Project Hail Mary: Yer çekimsiz ortamda tutunmak
Yazı: Ezgi Oğraş
Andy Weir’ın aynı adlı romanından uyarlanan, yönetmenliğini Phil Lord ve Christopher Miller ikilisinin, senaristliğini ise Drew Goddard’ın üstlendiği Project Hail Mary, bilim kurgu sinemasının kodlarını bağ kurma hikâyesiyle birleştiriyor. Başrollerini Ryan Gosling ve Sandra Hüller’in paylaştığı yapım, insanlığı tehdit eden küresel bir felaketi önlemek için çıkılan yolculuğu; hayatta kalmamızı sağlayan en temel insani duyguları merkeze alan samimi bir anlatı olarak kurguluyor. Project Hail Mary, hem uyarlanan iki kitabın yazarının hem de iki filmin senaristinin aynı olması nedeniyle The Martian (2015) ile kesişen bir ruha sahip.
*Bu yazı, henüz Project Hail Mary filmini izlememiş olanlar için bazı sürprizleri bozabilir.

Zaman dilimi ve mekân
Çok uzak olmayan bir gelecekte; Tau Ceti adlı yıldızın yörüngesine doğru ilerleyen bir uzay gemisi ile Dünya arasında gidip gelen bir anlatının içindeyiz. Hikâye, gemideki Grace’in zihninde parçalar hâlinde açılan anılarla Dünya’da yaşanan kriz sürecini ve insanlığı kurtarma çabasını iç içe geçirerek ilerliyor.
Konu nedir?
Güneş sisteminde ortaya çıkan ve Petrova Çizgisi olarak adlandırılan gizemli bir oluşumun, Güneş’i yavaş yavaş yok etmeye başladığı bir krizle karşı karşıyayız. Eva Stratt’ın başkanlığını yaptığı küresel bilim ekibi, sorunun kaynağını anlamak için Venüs’e bir uzay aracı gönderiyor ve burada keşfedilen bir organizmadan örnek alıyor. Ardından, bu organizmayı incelemek üzere alanının en iyisi olan bilim insanları laboratuvara davet ediliyor. Bu isimlerden biri de radikal fikirleri yüzünden akademiden kopmuş, aslında oldukça başarılı bir moleküler biyolog olmasına rağmen bir ortaokulda fen bilgisi öğretmenliği yapan Ryland Grace. Grace’in Astrofaj adı verilen bu organizmaların yıldız enerjisiyle beslendiğini fark etmesi, meselenin boyutunu tamamen değiştiriyor.
Ortaya çıkan tablo oldukça karanlık. Sadece Güneş değil; neredeyse tüm yıldızlar benzer bir yok oluş sürecine giriyor ve Dünya’nın önünde 30 yıldan az bir süre var. Ancak Tau Ceti adlı yıldızın bu durumdan etkilenmemesi umut ışığı olarak öne çıkıyor. Bunun nedenini çözmek ve belki de insanlığı kurtaracak bir yol bulmak için uluslararası bir bilim kurulu kuruluyor. Tau Ceti’nin yörüngesine ulaşabilecek bir uzay gemisi tasarlanıyor ve üç kişilik bir mürettebat belirleniyor. Fakat son anda yaşanan bir eksiklik, Grace’i hiç planlamadığı bir şekilde bu görevin içine sürüklüyor.

Derinlerde ne var?
Project Hail Mary, klasik bir “dünyayı kurtarma” aksiyonuyla başlasa da orta noktadan itibaren rotayı bambaşka bir yere kırıyor. Bir felaket senaryosu izleyeceğimizi düşünürken kendimizi o kozmik boşluğun ortasında iki yalnız ruhun kurduğu bağın sıcaklığında buluyoruz. Anlatı; devasa bir yıkımdan, iki canlının birbirine tutunarak nasıl ayakta kaldığına dair çok daha kişisel bir hikâyeye evriliyor.
Ryland Grace, dışarıdan bakıldığında öğrencileriyle arası harika olan, işine âşık bir öğretmen. Ancak bu neşeli görünümün ardında, dışlandığı bilim dünyasından çekilmiş olmanın verdiği o burukluğun ve köksüzlüğün izleri var. Eva Stratt’ın onun zekâsına ve sezgilerine duyduğu güven, Grace için bilimsel bir görevin ötesinde kendi varlığını ve hayattaki yerini yeniden tanımladığı bir eşiğe dönüşüyor. Ancak Eva’nın, Dünya’da onu bekleyen hiçbir şeyi olmadığını, hatta bir köpeği bile olmadığını hatırlattığı an, yalnızlığı yüzüne çarpıyor.
Bu yalnızlık hâli, Tau Ceti yörüngesinde karşılaştığı canlı ile dağılmaya başlıyor. Kendi gezegenini kurtarmaya çalışırken mürettebatını kaybeden ve Grace ile aynı kaderi paylaşan o küçük uzaylıyla kurulan temas, filmin temelini oluşturuyor. Aynı dili konuşamayan, hatta aynı fiziksel ortamda bile var olamayan iki canlının birbirini anlama çabası; meseleyi teknik bir operasyondan çıkarıp birlikte var olabilmenin gücüne ve kutsallığına taşıyor.
Hafızası parçalanmış, boşlukta asılı kalmış birinin; kendisine dair en temel bilgileri bile hatırlayamazken, başka bir canlıyla ortak bir amaçta buluşmasından daha hayati ne olabilir ki? Film, bizi hayata bağlayan şeyleri aratırken, aslında bunları neden çoğu zaman ıskaladığımızı da sorgulatıyor. Geri dönmek için hiçbir sebebin kalmadığını düşündüğün o en uç noktada bile anlaşılma hissinin ve yalnız olmadığını bilmenin getirdiği ortak duygu, insanın ayaklarını yere yeniden sağlam basabileceği manevi bir atmosfer inşa ediyor.

En çok neyi sevdin?
Filmin 156 dakikalık süresine rağmen tempoyu pek düşürmeden kendini izletiyor olmasının en büyük sebeplerinden biri kesinlikle Ryan Gosling. Geçmişe gidiş anları dışında, filmin çok büyük bir bölümünde sadece uzay gemisindeki Ryan Gosling’in canlandırdığı Grace’i ve taş formundaki uzaylı dostu Rocky’yi izliyoruz. Kısıtlı bir alanda ve tek kişiyle seyirciyi sıkmamak zor olsa da Gosling bu yükün altından rahatça kalkmış görünüyor.
Filmdeki bilimsel detaylar ve teknik çalışmalar, genel izleyicinin uzak kalabileceği ölçüde sunulmuş. Bu yüzden yer yer anlatıdan kopuşlar yaşanması mümkün. Ancak bu noktalarda Grace’in, filmin başlarında hükümet görevlisi Carl ile yürüttüğü çalışmalardaki eğlenceli ton ve uzayda Rocky ile kurduğu ev arkadaşlığı dinamiği devreye giriyor. Bilim ile mizah tonunun kurduğu denge sayesinde film, seyir zevkini başarılı bir şekilde sonuna kadar taşımayı başarıyor.