Mit ve hurafeler ‘‘İyi Saatte Olsunlar’’ sergisinde yeni yaşamlar buluyor

Röp: Yektin Nural
Foto: Hamdi Atay (Büyük Siyah Kapı)

Advertisement

Hayy Açık Alan’da gerçekleşen ve 20 Nisan’a kadar görülebilecek ‘‘İyi Saatte Olsunlar’’ sergisi Ankaralı Pelesiyer ve İzmirli Darağaç insiyatiflerinin yaşadıkları yerlerdeki insanlarla yaptıkları sözlü çalışmalarla topladıkları o bölgelere ait mit ve hurafelerden yola çıkılarak oluşturuldu. Pelesiyer ve Darağaç üyerlerinin Papatya Tıraşın’ın mitlerden hareketle yazdığı öykülerden esinle ortaya çıkardıkları, farklı disiplinlere açılan ve mekanı da kurgunun bir parçası haline getiren işleri, Hayy Açık Alan çatısı altında yereli sürreale sürükleyen ve yaratıcı çağrışımlar üzerinden kendi özgün varoluşunu ortaya bir sergi sunuyor. Hayy Açık Alan ve ‘‘İyi Saatte Olsunlar’’ sergisinin bileşenlerini oluşturan Pelesiyer, Darağaç ve Papatya Tıraşın ile mitleri, metinleri ve serginin farklı katmanlarını konuştuk.

Serginin detaylarına dalmadan önce, Hayy Açık Alan’a dair biraz bilgi edinmek istiyorum. İzmir Kemeraltı’nda açılan bu mekânın amaçlarından, ne gibi projeler ve üretimlere yer verdiğini ve vermeyi planladığından, bünyesinde bir araya getirdiği aktörlerden bahsedebilir misiniz?
Hayy Açık Alan:
Hayy Açık Alan, İzmir Kemeraltı’da Piyaleoğlu Han içinde yer alan, kâr amacı gütmeyen bağımsız bir sanat alanıdır.

Güncel sanatı odağına alır ve farklı disiplinlerle kolektif düşünme ve üretme pratikleri içinde sergi, performans, workshop, konuşma, okuma, dinleme etkinlikleri düzenler. Tüketime değil; üretime, anlatmaya değil; dinlemeye ve deneyimlemeye alan açmayı amaçlar.

Üretimini, kültür ve sanatın merkezi dışında varsayılan şehirlerde gerçekleştiren yaratıcı zihinlerin, kolektiflerin, inisiyatiflerin, üretenlerin biraraya geldiği bir ortam kurgular. Görsel sanatlar, mimari, edebiyat, sinema, yazın, eleştiri, sanatçı hakları ve bitki bilimi gibi farklı konuların ilgililerini, bilgi ve birikimlerini paylaşmak üzere biraraya getiren aracılık eden bir yapısı vardır. Temas kurma, birlikte üretme motivasyonu ile hareket eder.

Hayy Açık Alan, sanata ve paylaşıma dokunması koşulu ile her disipline açıktır.

“İyi Saatte Olsunlar” lokal mit ve hikayelerden yola çıkıp, sergi mekânını da kendi kurgusunun içine katarak, iç içe geçmiş bir ilham ve üretim ağı sunuyor. Sergide yer alan farklı hikayeleri, aktörleri ve üretimleri bir araya getirme sürecinden biraz bahseder misiniz?
Hayy Açık Alan:
Hayy Açık Alan’ı düşlerken ne yapmak istemediğimiz alt alta sıraladığımızda ilk madde; İstanbul’da üretilmiş veya yapılmış bir şeyi İzmir’e ihraç etmek yerine İstanbul’un periferinde bulunan ve odağına güncel sanatı alan, farklı disiplinlerden gelen, birlikte düşünme ve üretme olanaklarını araştıran, Türkiye’nin farklı şehirlerinden kişileri bir araya getirelim oldu. Onların birbirleriyle iletişimlerinde becerebiliyorsak bir köprü ya da bir aracı olalım istedik. Bu iletişimden çıkan konuşmalar, okumalar dizisi veya workshop ya da sergi gibi etkinliklerle şekillenen bir programı olsun dedik. Hiçbirinin olmaması da mümkün. O zaman da bunu “deneyimlemek” bile bir artı diye baktık.

İşte bu düşüncelerle Pelesiyer ve Darağacı bir araya getirsek ne çıkar diye meraklarımız ve heyecanlarımızla yola koyulduk. Kaş’ta yaşayan Papatya Tıraşın’da eklenince keyifli bir süreç yaşandı. Pelesiyer’den Ali  Şentürk İzmir’e gelerek Darağaç ekibi ile tanıştı. Sonrasında Darağaç’tan Cenkhan Aksoy Ankara’ya gitti. Doğal olarak  iletişim daha çok mailler ve görüntülü aramalar üzerinden oldu. Cümleyi böyle tamamlayıp sözü Pelesiyer’e bırakıyoruz.

Pelesiyer: Pelesiyer, “İyi Saatte Olsunlar”ın proje aşamasında İç Anadoluluların birincil ağzından çıkan hikâyelere odaklandı. Birebir yaşanmış hikâyeleriyle iletişim kurduğumuz kişilerin hikâye anlatıcısına dönüştüğünü farketmek ilginç bir deneyim oldu. Dahası bütün hikâye anlatıcıları kendi geçmişleriyle bağ kurarken aynı zamanda belli bir zaman diliminin ve coğrafyanın da kültürel izleklerini belirlediler. Bu keşiften sonra Papatya Tıraşın’ın iç içe geçen metinleri bizi deneysel bir üretim sürecine yönlendirdi. Aynı zamanda Darağaç’ın yaşadığı mekânda üretme pratiği Pelesiyer’i, ilk mekânı olan dama gitmeye teşvik etti diyebiliriz. Darağaç sayesinde en dolaysız ve gerçek hissettiğimiz yere geri döndük. Böylelikle “İyi Saatte Olsunlar” Pelesiyer için bir deneyime dönüştü. 

Darağaç: Darağaç olarak “İyi Saatte Olsunlar” sergisinin ön hazırlık sürecinde mahallede kolektif bir sözlü tarih araştırması yaptık. Bu süreci oldukça hızlı ve verimli geçirdiğimizi düşünüyoruz. Kendi aramızda iş bölümü yaparak kısa sürede oldukça fazla kişiyle görüştük. Konuştuğumuz karakterlerin bizi başka karakterlere yönlendirmesi ve bazı öyküleri özellikle onlardan dinlememiz gerektiğini söylemelerinin ardından sözlü tarih araştırmalarımızın çemberini genişletmeye karar verdik. Böylelikle, mahallede daha önce görmediğimiz veya görsek de tanımadığımız insanlarla ilk kez iletişime geçmiş olduk. Bu da mahalle ile kurduğumuz ilişkilerde daha verimli iletişime ve mahallemizin geçmişi hakkında detaylı bilgiler edinmemize vesile oldu.

“İyi Saatte Olsunlar” birbirine kenetlenmiş bir üretim sürecinin sonucu. Ancak belki de serginin ele aldığı mit ve hurafalerin doğası gereği, bu mit ve hurafelerden ortaya çıkan metinler ve bu metinlere yapılan yaratıcı müdahaleler aslında her izleyicinin kendi bireysel hayalgücü içerisinde farklı algılara hayat verebilecek, öznel bir sergi deneyimi sunuyor. Siz “İyi Saatte Olsunlar” sergisini kurgularken nasıl bir izleme deneyimi ön görüyordunuz?
Hayy Açık Alan: Sergiyi kurgularken mekânı hem Darağaç hem de Pelesiyer’in tasarrufuna bıraktık. Birlikte verimli bir süreç sergiye de yansıdı sanırız.

Darağaç: Darağaç olarak, mahallede süregelen sergileme deneyiminin devamı niteliğinde mekana özgü çalışmalar üretiyoruz. Bu sergide de hikayelerin arşivsel gösterimi ile farklı sergileme biçimlerini birarada kullanmayı amaçladık. Genelde bir mekana bağlı kalmadan, mahallenin herhangi bir noktasında alternatif sergileme biçimleri ararken, bu defa sınırları belirli bir alanda neler yapabileceğimiz ve bu sınırları ne kadar zorlayabileceğimiz hakkında etraflıca düşündük. Bununla beraber, sınırlı bir alan içerisindeki izleyicilerin hikayelerle olan etkileşimi artırmayı umduk. Bu açıdan, ‘İyi Saatte Olsunlar’ sergisi bizim için önemli bir deneyim alanı oldu. 

Pelesiyer – Urasa

Pelesiyer: Pelesiyer mekânda üretmeyi ve deneyimletmeyi sever, ürettiğini mekânda sergilemeyi sevmez. “İyi Saatte Olsunlar” mekânda sergileme fikrini aşan bir yapıya büründü. Darağacın yaşadığı mekânda üretmesi ve yaşadığı yerin ilginç hikâyelerle dolu olması, dahası insanların pek de bulunmak istemedikleri bir yerde üretimlerini istekle sürdürüyor olmaları, Papatya Tıraşın’ın hikâyelerin hikâyesini metinleştirmesi ve sergi fikrinin Pelesiyer’in kelime anlamıyla ortaklaşması bizim Hayy Açık Alan’da kafamızda hiç soru işareti olmadan konumlanmamızı sağladı. Bütün bu saydıklarımız alışılmış sergileme pratiğinin dışına çıkılacağını ve “başka” bir izlenme deneyimi yaşanacağını zaten öngörüyordu. “Eski Köyde Bir Akşam Vakti” nasıl insanın bilinç dışına, pek de kontrol edemediği ve geçmişle bağ kurmasını sağlayan bir alana dokunuyorsa, Pelesiyer “Urasa” ile tam da bu tekinsiz noktaya dokunmak ve bunu hissettirmek istedi. Urasa’yı sergilerken, üst üste gelen fotoğraf, video ve boş beyaz kâğıtlarla farklı katmanlar yarattık. Video performansımız bittiğinde mekânın boş halinin fotoğrafı bir süre duvarda asılı kalmaya devam ederken, bir anda bizler elimizde kâğıtlarla ayini yeniden gerçekleştirmek üzere mekânın hayaletleri olarak beliriyoruz.

Pelesiyer insiyatifinin sergide yer alan “Urasa” isimli video-performansı, Papatya Tıraşın’ın sergi için yapılan sözlü çalışmalarla toplanan mit ve hurafelerden yola çıkarak yazdığı “Eski Köyde Bir Akşam Vakti” hikâyesinin mekân ve okuma üzerinden bir ritüele dönüştürülmesini belgeliyor. Okumanın metin üzerindeki etkisi ve metnin okuma şekliyle ortaya çıkarılabilecek potansiyelleri üzerine ne düşünüyor, bu düşünceleri yaratıcı bir üretim pratiğine nasıl döküyorsunuz?
Pelesiyer:
Darağaç ve Pelesiyer’in bir araya getirdiği şehir efsaneleri ve hikâyeler kendi içinde üretim açısından çok fazla dinamik taşımakta. İki kolektifin bu hikâyeleri toplaması ve Papatya’nın tek bir hikâye ya da mit haline getirmesi üzerinden baktığımızda bütün argümanlar katmalarına ayrılıp yeni metaforlarla karşımıza çıktı. Bizim inisiyatif olarak refleksimiz ise Papatya’nın hikâyesinden seçtiğimiz beş bölümü tekinsiz bir mekânda üst üste seslendirmek oldu.  Metnin farklı parçalarını ilk mekânımız olan Dam’da aynı anda beş kişi okumak hem mekânı hem de hikâyeleri birbirine düğümleyen bir ayin gibiydi. Okuma eylemi bizi bir anlamda hikâye anlatıcısına dönüştürdü. Benjamin’den referansla hikâye anlatıcısı olarak sanatçıyı yeniden yorumladık. Deneyimin aktarılmasının güç olduğu bir çağda yaşıyoruz. Deneyim kelimesi bile literatürde kendi anlamını korusa da günlük kullanım açısından pek de yoğun bir içeriğe referans veren bir kelime değil. Günlük hayatta anlık ve yeni olanın değerli ve tüketime hazır olarak sunulduğu gerçeği enformasyon çağının bir etkisi. Bu durum bir anlamda modern insandan çalınan hikâye anlatıcılığı kavramını çağrıştırırken, deneyimin aktarıcısı olarak sanatçıya da referans vermektedir. Bizim gerçekleştirdiğimiz ritüelde metin anlaşılmaz hale gelirken, metnin anlamı çoğalıyor. Çünkü metin, adının ve içeriğinin referansını bellekte tutuyor. Böylelikle kendimizi eski çağlarda yaşayan bir hikâye anlatıcısı, dahası mekânı sağaltmaya çalışan birileri olarak hissettik. Metni okuyarak yeniden yazma eylemini gerçekleştirdiğimizi, bir anlamda metni “palimpsest”e dönüştürdüğümüzü söyleyebiliriz.

Papatya Tıraşın’ın hikayeleri Darağaç insiyatifinden Cem Sonel, Ali Kanal, Ayşegül Doğan, Tuğçe Akay, Cenkhan Aksoy ve Fatih Altan’ın farklı disiplinler ve perspektiflerle ürettiği çalışmalar üzerinden hem parçalanıyor hem de farklı detaylarıyla sergi mekanında yeni bir hayata kavuşuyor. Hikayelere yapılan bu “müdahaleler” ne tarz düşünce süreçlerinin ürünü? Metnin kendisinin ortaya çıkan yerleştirmeler ve işler üzerinde nasıl bir etkisi, varsa otoritesi söz konusu mu? 
Darağaç: “İyi Saatte Olsunlar”  sergisi için Papatya Tıraşın’ın kaleme aldığı ‘’Eski Köyde Bir Akşam Vakti’’ adlı  6 farklı hikayeden esinlenerek farklı disiplinlerde bireysel üretimler gerçekleştirdik.

Cem Sonel – Allah Korusun

Cem Sonel, Yusuf ile Ayşe arasında geçen ‘’Ayşe’nin Muskası’’ adlı hikayeyi ele aldı. Anlatıya göre Ayşe, Yusuf askere gitmeden onu koruması için bir muska veriyor, bahsi geçen muska asker yolu gözleyen Ayşe’ye bir şekilde tekrar dönüyor ve bu esnada muskadan yayılan yeşil ışık, odanın ve Ayşe’nin etrafını sarıyor. Buradan yola çıkan Sonel ‘’Allah Korusun’’ isimli çalışmasıyla, mekânın dışına yeşil ışık yayan sembolik bir led muska yerleştirerek izleyiciye inanç ve günümüz teknolojisi üzerinden yeni sorular üretti.

Ali Kanal – Unutulan Ağıt

Ali Kanal, ‘’Ölü Gelin’’ hikayesindeki intihar eden yetim kız ile babaannesinin yaşam hikayesi arasında gördüğü benzerlik üzerine hikayeyi farklı bir sonla bitirmeyi amaçladı. Cenazesi yapılmadan toprağa gömülen yetim kıza, babaannesine ait mezar taşının füzenle kopyasını çıkararak sergi mekânında temsili bir mezar oluşturdu.

Cenkhan Aksoy – Ak Sakallı Gidince Olanlar Oldu

Cenkhan Aksoy, ‘’Ak Sakallı’’ hikayesinden yola çıkmak istedi. Hikayede, mükâfat olarak düşünülen altınların serüvenine odaklandı. Bu süreçte insanoğlunun maddi ve manevi değerlere ne kadar çok anlam yüklediği ve beraberinde yaşanan karar verme aşamalarının sonuçlarını yakalama düşüncesiyle üretti. Hikayedeki altınlardan, diğer bir aile bireyine bahsettikten sonra olanları, anın bir ekran görüntüsünü alma fikriyle yerleştirdi. Mekânın tuvaletine yerleştirdiği “Ak sakallı gidince olanlar oldu‘’ adlı işle karşılaşan izleyicilere de, değerli bir ödül olan altının, ona kıyasla hiç değeri olmayan kömüre dönüşümünü deneyimletmeye çalıştı.

Fatih Altan – Ölüm Çeşmesi

Fatih Altan, ‘‘Çeşmede Kurtadamlar’’ hikayesinde geçen çeşmeyi metafor olarak ele aldı. Anlatıya göre yıllardır akmayan çeşmenin bir gece aktığını ve buradaki yalaktan vahşi hayvanların su içtiğini duyan yerliler çeşmeyi sahiplenmeye karar verirler. Tehlikeli buldukları hayvanları öldürmek için nöbet tutmaya başlarlar. Bir süre sonra susuzluğa dayanamayıp yalaktan su içerler ve hayvanları öldürmek için başlattıkları bu süreçte birbirlerini parçalayarak öldürdükleri görülür… Kentleşmeyle birlikte akmayan çeşmeyi insan kaynaklı iklim değişikliğine bağlayan Altan, yıllar sonra az da olsa akan çeşmenin suyunu birbirlerini öldürmek pahasına hayvanlardan sakındıkları sahneyi kendi disiplini olan resimle ele aldı.

Ayşegül Doğan – Hatçe

Ayşegül Doğan, Papatya Tıraşın hikayelerindeki olayların tanıklıkları üzerinden düşünmeye başladı. Doğan’ın doğduğu ve çocukluğunun bir kısmını geçirdiği mahalle de dahil olmak üzere neredeyse oturduğu her semtin patolojik nedenlerden de olsa da yıllardır tanışan komşularının bile birbirlerini deli olarak gördüğü sakinleri oldu. “Hatçe” ise bu karakterlerden biri. Ayşegül Doğan’ın çocukluğundan beri tanıdığı Hatçe’nin hayatındaki bir çok evresine tanıklık etmesine rağmen, aslında bunun her seferinde Hatçe’nin hayatındaki olaylara karşı hep aynı tanıklıkları olduğunu farketti. Doğan, Papatya’nın hikayelerdeki tanıklıkların kurgu biçiminden esinlenip Hatçe’ye bu sergi için bir hikaye kurguladı. Doğan, Papatya’nın hikayelerindeki köyün herhangi bir köşesinde, yaşanan bir duruma alelade tanıklık ederken gördüğümüz karakterlerinden biri gibi Hatçe’yi canlandırmak istedi. Olayların tanıklıklarını çağrıştıran medyumlarla sergi için bir yerleştirme yapmaya karar verdi.

Tuğçe Akay – Perdeler

Tuğçe Akay’da,  ‘’Perdeler’’ adlı çalışmasıyla hikayelerin bütününde olay örgülerinde yer alan kadınları görünür kılmayı hedefledi. Kendi arşiv fotoğraflarından seçtiği temsili görüntüler ile hikaye içindeki kadınları bağdaştırmayı çalıştı. Hikayeler kimi kadının güzelliği ile betimleniyordu, kimi hamileydi, kimi bir aşk hikayesinin kurbanıydı, kimi de bulunduğu mekânın tasvirine sahipti. Bunlar gibi birçok ilgisini çeken oluşturulmuş kurgulara göre kadınları kendi zihninde bulduğu tasvirlerini mekân içine yerleştirdiği pembe ve kırmızı perdelerden oluşan saklı bir odacık içinde sundu. Mekâna yerleştirilen bu çalışmada, kadının ve kız çocuğunun saklı perdeler arkasında kaldığı bir kurgu ile hikayelerde olan tüm kadınların temsili görüntülerini birleştirmek istedi.

“İyi Saatte Olsunlar” sergisi için ürettiğin metinlerin çıkış noktasındaki yerel mit ve hurafelerin senin belleğine ve hayalgücüne olan etkilerinden bahseder misin? Bu tarz ağızdan ağıza iletilen, mekânla/coğrafyayla ve kültürle sıkı bağları olan hikayelerin sergi öncesinde senin yazma pratiğinde bir yeri var mıydı?
Papatya Tıraşın:
Bana verilen ses kayıtlarını dinlediğimde ve özet metinleri okuduğumda çocukluğumdan bugüne kadar bana anlatılan, bir şekilde duyduğum farklı hikayelerle çok hızlı bağ kurdu hafızam. Öncesinde doğrudan mitler, efsaneler üzerinde böyle dalları olan bir çalışma yapmadım. Ancak tek bir duyum üzerinden yol aldığım, yahut farklı mitolojik karakterleri arketip olarak alarak günümüz hayatına yerleştirmelerim olmuştu. akan bir hikayenin içine motif gibi iliştirdiğim mit ve/veya hurafeler de olmuştu. Ancak bu anlamda örgünün tamamında kullanmamıştım. Anadolu’ya ait mitleri kovalamayı, üzerine araştırmalar yapmayı hep sevdim. Ancak Pelesiyer ve Darağaç’ın yaptıkları gibi bir saha çalışması yapmadım hiç. Elime gelen anlatılar bu sebeple benim için çok değerliydi. Hala da öyleler.

Kasaba ve köyleri yürüyerek dolaşan, beni çeken, (mekânsal olarak) biraz zaman geçirmemi buyur eden olursa birkaç gün konaklayarak o bölgeyi izleyen biriyim. O zamanlardaki gözlemlerimle buluştu metinler de. Kulak misafiri olarak duyduklarım ile birleştiler. Gittiğim yerlerde aldığım notlarla ve görüntülerle şekillendiler. 

Anlatılanları okuduğumda hızlı bir şekilde köyün şekli, yapısı ve karakterlerin nerelerde yol aldıkları, ne yaşadıkları, yaşadıkları şeylere nelerin sebep olduğu görünmeye başladı. Peşinden karakterleri izlemeye başladım. Onlarla tanıştım. Bana anlattıklarını dinledim. Gösterdiklerini izledim. Zamanın da izin verdiği sürede bunları aktarmaya çalıştım. Tamamı ve detay örgüleri düşemedi kağıtlara.

İlla bir türe sokarak izah etmek belki gerekmiyor, ancak kolaylaştırmak adına, fantastik diyebileceğimiz türde yazdığım hikayeler var. Bunlar düşlerim dışında görmediğim mekanları ve karakterleri içine alıyor. Mutlaka ve tabi ki gezip de gördüğüm, duyup da unuttuğumu düşündüğüm şeylerden etkileniyor düşlerim. Pelesiyer ve Darağaç’ın paylaştıkları anlatılardan çıkan bu metinleri yazarken anlatıcıların sesleri ve kullandıkları dil beni daha anlatılanlarda kalmaya itti. Hikayelerin anlatılışına sadık kalmak istedim. Tamamen olmadı. Hatta anlatılarda olmayan bir metnin çıkmasına da vesile oldular. O karakter ve hikaye bir türlü bırakmadı beni. Diğer metinlerin zamanından da yediğini itiraf etmeliyim 🙂

Uzun vadede bu elimde bulunan metinleri toparlayarak, şekil vermeye devam ederek, karakterlerin bana anlattıklarını kapsamlı olarak aktarmayı sürdürmeyi düşünüyorum. HAYY, Pelesiyer ve Darağaç bana güzel bir yol açtılar. Ayrı ayrı ve birlikte teşekkür ederim.