Arşivden: Yunan Yeni Dalgası’nın süperstarı Yorgos Lanthimos

Yorgos Lanthimos’un 12 dakikaklık kısa filmi NIMIC, MUBI’de erişime açıldı. Matt Dillon’ın canlandırdığı bir viyolonselistin metroda bir yabancıyla tanışmasının ardından hayatında gelişen kötü dalgalanmaları işleyen film vesilesiyle, Lanthimos sinemasına Ekrem Buğra Büte’nin kaleminden bir kez daha bakalım.

Yazı: Ekrem Buğra Büte – İllüstrasyon: Rajab Eryiğit

Bant Mag. No:64, Ağustos-Eylül 2018

Yorgos Lanthimos, seveni kadar nefret edeni de bol, işleri her daim büyük tartışmalar yaratmış bir yönetmen. Kendisiyle birlikte Athina Rachel Tsangari, Panos H. Koutras ve Alexandros Avranas gibi sinemacıları tanımlayan Yunan Yeni Dalgası’nın hem öncüsü hem de büyük yıldızı. Bilhassa 2009 yılında görücüye çıkan Kyonotodas’tan itibaren yaptığı her işin yakından takip edildiği, ünü büyük bir hızla yayılan ve önüne açılan imkân havuzu giderek genişleyen bir yönetmen Yorgos Lanthimos.

Şu bir gerçek ki Lanthimos’u Lanthimos yapan şey filmlerinin merkezine yerleştirdiği sosyal eleştiri damarı oldu. Lanthimos’un soğuk, çıplak ve karanlık evreni her daim mevcut toplumsal gerçekliğimize dair bir eleştiri niyeti taşıdı. Bazen aile kurumunu, bazen romantik ilişkileri, bazen de güncel kapitalizmi mimetik bir paralel evrene taşıyan Lanthimos filmleri en başından itibaren hem büyük festivallerin hem de seyircinin ilgisini gördü. Bütün filmleriyle büyük festivallerde yer aldı, birçok ödül kazandı Lanthimos. Ve artık sıra Hollywood’u fethetmeye gelmiş gibi görünüyor.

Diğer yandan toplumsal alegoriyi kendine has bir biçimde yorumlayan ve zaman içerisinde özgün olduğu kesin bir dil geliştiren Yorgos Lanthimos’un yüksek perde sinemasından haz etmeyen insanların sayısı da hiç az değil. Zira Lanthimos’un fanatikleri kadar onun filmlerini tek bir sosyal gerçekçi fikirden, kendi içine kapalı sosyal deneylerden ibaret gören, ya da Lanthimos’un bir film boyunca anlattıklarının birkaç cümlelik bir hicve denk geldiğini düşünenler de fazlasıyla mevcut.

Eleştirmenleri ve sinemaseverleri ikiye bölen yönetmenler, vazgeçemeyeceğimiz sinema klişelerinden birisi. Lanthimos’un provokatif sineması üzerine konuşmak da her zaman zihin açıcı, en azından buna şüphe yok. Yönetmenin yeni filmini beklerken bütün filmografisini hatırlamaya davet ediyoruz sizleri.

Kinetta

Lanthimos, kariyerine tiyatro yaparak başlamış, sonrasında müzik videolarından televizyon reklamlarına kadar çeşitli alanlarda çalışmış bir yönetmen. Lakis Lazopoulos’la beraber yönettiği O kalyteros mou filos’un (My Best Friend) ardından kendi başına yönetmenliğini üstlendiği ilk uzun metrajı Kinetta ise Lanthimos’u bir film yönetmeni olarak ilan eden yapım. Her ne kadar yönetmenin sonraki filmlerinden ayrıksı bir görüntü çizse de ileride sinemasının alametifarikaları olacak bazı özelliklerin ilk ipuçlarının göründüğü bir film Kinetta.

Yönetmenin gelecekteki işlerine kıyasla biraz daha izlenimci, diyalog kullanımı bakımından daha ekonomik ve biraz daha savruk, natüralist bir mizansen anlayışına sahip olan Kinetta’da üç farklı karakterin tuhaf bir araya geliş hikâyesini izliyoruz. Film, intihara meyilli bir otel çalışanı, arabalara ve kadınlara karşı huzursuz edici bir tutku besleyen bir adam ve takıntılı bir fotoğrafçının, bazı şiddet suçlarını kamera önünde yeniden canlandırmak amacıyla bir araya gelmesini konu alıyor. Bu enteresan üçlünün bir tür ritüel havasında gerçekleştirdikleri bu canlandırma videolarına hazırlanışlarını ve takıntılı, tutuk günlük yaşantılarını izliyoruz film boyunca.

Lanthimos, Kinetta’da sonraki filmlerinde yapacağı gibi hikâyesini odağı belirli bir kavramsal anlam dünyası, yüksek perde bir retorik soru etrafında kurmak yerine karakterlerinin günlük gerçekliğiyle sınırlıyor anlatısını. Film, kendini bir hikâyenin ya da bir üst-anlatının temsili haline getirmek yerine karakterleri arasında dolaşıyor, kamerayı onlardan birisine dönüştürüyor. Bu ayrıksılığa rağmen insan ruhunun en karanlık yönlerini deşmeye meyilli, tuhaf başıbozukluklardan muzdarip karakterlerine karşı alabildiğine hoyrat, mesafeli ve acımasız Lanthimos’un ilk denemelerini Kinetta’nın satır aralarında yakalamak fazlasıyla mümkün.

Kyonotodas (Köpek Dişi, 2009)

Lanthimos’u ve Yunan Yeni Dalgası’nı dünya sinemasına tanıtan film olarak da bilinen Kyonotodas, 21. yüzyılın en sert ve en doğrudan toplumsal taşlamalarından birisi. Dünya prömiyerini yaptığı Cannes’dan Belirli Bir Bakış ödülüyle dönen, En İyi Yabancı Dilde Film dalında Oscar’a aday gösterilen 2009 yapımı bu film, yıllar geçtikçe etkisi büyümeye devam eden ve kendine has bir taraftar kitlesi yaratmayı becermiş bir yapım. Türkiye’de 29. İstanbul Film Festivali’nde gösterildikten sonra vizyona uğramamış olan film tam dokuz yıl sonra, Başka Sinema’nın “Klasikler” bölümü vesilesiyle vizyona girecek. Başka Sinema salonlarında gösterilecek filmin vizyon tarihi 17 Ağustos.

Kyonotodas’ta üç çocuklu bir ailenin, dış dünyaya kapalı, toplumsal yaşantıya dair gerçeklerin yeniden üretildiği ev hapishanesine konuk oluruz. Hayatları boyunca evden dışarı çıkarılmamış çocukların gerçeklikleri baştan tanımlanmış, manipüle edilmiş ve kısıtlanmıştır. Aile kurumunun birey üzerindeki belirleyiciliğinin ve muhtemel yıkıcılığının doğrudan bir taşlaması olan bu film, aynı zamanda Lanthimos sinemasının sınırlarını iyice belirleyen bir dil üretir. Karakterler yalnızca çağdaş dünyaya ait kelimelerden, davranış alışkanlıklarından ve sosyal konseptlerden değil, üsluplarından da arındırılmış gibidir. Bir anomalinin içinde yaratılmış gerçeklikte barınırlar.

Lanthimos’un üst-anlatıya, sosyal eleştiriye ve seyirciyi çarpmaya dayalı satirik sinema dili Kyonotodas’ta kurucu ögelerini barındırır. Lanthimos’un sonraki filmlerinin tamamına hâkim olacak, insanlık durumuna ve onun yıkıcı, karanlık, kötücül doğasına yönelik kapsayıcı (ve kendi fikrine fazlasıyla hayran) tutumu ilk olarak Kyonotodas’ta yüzeye çıkar.

Alpeis (Alpler)

Yorgos Lanthimos filmleri, yönetmeninin filmin kalbine yerleştirdiği açık bir toplum eleştirisinden ibaret kılınmış gibidir. Film içerisinde yaratılan anlam dünyasının tamamı günün sonunda birkaç cümleyle özetlenebilecek olan bu toplum eleştirisini işaret eder. Lanthimos filmlerinin bu birkaç cümlenin ötesine gitmeyen, tek bir fikirden ibaret ve yüzeysel bir dünya kurduğu yönündeki düşünce de filmlerin bu tek yönlülüğüne vurgu yapıyor. Yönetmenin Kyonotodas’ın büyük başarısının ardından çektiği Alpeis filmi de modern ilişkilerin toplumsal rollere ve işlevlere indirgenmiş performatif yapısını eleştirir nitelikte.

Bir Lanthimos filminden beklendiği üzere, nerede ve nasıl bir gerçeklikte ağırlandığımızı anlamaya çalışırken zamanla etrafında gezindiğimiz karakterlerin Alpler adı verilen bir “takım” oluşturduğunu öğreniriz Alpeis’te. Bu takım, sevdiklerini kaybedenlerin acılarını hafifletmek için bir oyunculuk/yerine geçme hizmeti sunmaktadır. Ölen kişinin bazı özel eşyalarını alan, hizmet isteyenlerin talimatlarını yerine getiren ve bir süreliğine o ölen insanmış gibi davranan oyuncuların belirli bir ücret karşılığında verdiği bir hizmettir bu. Performans, işlevin yerine getirilmesi ve devamlılık esastır.

Film ilerledikçe Alpeis, uçları sıkı sıkıya çıkar ilişkisine bağlı, hayatta kalmak adına içine girdiğimiz toplumsal rollere yönelik güncel bir eleştiriye dönüşür. Bir toplumun sunduğu normatif ilişkilerin parçası olmanın yarattığı iki yüzlülük bu kez hizmet sektörü, duygusal kapitalizm, toplumsal kimlik rolleri, aile ve sevgi gibi kavramların etrafında gelişir. Aşına aşına anlamını geçmiş bir zamanda bırakmış, bayat bir ifadeyle söylersek, hayat bir tiyatro sahnesidir ve sahnede kalmanın tek yolu sahnede kalmaktır. Bütün modern yaşam “yapar gibi” görünmekten ibarettir.

The Lobster

Eğer o bayat ifadeyi biraz daha uzatır, gerçek bildiğimiz dünyanın bir sahne olduğunu, içinde yer alan bizlerin de sosyal rollerini yerine getiren oyuncular olduğunu düşünürsek Lanthimos’un dünyasını buna bir karşı çıkış olarak okumak mümkün. Lanthimos’un filmlerinde kurmaca dünyanın karakterleri gerçek dünyadaki muadillerinin parodisini yapar gibidir. Filmin kurmaca gerçekliği, gerçek dünyanın kurmacalığını vurgular. Filmler o dünyayı dışarıdan bir gözle yeniden üreterek eleştirirler.

Yorgos Lanthimos’un ilk defa İngilizce olarak çektiği ve bilhassa ABD’de büyük sükse yapan filmi The Lobster, yaşadığımız dünyanın bilhassa romantik ilişkiler bağlamında abartılı, çıplak bir parodisiydi. Yönetmenin kapalı devre dünyasının sınırları ilk defa bu kadar genişledi ve distopik bir kapsayıcılık kazandı. Colin Farrell ve Rachel Weisz gibi iki büyük kariyerli oyuncunun başrollerini üstlendiği bu film, bütün dünyada büyük bir ilgiyle karşılandı. Cannes’da Jüri Özel Ödülü’nü aldı, En İyi Orijinal Senaryo dalında Oscar kazandı.

The Lobster’da romantik ilişkilerin belirli iktidar odakları tarafından düzenlendiği, yasaklandığı, dayatıldığı karanlık bir dünya kurar Lanthimos. Bu dünyada belirli bir yaşa kadar evlenememiş insanlar bir otelde bir araya getirilir ve kendilerine son bir şans tanınır. Bu sürecin sonunda da kendilerine uygun görülen bir eşle birleşememiş kişiler seçtikleri bir hayvana dönüştürülür. Bu dünyayı reddeden asiler içinse herhangi bir romantik ilişki cezalandırılması gereken bir suçtur. The Lobster’ın dünyasında bireysel özgürlük, toplumsal ahlak tarafından tamamen işgal edilmiş, hatta dinamitlenmiştir. Bu kez normal, anomaliye sürüklenmiştir. Buna ister distopya diyelim, ister toplumsal alegori, The Lobster’da anlatılan dünya, bizim dünyamızın uç bir noktası, bir sınır karakoludur.

The Killing of a Sacred Deer (Kutsal Geyiğin Ölümü)

The Lobster’ın ardından tamamı İngilizce çekilmiş ikinci filmi The Killing of a Sacred Deer’la Lanthimos, döneminin en çok tartışma yaratan yönetmenlerinden birisi olduğunu tamamen ispatladı. Cannes Film Festivali’nin ana yarışmasında dünya prömiyerini yapan ve senaryo ödülü kazanan film, gösterildiği ilk günden itibaren çok farklı tepkilerle karşılaştı, tartışmalar yarattı. Oyuncu kadrosunda Colin Farrell ve Nicole Kidman’ın yanı sıra filmin en çarpıcı performansına imza atan genç oyuncu Barry Keoghan’ı bulunduran filmde Lanthimos yeniden aile temasına dönüyor ve steril modern aile tablosunun karanlık tarafını açık eden bir taşlamaya imza atıyordu.

Yunan mitolojisindeki Iphigenia’nın hikâyesinden esinlenen filmde başarılı bir cerrah ve eski bir alkolik olan Steven’ın geçmiş bir günahı nedeniyle hayatına musallat olmuş Martin karakteriyle ilişkisi ve Martin’in Steven’ın aile yaşantısına dahil oluşu anlatılır. Martin’in, babasının ölümünden sorumlu tuttuğu Steven’dan bir talebi vardır. Ailesinden birisini kendi isteğiyle öldürmezse hepsinin tek tek öleceğini söyler. Lanthimos sinemasında daha önce karşılaştığımız temalar, üsluplarından arındırılmış karakterler, işlevlerinden ibaret kılınmış ruhsuz ama çıkarcı ilişkiler ve insan ruhunun kötücül doğası yerli yerindedir.

Diğer yandan The Killing of a Sacred Deer’ı Lanthimos sinemasının biçimsel açıdan en “stilize” işi olarak görmek de mümkün. Daha çok içeriğe, donuk ve ruhsuz oyunculuğa, absürdist mizansenlere dayalı Lanthimos evreni The Killing of a Sacred Deer’la birlikte biçimsel açıdan büyük çeşitlilik kazandı. Alabildiğine geniş açılı lenslerin, tuhaf bir güvenlik kamerası hissiyatı yaratan üst açıdan takip çekimlerinin ve sinir bozucu yaylıların neredeyse bütün işitsel tonu ele geçirdiği müziklerin bol keseden kullanıldığı filmin üst-anlatısı içeriğe olduğu kadar biçimsel üsluba da hükmediyordu.

The Favourite

Yorgos Lanthimos, The Favourite’te bu kez bir dönem anlatısına yöneliyor. Kadrosunda Emma Stone, Rachel Weisz ve Olivia Colman gibi oyuncuları barındıran film, 18. yüzyıl İngilteresi’nde yaşamış Kraliçe Anne ve onun etrafında yaşanmış bir rekabet hikâyesine odaklanıyor. Tahtta oturan Kraliçe Anne’in yakın dostu, danışmanı ve gizli aşkı Sarah Churchill perde arkasında kraliçe yerine ülkeyi yönetirken genç ve güzel kuzeni Abigail’in resme dahil olmasıyla ikili arasında yaşanacak rekabeti (ve aşk üçgenini) izliyoruz.

Filmde Sarah Churchill’i canlandıran Rachel Weisz, bir röportajında filmin hem saf bir Lanthimos filmi hem de tarihî bir komedi hikâyesi olduğundan söz etti. Weisz aynı zamanda karakterler arasındaki rekabeti Hollywood klasiği All About Eve’e benzetti ve filmi bir “Yorgosian distopya”dan daha fazlası olarak niteledi. 

The Favourite, Lanthimos’un ilk dönem filmi olmakla birlikte aynı zamanda Yunan yönetmenin senaryosunda imzasının olmadığı ilk filmi olarak dikkat çekiyor. Filmin senaryosu Deborah Davis ve Tony McNamara’ya ait. 

Lanthimos açısından birçok ilki barındıran The Favourite, Venedik’ten hemen sonra New York Film Festivali’nin açılışını yaptı. Festival direktörü Kent Jones’a göre bir “tour de force” niteliğinde. Yani bir maharet gösterisi, zirve noktası.


Yükleniyor...