Nuri Bilge Ceylan’ın incelikli sinemasının en yeni örneği: “Ahlat Ağacı”

Nuri Bilge Ceylan’ın dört yıldır merakla beklenen yeni filmi Ahlat Ağacı, yönetmenin son altı filminde olduğu gibi yine dünya prömiyerini Cannes Film Festivali’nin ana yarışmasında gerçekleştirdi. Ceylan’ın kendine özgü incelikli sinemasının bu en yeni örneği, bir önceki filmi Kış Uykusu’nda olduğu gibi son derece yoğun diyalogların yön verdiği uzun bloklardan oluşan, epizodik bir senaryo kurgusuna sahip.

Yazı: Melikşah Altuntaş

Üniversiteyi bitirdikten sonra Çanakkale / Çan’daki aile evine dönen ve yazdığı ilk kitabın basılması için çabalayan kahramanımız Sinan’ı (Doğu Demirkol) takip eden film, temelde Sinan’ın ‘taşra karşılaşmaları’na odaklanıyor. Kendisine karşı pek de hayırlı hisler beslemediği, altılı ganyan bağımlısı öğretmen babası (Murat Cemcir) ile ilgili hayal kırıklıkları, bir diktatör olsa ilk fırsatta üzerine atom bombası atıp yok etmeyi planladığı kasabası, gerçekleştirebilmesi için, hiçbir ortak değer paylaşmadığı güç ve iktidar sembolü karakterlerin (Kadir Çermik ve Kubilay Tunçer) maddi desteğine ihtiyaç duyduğu kitap çıkarma hayali, bu hayalini gerçekleştirmiş bir başka yazarla (Serkan Keskin) giriştiği yüzleşme, hor gördüğü ve bir statü beyanı için kullandığı ufak romantik kaçamağı (Hazar Ergüçlü), din ve ahlak üzerinden iki imamla (Akın Aksu ve Öner Erkan) içerisine sürüklendiği uzunca bir diyalog, her şeyini adadığı annesine (Bennu Yıldırımlar) sinik bakışı ve ayrı ayrı daha pek çok karşılaşma, Sinan’ın film boyu yaşadığı dönüşümü tetikleyen ve nihayetinde kendi kendisiyle karşılaşmasının fitilini ateşleyen olayların temelini oluşturuyor, 188 dakikalık Ahlat Ağacı‘nda.

Filmdeki iki imamdan birini de canlandıran Akın Aksu’nun hikayesinden yola çıkarak Nuri Bilge Ceylan, Ebru Ceylan ve Aksu tarafından kaleme alınan senaryo, sırtını en çok Kış Uykusu‘nda olduğu gibi upuzun ve sarsıcı diyaloglara yaslıyor. Bunu yaparken de karakter gelişimi ve yan aksların işleyişi konusunda ders niteliğinde bir anlatıya dönüşüyor. Ahlat Ağacı‘nın filmin içinde bahsi geçen kitabı, filmde tanımlandığı şekliyle andırdığı söylenebilir bu noktada. Üç saati aşkın zaman zarfı içinde, bir solukça okunan ancak etkisi uzun süre geçmeyen kalın bir roman gibi film. Fakat tıpkı kahramanımız Sinan’ın kendi kitabını tanımladığı gibi ‘insana dair öyküler de denebilir ama öykü kitabı değil, deneme diyenler çıkacaktır ama öyle de değil’ Ahlat Ağacı.

Sinemanın usta yönetmenlerinden bazıları, hayatı ne kadar iyi anladıkları ve bu dünyanın zafiyetlerinin insan ruhu üzerinde ne denli keskin yaralar açtığını zarif ancak yakıcı bir etkiyle anlatıverir ya bazen, NBC’nin Ahlat Ağacı da işte o filmlerden biri. İnsan denen ego ve travma yumağının, kendine benzeyenle karşılaştığındaki vahşi korkuları ile kendine öteki seçtikleriyle burun buruna geldiğinde tenini yırtıp çıkan saldırgan güdüleri tek bir bedende karşımıza getiren filmin en büyük gücü, bu kadar edebi bir metinden, sinemasal öğelerin her an kendini hissettirdiği, metnin ruhuna paralel bir görsel anlatı da çıkarabilmesi. Ceylan’ın en güvenilir özelliklerinden biri olan, sinemasının görsel anlatım gücü, Ahlat Ağacı‘nda da son derece belirgin. Ancak bu kez görsel bütünlük, uzun zaman sonra ilk kez Sony ile çalışmayan Ceylan ve görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki’nin RED’e geçişiyle birlikte kimi anlarda güç kaybediyor. Filmin renk çalışmasında yer yer göze çarpan kimi tutarsızlıklar ve bazı görsel seçimlerin getirdiği kimi riskler, belki de ilk kez bir NBC & Gökhan Tiryaki iş birliği için ‘kusursuz’dan başka bir tanımı beraberinde getiriyor. Ceylan’ın imzasını taşıyan kurguda da bazı minik problemler kendini hissettiriyor. Her ne kadar Ceylan’ın bazı montaj sekmeleri, devamlılık problemleri ya da daha sonra alınmış dublajın kendini belli etmesi gibi bazı sinemasal hataları hiçbir zaman dert etmemeyi seçen bilinçli tavrına hakim olsak da, Ahlat Ağacı‘nda bu türde sorunlar, uzunca diyalogların varlığıyla beraber göze takılmadan edemiyor.

Neredeyse perdede görünen bir karakterin sustuğu tek bir an bile olmayan filmin, üst üste konuşmalı bloklardan bazılarında (özellikle Sinan ve imamlarla olan uzun blokta) izleyiciyi bir tık yorma riski taşıdığını da söylemek mümkün. Hemen her biri öylesine özenli yazılmış ki, bir saniyelik kopuşun dahi çok şeyi değiştirebileceği bir akış var ortada. Filmin, ana dili Türkçe olmayan bir seyirci üzerinde bizdeki kadar çalışmaması riski de tam burada devreye giriyor. Ancak bu noktada da Ceylan’ın yönetmen kimliği devreye giriyor ve hiçbir zaman yapmadığı gibi yine hesapçı bir tutum içine girmeden, filmini kendi bildiği ve istediği şekilde meydana getirmiş olmanın konforunu yaşıyor. Bu uğurda belki gediklisi olduğu Cannes ana yarışmadan ihracı ya da bugüne kadar her filmiyle önemli bir ödül aldığı festivalden eli boş ayrılması ihtimallerini de göze alıyor.

Ceylan’ın Türkiye’nin şu an içinde bulunduğu sosyo-politik ortama -belki de ilk kez bu kadar fırsat veren bir hikaye anlattığından- kayıtsız kalamayarak, öykünün elverdiği ölçüde din, devlet, güç ve erk üzerine gözü kara cümleler kuruyor olması da, bu filmini önceki işlerinden bir tık daha farklı kılan bir diğer etmen. İnsanları sevmediğini açıkça beyan eden ana karakterini, dini ve milli değerlerin eli bayraklı savunucularının karşısında pasifize bir rolde değil, aksine bu türde güçlerin gölgesinde serinleyenlere alevli oklar nişan alır şekilde konumlaması, NBC’nin müdanasız tavrını da ortaya koyuyor…

Filmin tadını kaçırmamak için daha fazla detaya girmenin güç olduğu şu noktada, yönetmene hayranlık duyanları, yine zevkten dört köşe etmesi neredeyse kaçınılmaz bir tecrübenin beklediğini ve Ahlat Ağacı‘nın dört yıl boyunca beklemeye değer olduğu gibi, bundan sonraki yıllarda da tekrar tekrar izledikçe daha çok tadına varılabilecek bir film olduğunu söylemek yeterli olacaktır. Ve de oyuncu yönetimi konusundaki başarısı su götürmez bir gerçek olan NBC’nin tüm oyuncularından kariyerlerinin en iyi performansını aldığını (özellikle Serkan Keskin’li sahne filmin zirve noktası olabilir), Murat Cemcir’in film ilerledikçe tadından yenmez bir hale gelen oyununun unutulmaz bir etki yarattığını ve son olarak Ahlat Ağacı‘nın antolojik bir final sekansına sahip olduğunu da belirtmeden geçmeyeyim.