbank Caz Festivali kapsamında Mehmet Uluğ anısına bir konser vermek üzere bir araya gelen iki eski dost virtüöz, İstanbul’da birlikte geçirdiği günler de bir de albüm kaydetti. 1998’de Doublemoon etiketiyle yayımlanan Groove Alla Turca’dan sonraki bu ilk ortaklıklarında yine farklı coğrafyaların ritimlerin, vurgularını ve groove’larını pürüzsüz şekilde bir araya getiriyor. İkiliye eşlik eden konuk müzisyenler arasında Seda Erciyes, Gazapizm ve Kardelen var. 

17 EKİM: Wagon Christ – Planet Roll
(De:tuned)

Luke Vibert’ın beş yıl aranın ardından paylaştığı yeni Wagon Christ albümü, nostaljik referanslardan beslenmek yerine geçmişin üretim mantığını bugünün kırılgan ses yapılarıyla yeniden programlayan bir iş. Merkezi sabit olmayan bir tempo anlayışına sahip; ritim, zamanla birlikte mekânın da yeniden kodlandığı bir araca dönüşüyor. Parçalar arasında lineer geçişler yerine frekans atlamaları yapmayı tercih etmiş Vibert, bu da albümü odaklı bir şekilde dinlemeyi mümkün kılan bir unsur. Bedeni kıpırdatan bir dansa kıyasla zihinsel hareketlilik vadediyor.

17 EKİM: The Last Dinner Party – From the Pyre
(Universal Music)

Londra çıkışlı beşli, ilk albümlerinin barok şatafatını ve teatral havasını bir yıl gibi kısa sürede gelen ikinci perde From the Pyre’da bu kez daha karanlık bir tonla buluşturuyor. “Küllerden yükseliş” ve “yeniden doğuş” imgeleri etrafında şekillenen albüm, grubun tanımıyla “şiddet ve tutkunun, yıkım ve ışığın buluştuğu” bir alegori. Glam, art rock ve gotik pop arasında salınan parçalar; ihtişamla içsel çöküşün el ele verdiği bir atmosfer kurarken, Abigail Morris’in dramatik vokali ve zengin düzenlemeler albümün gotik cazibesini pekiştiriyor.

17 EKİM: Skullcrusher – And Your Song Is Like a Circle
(Dirty Hit)

Helen Ballentine’in ikinci uzunçaları ölüm kadar nihai bir kayıp olmasa da ayrılık, yalnızlık ve yas hakkında. Bir kaybın, bir objenin yokluğundan ziyade beyninizin ve odanızın tam ortasına yerleşen kocaman bir varlığı olduğunu büyülü melodilerle anlatıyor müzisyen. Hem tek tek parçaların içinde hem de parçalar arası neyin nerede başlayıp nerede bittiği hep biraz muallakta; Ballentine’in sessizlikten synthlere geçip tekrar sessizliğe dönmesi fark etmeden olup bitiyor. Uzun süre Los Angeles’ta yaşadıktan sonra büyüdüğü Hudson Valley’e dönen müzisyenin bu taşınmayla gelen yabancılaşma ve yalnızlık hislerinden doğmuş And Your Song Is Like a Circle. Albüm, teskin etmek veya çözümden sunarak kendini sevdirmektense kırılganlığı ve kişiselliği ile kalbinize giriyor.

17 EKİM: Paz Lenchantin – Triste
(​​Hideous Human Records)

Kariyerinde A Perfect Circle, Pixies, Zwan, Silver Jews ve The Entrance Band gibi önemli duraklar bulunan basçı Paz Lenchantin’in ilk solo albümünü. En azından ilk resmî solo albümü diyebiliriz, 2001 tarihli bağımsız yayın Yellow My Skycaptain’ı da hesaba katarsak. Lenchantin, kurucusu olduğu etiket Hideous Human Records aracılığıyla yayımladığı 12 şarkılık albüm hakkında şu yorumu yapmış: “Bu albümü kendi başıma yapmak zorundaydım. Bir şeyi kanıtlamak için değil; sadece müziğin beni iyileştirebileceğine inanmak için. Ve gerçekten de öyle oldu.”

24 EKİM: Just Mustard – WE WERE JUST HERE
(Partisan Records / GRGDN Müzik)

Şu an farkında olmayabilirsiniz ama yeni Just Mustard koleksiyonunu dinlemeye başladığınızda İrlandalı ekibi ne kadar özlediğinizi fark edeceksiniz. Geçtiğimiz üç senedir sesi soluğu çıkmayan grup şimdi anlıyoruz ki zengin, ilginç ve bir o kadar da karanlık bir ses evreni kurmakla meşgulmuş. Epey zor bir iş ama Just Mustard hem ritim departmanında çıtayı arşa çıkarıyor hem distortion başta olmak üzere bütün efektlerin dozunu tam ayarlıyor hem de Katie Ball’un vokalleriyle atmosferik bir bulutta bunların hepsini güzelce harmanlıyor. Shoegaze’in bürünebileceği hâllere yeni yeni alternatifler sunan albüm, en kolay dinleme deneyimini vadetmiyor belki ama dinleyeni bir yönüyle kendine hayran bırakacağı kesin.

24 EKİM: Amadou & Mariam – L’amour à la folie
(Because Music)

Mali müziğinin dünyaca ünlü isimleri Amadou Bagayoko ve Mariam Doumbia’nın yeni albümleri hüzünlü bir anlam taşıyor. Her ikisi de görme engelli olan evli çiftten Amadou geçtiğimiz nisan ayında 70 yaşında bu dünyadan ayrıldı. İsmi “Çılgınca Aşk” anlamına gelen albüm uzunca süredir beklenmekteydi ve maalesef Amadou aramızda değilken yayımlandı. 40 yıldan uzun süredir beraber müzik yapan ikili özellikle 2010’larda popüler olmuş, dünya çapında her festivalin gediklisi olmuştu. Birlikte son albümleri olan L’Amour à la Folie de enerjilerini gayet iyi yansıtan, usta işi bir çalışma. O yörelerin işlerini sevenler için ve Amadou’yu anmak için birebir.

24 EKİM: Yazmin Lacey – Teal Dreams
(AMF Records)

Soul seslerle dinleyiciye dokunan Nottingham çıkışlı müzisyen Yazmin Lacey’nin yeni albümü Teal Dreams, yağmurlu bir günde bir şeyler hissetmek için sokağa atılan bir adım sonrası loş sarı ışıklarıyla seni içerisine çeken, insanların gülüşüp, hikâyelerin ve seslerin birbirine temas ettiği küçük, sıcak bir mekânda geçirilen akşamın çıktısı gibi. Lacey’nin vokalleri R&B, caz, soul, reggae düzlemlerinde dolanıyor. Modern yaşamın aşkları, arkadaşlıkları, ümitleri, korkuları üzerine kurulu liriklerini ekolojik ve toplumsal meseleler ile buluşturmayı da ihmal etmiyor.

24 EKİM: The Lemonheads – Love Chant
(Fire Records)

90’lar alternatif rock sahnesinin kemik gruplarından The Lemonheads, tam 19 yıl sonra Love Chant’le döndü. Evan Dando’nun sesi artık biraz daha derinden geliyor, sözler 30 yıl öncesine göre daha hüzünlü ama akılda kalıcı gitar riffleri yerli yerinde. Artık São Paulo’da yaşayan Dando’nun Brezilyalı prodüktör ve multienstrümantalist Apollo Nove ile kaydettiği albüm J Mascis, Juliana Hatfield, Adam Green gibi dost isimlerin katkılarıyla şekillenmiş. “Deep End”; Dando’nun rahat vokalleri, Hatfield’ın geri vokalleri ve Mascis’in tanıdık fuzz gitarıyla tam anlamıyla klasik bir slacker şarkısı. “In The Margin”, Dando’nun deyişiyle “8. sınıf intikam şarkısı” havasında riff dolu bir indie rock patlaması. “Wild Thing” ise daha sakin gitarları ve biraz pişmanlıkla karışık vokaliyle daha içe dönük bir tona sahip. Love Chant, The Lemonheads’in hâlâ o kendine has sıcaklığını ve dağınık çekiciliğini yaşattığı bir albüm.

24 EKİM: Jim White – Inner Day
(Drag City)

En çok Dirty Three’nin davulcusu olarak tanıdığımız ama başka müzikal çevrelerden sayısız isimle de çalışmış yetenekli davulcu Jim White 2024’te, 60’ından sonra, All Hits: Memories ile başladığı solo kariyerine Inner Day ile devam ediyor. Kendisinin davul ve klavyeleri üstlendiği ve ilk defa sesini de duyduğumuz çalışma, minimal prodüksiyonu ve soundtrack atmosferiyle çok keyifli müzikler barındırıyor. Hem caz hem indie rock havalarını duymak mümkün. Ayrıca Fugazi’den tanıdığımız Guy Picciotto’nun prodüksiyon koltuğunda, free cazcı Zoh Amba’nın da bir şarkıda sesi ve gitarıyla katkı verdiğini hatırlatalım. Hazır yağmurlar başlamışken kendi filminizin de soundtrack’i yapabilirsiniz rahatlıkla.

24 EKİM: monte booker –  noise (meaning)
(EQT Recordings)

Monte Booker, Chicago çıkışlı bir prodüktör ve beatmaker. Özellikle Soulection kolektifiyle ilişkisi ve Smino, Ravyn Lenae, Noname gibi sanatçılarla yaptığı çalışmalarla tanınıyor. Lo-fi dokularda caz ve hip hop unsurlarını harmanladığı ses evreninin son çıktısı noise (meaning); ses işçiliğinin, atmosfer yaratımının ve beklenmedik değişimlerin merkezde olduğu bir yapıya sahip. Hiç acelesi olmayışı ve parçaların birbirine pürüzsüz bir şekilde eklemlenmesi, albümün kana karışmasını daha kolay hâle getiriyor.

24 EKİM: Auntie Flo – Birds of Paradise
(A State of Flo)

Birds of Paradise, Brian D’Souza’nın Güney Hindistan ve Japonya’daki ekolojik haritadan aldığı ilhamın çevresel seslerle iç içe geçtiği kolektif bir ânı kutlayan hareket, dans ve deneyim alanı. Bir balıkçı kulübesinde kaydedilen ve içinden bolca yeşil ile kuş cıvıltıları akan sekiz parça; ses, dokunsallık, canlı yaşamı, elektronik müzik arasındaki birlikteliği aynı kümede toplamış. D’Souza tarafından “birkaç derin köşesi olan tropikal, ışık ve karanlığın dengesi” olarak tanımlanan koleksiyonun iş birlikçisi doğanın ta kendisi anlayacağınız.

31 EKİM: Pictureplane – Sex Distortion
(Music Website)

2000’lerin ortalarından bu yana witch‑house, dark wave, electronica ve electro‑punk gibi türlerle iç içe geçmiş bir tarz benimseyen Pictureplane (Travis James Egedy), aynı zamanda bir moda tasarımcısı ve görsel sanatçı. Dört yıllık arayı kapatan yeni albümü Sex Distortion’da derin vokaller, çarpıcı Italo synth’leri ve puslu lo-fi ritimlerle neo-gotik dans müziklerine imza atıyor. Albümle birlikte yayımlanan ve Chris Burden imzası taşıyan “Bitter Blossoms” videosu da buradan izlenebilir.

31 EKİM: Chat Pile & Hayden Pedigo  – In the Earth Again
(Computer Students)

Son yılların en büyük heyecan sebeplerinden biri olan Oklahomalı sludge metal grubu Chat Pile, modern parmak stilinin en iyi temsilcilerinden biri olan Texaslı gitarist Hayden Pedigo ile ortaklaştığı albüm, Cadılar Bayramı’na denk gelen 31 Ekim’de yayımlandı. Pedigo’nun sakin, bozkır havasındaki gitar partisyonları, Chat Pile’ın çürümüş kent dokusunu çağrıştıran yapılarıyla umulmadık bir uyum yakalıyor. Chat Pile basçısı Stin de bu ortaklığı şöyle tanımlamış: “Bu albümün, ikimizden birinin tarzına diğerinden daha fazla benzeyen bir şey gibi duyulmasını istemedik. Alınan her karar, birbirimizin fikirlerini desteklemek ve yaptığımız her şeyin daha büyük bir vizyona hizmet etmesini sağlamak içindi.” 

31 EKİM: Sevdaliza – HEROINA
(broke / Create Music Group)

İran asıllı Hollandalı müzisyen Sevdaliza’nın üçüncü albümü HEROINA, köşeleri olmayan bir sesleniş. İçsel bir mücadelenin çıktısı olan koleksiyon; Karol G, Tokischa, Villano Antillano gibi katılımcılarla birlikte kolektif bir ses alanı ve korku, baskı, sevgi, şefkat, dayanışma içinde toplumsal bir birliktelik alanı yaratmakla ilgili. Kendisinin sözleriyle: “Heroina, özgür olmayı istemekle ve aynı zamanda bu özgürlüğün ne kadar sınırlı olabileceğini hissetmekle ilgili. Teslimiyet ve direniş arasındaki bu gerilim bu albümün özü hâline geldi.” 

31 EKİM: İpek Görgün – Earthbound
(Touch)

İstanbullu besteci İpek Görgün, “sonsuza dek kalbinde olacak” Gökçe Akçelik ve Mira Calix’e ithaf ettiği üçüncü stüdyo albümü Earthbound ile sessizliğini bozdu. Görgün’ün kanser tedavisi sürecinde deneyimlediği “chemo-brain” olarak da bilinen bilişsel sisin, onu bestecilik yönelimlerini sıfırdan öğrenmeye itmesinin bir çıktısı olan albüm, üç kez baştan inşa edilmiş. Prodüksiyon tercihlerinde öne çıkan en belirgin unsur, dengeyi bozmadan kurulan gerilim. Elektronik manipülasyonlar ile organik kayıtların birbirine karıştığı bu ses mimarisi, keskin frekans geçişleri ve arka plan dokuları arasında bilinçli bir çarpışma yaratıyor. İpek Görgün’ün ayrıksı uçlar arasında kendi çizgisini yarattığı Earthbound, dinleme hâlini kulaktan çok daha öteye taşıyor. 

31 EKİM: Daniel Avery – Tremor
(Domino / GRGDN Müzik)

“Distortion’ın sıcaklığı, yoğunluğun içindeki durgunluk, gürültünün aşkın güzelliği…” Londralı elektronik büyücü Daniel Avery, ışıltılı şehirlerin en kuytu köşelerinde sert gitar riffleriyle sarsılmak, terlemek, canlı hissetmek için bir atmosfer inşa etmiş. Tremor; sivri, dağınık ve tam ay ışığı yüzünüze vururken, gecenin sessizliğinde ve karanlığında yakalıyor sizi. Dinleyeni yutan ses manzaraları ve tutkulu prodüksiyonuyla birlikte eğlenebilme anlarına nefes kazandıran koleksiyon için, “Rave sonrası düşüşe geçen gençler, gitar tutkunları ve bu yolculuğa katılmak isteyen herkes için bir albüm.” diyor Daniel Avery.

31 EKİM: Micah P. Hinson – The Tomorrow Man
(Ponderosa Records)

Tennessee’de doğmuş ve Texas’ta büyümüş birinden güzel müzikler duymak şaşırtıcı değil aslında. Suyunda var bir şeyler oraların. 20 yıldır yeni kuşak alternatif country’nin en güzel örneklerini bizimle paylaşan Hinson’ın yeni albümü onun düşük profilli prodüksiyonlarına nazaran çok daha dolgun bir çalışma. Özellikle müziğinde yaylı aranjmanlarının yüklü kullanımına yabancı olmasak da bu albüm seviyeyi başka bir yere taşıyor. Artık 44 yaşındaki Hinson’ın vokali hiç olmadığı kadar iyi. Onun lo-fi işlerini sevenler için bu kadar temiz ve coşkulu bir kayıt biraz zorlayıcı olabilir ama Hinson yine harika şarkılarla karşımızda. İlk iki albümünü yeri hep başka olacak ama The Tomorrow Man de külliyatının dikkate değer işlerinden biri. 

31 EKİM: Zach Hill & Lucas Abela – Bag of Max Bag of Cass
(Warp Records)

Death Grips, Hella, The I.L.Y’s gibi gruplarıyla noise estetiğinin farklı uçlarına temas eden çılgın davulcu Zach Hill, bu kez Lucas Abela ile güçlerini birleştirmiş. Justice Yeldham sahne ismiyle tanınan Avustralyalı müzisyen Abela, çoğunlukla çeşitli cam parçalarından bizzat ürettiği enstrümanları kullanan bir serbest doğaçlamacı. Dokuyu önceliklendiren ve genel anlamıyla “şarkı” kavramına dair bütün beklentilerden tamamen uzak duran bir koleksiyon Bag of Max Bag of Cass. Evet, herkese göre değil. 

31 EKİM: Florence + The Machine – Everybody Scream
(Polydor Records / Republic Records)

Aşktan, hayattan, sektörden birikmiş anekdot, his ve hasetleri tam da mevsiminde hasat eden Florence Welch’ten dişiliğe ve öfkesine görkemli bir övgü. Beste ve edebiyatıyla folklorik olduğu kadar çağdaş bir masal olan Everybody Scream kadınlığı, bunun mistik ve büyülü mirasını coşkunca kutlarken kadınlığın içsel terörünü, erili ve patriyarkal gözü otobiyografik bir lensle irdeliyor. Folk ve arena rock’ın Orta Çağ ezgilerinden çokça ilhamla birleştiği, sonrasında daha içe dönük parçaların boy gösterdiği albümde operatik üslubuyla beraber ulumalar ve zılgıtlarla ilkel, bu yüzden çok daha vurucu bir Welch söz konusu. Glass Animals’tan Dave Bayley, IDLES’dan Mark Bowen, The National’dan Aaron Dessner ve ayrıca Simian Mobile Disco’nun yarısı olarak tanınan yıldız prodüktör James Ford da cadılar meclisine davet edilirken Idrîsî Ensemble ve Deep Throat Choir korolarından da destek alınmış. 

31 EKİM: Hildur Guðnadóttir – Where to From
(Deutsche Grammophon)

Son 10 yıldır yaptıklarıyla film, TV ve müzik akademilerinin ilgi ve takdirini toplamış İzlandalı bestecinin son solosu Saman’dan 11 yıl sonra çıkardığı ilk bireysel albüm. Dinleyeni huzurlu ama sorgulayıcı hissiyatta belli temalarda demlendirip koyu duygusal izlenimlerle yayların yankısından tabakalar yaratan çellist, sarmalayıcı bir icrayla ilerleyerek tınısını tanımlayan tür sesleri kendi özerk evrenine, âdeta başlığı gibi “Nereden nereye…”  diyerek dâhil ediyor. Yoğun gizem eşliğinde minimal enstrümantasyonla dev tınılar ve detaylı dokular yaratan Guðnadóttir, hayret veya meraktan türemiş bir içe dönüşü korik ve senfonik tüm hassasiyetlerini konuşturarak dışa yansıtıyor. 

31 EKİM: Hilary Woods – Night CRIÚ
(Sacred Bones Records)

İrlandalı müzisyen ve görsel sanatçı Hilary Woods, dördüncü uzunçaları Night CRIÚ için ilhamını Çek ve erken dönem İtalyan sineması, geçit törenleri, erken dönem müzik, yerel diller, danstaki neşe, sesin doğrudanlığı ve baskı ile zulme karşı birlikte ayağa kalkma hâlinden alıyor. Woods’un önceki işlerinde giderek daha belirgin hâle gelen drone, ambient ve avangart tınılar, Night CRIÚ’da neredeyse tamamen ritimden arınmış, ağır ağır nefes alan bir biçimde. Albümün baş karakteri yankılar, endüstriyel uğultular ve Woods’un sesi; kimi zaman bir ağıt, kimi zaman bir fısıltı, kimi zamansa bir konuşma olarak beliriyor. 

31 EKİM: Snocaps – Snocaps
(Anti)

Alison ve Katie Crutchfield kardeşler, en son P.S. Elliott adıyla müzik yaptıklarında yıl 2011’di. Katie henüz Waxahatchee olmamış, Alison ise Swearin’ ve sonrasındaki solo işlerine atılmamıştı.Yıllar sonra ikili, Brad Cook’un prodüktörlüğünde, MJ Lenderman’ın sade ama kıvrak gitar dokunuşlarıyla bu sefer Snocaps adıyla bir araya geliyor. Sessiz sedasız yayımladıkları ilk albümde şarkıların vokali ve yazımını yarı yarıya paylaşıyorlar. Sesleri, hikâye anlatımları ve duygu tonları yer yer birbirine yaklaşırken, bazen de uzaklaşıyor. İkilinin birbirine ayna tutan ama farklı yönlere bakan yaratıcılıklarını yansıtan albüm, Alison’ın Swearin’ dönemini ve Katie’nin Waxahatchee olarak erken dönem kayıtlarını anımsatan  tınılara sahip. “Heathcliff” ve “Brand New City” gibi parçalarda melodik gitarları ve dinamik anlar öne çıkarırken, “Hide” ve “I Don’t Want to” gibi temponun düştüğü anlarda ise, sözler ve duygular öne geçiyor. Sıcak, acı-tatlı bir hissiyatla ilerleyen Snocaps, ikizlerin yollarının yeniden kesiştiği, seslerinin yeniden birbirine geçtiği, P.S. Elliot’ın hiç dağılmadığı paralel evrenden bir yarım saat sunuyor.

31 EKİM: Anna von Hausswolff – ICONOCLASTS
(YEAR0001)

İsveçli müzisyen Anna von Hausswolff’un yedinci albümü, önceki işlerinin gotik ihtişamını korurken bu kez daha insani, duygusal ve melodik. Kendisi de şu âna kadarki en “geleneksel” albümü olarak tanımlıyor ICONOCLASTS’ı.  Iggy Pop, Ethel Cain ve müzisyenin kardeşi Maria’ya uzanan geniş bir konuk listesine sahip albümde, “The Whole Woman”, von Hausswolff’un tiz vokaliyle Iggy Pop’un derin sesi arasındaki karşıtlığını albümün ortasında nefes aldıran bir an gibi kullanırken, “Aging Young Women”da Ethel Cain’le yakaladıkları uyumla yaş almanın kırılganlığına doğru derine iniyorlar. Otis Sandsjö’nün albüm boyunca saksafonuyla yer aldığı birkaç parçadan biri olan “Struggle With the Beast” ise 8 dakikalık bir tür ritüel gibi; parça boyunca, nefeslerin yerini uğultular, uğultuların yerini Hausswolff’un hipnotik vokali alıyor.