Kitlesel tutuklamalar çağında sanat: “Marking Time”

Görsel sanatlar, dört koldan birden insandışılaştırmaya çalışan bir sisteme karşı çıkmada sözcüklerin tek başına yaratmakta zorlanacağı güçte bir etkiye sahip. Hattın diğer ucunda yazar Nicole R. Fleetwood ve bugün 2 milyonun üzerinde nüfusun parmaklıklar ardında olduğu ABD’deki cezaevi sistemine görsel sanatlar üzerinden bakan yeni kitabı var.

Röportaj: Ekin Sanaç, Leyla Aksu

Kürt gazeteci ve ressam Zehra Doğan, tutukluluğu sırasında ve sonrasında verdiği röportajlarda cezaevinde en büyük baskıyı resimleri ve ürettikleri üzerinden gördüğünü anlatmıştı. Kendisine temin edilmeyen kâğıt ve boyalara karşın gazete sayfaları üzerine yemek artıkları, kuş dışkısı ya da regl kanı gibi malzemelerle gizlice çalıştığı resimlerinin dolaşıma girmesi, onun tutukluluğunu temsil eden görsel dünya adına yeni bir klasör oluşturdu hafızalarda. Resimleri Avrupa’da birçok sergi mekânını dolaşırken, tutuklanmasına gösterilen gerekçelerden biri olan Nusaybin’in yıkımına dair resmi (2015) ise Banksy tarafından New York’un en işlek caddelerinden birinde duvara yansıtıldı. Onu gün sayarken resimleyen “Zehra Doğan’a özgürlük” işinin yanı başında. 

21 Haziran’da, 1000 günü aşkındır süredir Silivri Cezaevi’nde tutulan Osman Kavala’nın sanatçı dostlarının kendi üretimleriyle yürüttüğü kampanyalar kapsamında, yemeğinden çıkması üzerine beslemeye başladığı sümüklü böceklere ithafen performe edilmiş “Osman Bey ile Salyangozlar” isimli, İngilizce dilinde 10 dakikalık bir tecrit operası yayımlanmıştı. Kavala’nın tutukluluğuna karşı sanatçı dostlarının #OsmanKavalayaÖzgürlük kampanyaları kapsamında dolaşıma sokmakta olduğu çizgi, fotoğraf, animasyon formundaki diğerleri gibi bu çalışma da, her türlü imkânıyla, dört koldan birden insandışılaştırmaya çalışan bir sisteme karşı çıkmada sözcüklerin tek başına yaratmakta zorlanacağı güçte bir etkiye sahip. 

ABD’li yazar Nicole R. Fleetwood da ailesinden, komşularından, çocukluk arkadaşlarından birçoğunun yıllarını hatta ömürlerini parmaklıklar ardında geçirmesinin yarattığı travmalarla bir başa çıkma yolu olarak başladıMarking Time: Art in the Age of Mass Incarceration adını verdiği kitabına. Tutukluluğa dair basın ve medya kanallarında dolaşıma sokulan kelepçeli insan görüntüleri, olay yeri sahneleri, aranıyor ilanları ya da sabıka fotoğraflarının, cezaevi sistemlerinin insanları giderek daha da görünmez kılmasını doğrudan destekleyen unsurlar olduğunun altını çizen yazar, bugün 2 milyonun üzerinde nüfusun parmaklıklar ardında olduğu ABD’de bu tecritten ve koparılıştan etkilenen milyonlarca insan daha olduğunu gösterirken farklı bir yol izliyor. Bugüne kadar edebiyat, müzik ya da tiyatro alanında cezaevinde üretilen işlerin tarihi nispeten daha iyi biliniyor olabilir. Ancak Fleetwood şunu gösteriyor ki cezaevlerinde her gün görsel sanatlar alanında üretilen milyonlarca iş var. Resimler, illüstrasyonlar, stüdyo fotoğrafları, el yapımı kartlar, çizimler, heykelcikler… Neredeyse hiçbiri haberlerde yer tutma şansı edinemeyen bu işler, cezaevlerine ve yarattıkları etkilere dair farklı anlatılar üretiyor. Fleetwood da senelerdir titizlikle yürüttüğü araştırması neticesinde cezaevindeki sanatçıların yarattığı işlere doğrudan odaklanan, radikal Siyah sanat geleneğinin ışığındaki yolculuklarını çerçeveleyen, üretildikleri koşulları, kapalı devre dolaşımlarını; birbirleriyle ve dışarıdaki sanatçılarla olan iletişimlerini detaylandıran kapsamlı bir görsel arşiv çıkarıyor ortaya. Cezaevi sanatı pratiğinin, sanat kurumları tarafından da büyük ölçüde görünmez kılındığını söylerken, cezaevleri ve müzeler arasında ayırıcılık/koparıcılık üzerinden de bir bağ kuruyor. 

Nicole R. Fleetwood, Nisan ayında Harvard University Press tarafından yayımlanan kitabının sergisini MoMA PS1’da (New York) açmaya hazırlandığı günlerde sorularımızı yanıtladı. 17 Eylül 2020-4 Nisan 2021 tarihlerinde açık kalacak sergide, kitabı takiben cezaevinde sanatçılar tarafından yaratılmış eserler ve baskılayıcı, yasaklayıcı bu sisteme karşı dışarıdaki sanatçıların üretimleri görülebilecek. Ayrıca ABD cezaevlerinde yükselen COVID-19 krizine ilişkin olarak sanatçıların tecritte ürettiği yeni işler de kitaptakilere ek olarak sergi kapsamına dâhil edildi.

Russell Craig, State ID, 2013.  Paraşüt kumaşı üstüne akrilik. 86×139 cm.

Kitabın ismi Marking Time (Gün Saymak). Bu çalışmayı hazırlama ve paylaşma sürecinde bu ifadenin anlamı senin için ne şekillerde değişti?

Bu soruyu çok seviyorum. İsim, kitap dünyada gezindikçe daha da anlam kazanıyor. Başta bu ismi, cezaevlerinin aileler ve yakınlar arasındaki ilişkileri nasıl altüst ettiğinin bir ifadesi olarak seçmiştim. Kuzenlerim Allen ve De’Andre cezaevindeyken onları ziyaret edişlerimin ve gün sayışımızın bir yansımasıydı. Fakat aynı zamanda zamansallığa ve ABD’deki ırksal ve sınıfsal zulme karşı uzundur süregelen mücadelelere de işaret ediyor. 

“Toplumdan koparan, öldüren, polisliği ve devletin cezalandırıcılığını öven sistemlerin parçası olmayı reddeden, muazzam bir genç kuşak var.”

Deborah Luster, L.C.I.W. St. Gabriel, Louisiana, Annette Rose, doc # 391605, dob. 1.31.74, pob. New Orleans, cezası 5 yıl, 3 çocuk sahibi. 2000, 12 × 10 cm.
Deborah Luster, E.C.P.P.F., Transylvania, Louisiana, doc # 216042, pob. New Orleans, cezası 3,5 yıl. 1999, 12 x 10 cm.

Kitabın yayımlanmasından neredeyse üç hafta sonra George Floyd’un katledilmesi, ırksal adaletsizlik ve Amerikan politikalarına karşı çok kültürlü bir hareketi sokaklara taşıdı. Kitap, bir şeyler yaratmak için alan kurma üzerinden hayatta kalma ve örgütlenme taktiklerini ilham verici şekillerde detaylandırıyor. Kitabın şu anda okuyucuyla buluşması neler hissettiriyor?

Siyah-karşıtı şiddet episodik değil, süregiden bir durum. Siyahların özgürlük için mücadelesi ve insandışılaştırılma, baskılanma, katledilmeye karşı direnişi, sokaklarda olduğu kadar hayatta kalmaya yönelik gündelik aktivitelerimizde de mevcut. Yakın dönemde katledilen Siyah insanların -George Floyd, Breonna Taylor, Rayshard Brooks- dünya çapında yarattığı kolektif tepkinin birkaç faktörün bir araya gelişine bağlanabileceğini düşünüyorum. Öncelikle toplumdan koparan, öldüren, polisliği ve devletin cezalandırıcılığını öven sistemlerin parçası olmayı reddeden, muazzam bir genç kuşak var. Ayrıca COVID-19 pandemisinin yarattığı çaresizlik ve acıların, ve ABD federal hükûmetinin insanlarını bu virüse karşı korumada büyük bir fiyaskoya imza atışının da muhakkak etkisi var. 

Beyazların uyguladığı ırksal şiddetin ve kinin sona erdirilmesi için toplumun radikal bir dönüşümden geçmesi şart. Yanlış bir biçimde “beyaz üstünlüğü” olarak adlandırılan ideoloji, geride bıraktığımız 500 yılın en yıkıcı ve en şiddet içeren ideolojisi. 

Tameca Cole, Locked in a Dark Calm, 2016. Kolaj ve grafit.

Beraber çalıştığın tutuklu sanatçıların kitabı görme şansı oldu mu? Geri dönüşler alıyor musun? 

Art for Justice Fund’ın desteği sayesinde cezaevindeki kişilere ücretsiz yollamak üzere kitabın karton kapaklı bir versiyonunu hazırlayabildik. Şimdiye kadar sanatçıların bir kısmından bu kitabın onlar için ne kadar çok şey ifade ettiğine dair mesajlar aldım. Kitabı ilk gören zaten onlar oldu. Onların desteği ve sahiplenmesi benim için büyük anlam taşıyor. 

Kitabın başlarında bu projenin senin ve ailen için duygusal açıdan zorlayıcı olabileceğinden korktuğunu belirtiyorsun. Kitap için yaptığın görüşmeler “kolektif acı ve hayatta kalma” bakımından duygu ve düşüncelerini nasıl dönüştürdü? Kendinle ilişkine dair ne açılardan önemli oldu?

Bu projede çalışmanın bana öğrettiği en önemli ders, güç ve iktidar sistemlerinin beni hayal kurma, tahayyül etme ve yaratmaktan alıkoymasına hiçbir şekilde izin vermeyeceğimi idrak etmek oldu. Bu çok kurucu bir şey. Otoritercilik, ancak biz hayal gücümüz ve yaratıcılığımızla savaşmayı bıraktığımızda kazanıyor.  

Peki kişisel deneyimlerinle bu denli iç içe olan bir konuda akademik bir çalışma yaratmak nasıl bir tecrübeydi? Dengeleri nasıl kurdun? Yazım sürecinde özellikle dokunmak ya da kaçınmak istediklerin oldu mu? 

Yazmayı seviyorum ve önem taşıyan şeyler hakkında yazmak istiyorum. Ben kişisel deneyimlerimden yola çıkan meseleler hakkında yazmayı tercih ediyorum. Beden-yazı etkileşimi çok hoşuma gidiyor. Dolayısıyla kişisel deneyimlerimi getirmek benim için zorlayıcı değildi. Ama ailemi savunmasız ve korunmasız bırakmamak için çok dikkatli olmaya çalıştım. Bana tüm süreçte büyük destek sağladılar ve kitabı sahiplendiler. 

Cezaevlerindeki sanatsal üretime dair köklü bir tarih ve miras var. Ancak kitabında edebiyat, tiyatro ve müzik alanlarının aksine, bugüne kadar cezaevinde üretilmiş görsel sanatlara yoğunlaşan çalışmaların azlığının altını çiziyorsun. Bunun sebeplerinden biraz bahsedebilir misin? 

Tutsaklığın tarihi, tutsak sanatların tarihiyle eştir. Zorla tutulan insanlar özgür olmayı tahayyül ederler. Zaten malzeme kısıtlamalarından ötürü cezaevlerinde görsel sanat alanında eserlerin üretilmesi başlı başına diğer formlara kıyasla çok daha zorlu bir süreç. Cezaevindeki sanatçıların sanat eserlerine dönüştürebilecekleri malzemelere ulaşabilmek için çok fazla enerji sarf etmesi ve plan yapması gerekiyor. Kitap da bu uğraşı üzerine kafa yoruyor. 

Cezaevinde üretilen sanatı tanımlar ve tartışırken carceral aesthetics (hapisçi estetik) ve penal space (cezai mekan), penal time (cezai zaman) ve penal matter (cezai malzeme) terimlerini kullanıyorsun. Bu çerçeve zaman içinde nasıl gelişti? Cezaevi sanatı ve estetiği üzerine yazmak için yeni kelimeler üretmek neden önemliydi?

Kullandığım terimler ve kategoriler cezaevindeki sanatçılarla yaptığım söyleşiler ve sohbetlere bağlı olarak şekillendi. Amacım, sanatsal süreçleri ve tutsakların sanat üretmek için cezaevindeki yapılar etrafından nasıl dolandıklarını merkeze almaktı. Cezaevinde üretilen sanat eserlerini marjinalleştirmek ve küçümsemek için geçmişte kullanılan yöntemleri çürütmek ve aksini iddia etmek çok önemliydi.  

“Cezaevlerinin problematiğini anlıyoruz ama müzelere ve kapitalizmle, koparıcılıkla ve dışlayıcılıkla ilişkilerine daha eleştirel bir gözle bakmamız lazım.”

Dean Gillispie, Spiz’s Dinette, 1998. Tablet arka yüzeyleri, kravat iğneleri, dondurma çubukları, sigara folyosu, 140 × 20 × 12 santimetre.

Jesse Krimes, Apokaluptein 16389067, 2010–2013. Cezaevindeki çarşaflar, gazete, guaj, kurşun boya, grafit, 4,5 × 12 metre.

Edward, Portrait of Doris, DeCarrio, and Family, 2010.

Toplumsal değerler sistemini muhafaza etmekle görevlendirilmiş, ayırıcı/koparıcı Aydınlanma çağı kurumları olarak hapisaneler ile müzeler arasındaki benzerlik ve bağlara dikkat çekiyorsun. Kültürel kurumlarımızda değişim için ne gibi olasılıklar görüyorsun? Bu, pratikte neye benzeyebilir? Bu kurumlarda sergi hazırlamaya nasıl yaklaşıyorsun?

Evet. Cezaevlerinin de müzelerin de değer ve değer biçme sistemlerinin birer parçası olmasını sorgulamamız önemli. Cezaevlerinin problematiğini anlıyoruz ama müzelere ve kapitalizmle, koparıcılıkla ve dışlayıcılıkla ilişkilerine daha eleştirel bir gözle bakmamız lazım. Şu an 17 Eylül’de kitaba dair açacağım sergi üzerine çalışmaktayım. Dolayısıyla zihnim bu konuyla dolu bir hâlde. Müzeden bir ekiple, kölelik ve sömürgecilik karşıtı pratikleri hayata geçirmek üzerine çalışıyoruz. Aslında bu konunun büyük kısmı çalışmaların nasıl ele alındığıyla ilgili. Olası tüm hapislik sistemlerinden kurtulmak için müzeyi nasıl dönüştürebileceğimize dair tartışmalar yürütüyoruz.  

James “Yaya” Hough, How Big House Products Make Boxer Shorts, 2018. Suluboya.

Kitabın başlarında Siyah kadınların görünmez kılınmaya çalışılmış emekleri ve çalışmalarına dikkat çekiyor; onların adımlarını nasıl takip ettiğini açıklıyorsun. Hem entelektüel hem de duygusal anlamda. Kadınlar ve LGBTİ+’lar hapislikten de birçok anlamda farklı şekillerde etkileniyorlar. Bu konuda neler söylemek istersin?

Cezaevi abolisyon hareketindeki liderlerin çoğu Siyah feministler ve queerler. Siyah kadınlar yüz yıllardır Siyah ailelerin ve toplulukların koruyuculuğu ve bakıcılığını üstleniyorlar. Ben de yaptığım bu çalışmayla esasen onların emeği ve mirasını onurlandırmak istiyorum. 

Michael Moses El, Desi ile oto portre, 1985.


Yükleniyor...