One Battle After Another: Her şey ve hiçbir şey
Yazı: Utkan Çınar
There Will Be Blood, Punch Drunk Love ve The Master gibi filmleriyle nefes kesen bir filmografi inşa eden Paul Thomas Anderson’ın uzun zamandır yolu gözlenen filmi One Battle After Another artık vizyonda. Leonardo DiCaprio, Sean Penn, Teyana Taylor, Chase Infiniti, Benicio Del Toro ve Regina Hall’lu kadrosuyla ve hakkında çıkan övgü dolu kritiklerle beklentileri iyiden iyiye yükselten filmin temelinde otorite, direniş, hafıza, geçmişle yüzleşme ve ebeveynlik gibi temalar var.
SPOILER UYARISI: Bu yazı, henüz One Battle After Another filmini izlememiş olanlar için bazı sürprizleri bozabilir.

Zaman dilimi ve mekân
Aralarında 16 yıl olan iki zamanda geçmekte. Net bir tarih veya gerçek hayattan ipuçları verilmese de çoğunlukla günümüzde olduğumuzu varsayabiliriz. Adını filmin ilk başta düşünülen ismi “The Battle of Baktan Cross”tan alan Baktan Cross isimli bir “göçmen” şehrindeyiz çoklukla.
Konu nedir
“Ghetto” Pat Calhoun (Leonardo DiCaprio) ve Perfidia Beverly Hills (Teyana Taylor) ideolojik angajmanları çok net olmasa da kendilerini devrimci olarak tanımlayan grup French 75’ın üyesi olarak terör eylemlerine katılmaktadır. İlişkileri sonucu bir çocukları olur, ardından Perfidia depresyona girer. O, eylemlere geri dönmek isterken, Pat çocukları olduğu için daha sakin bir hayata geçiş yapmak istemektedir. Perfidia onu dinlemez ve bir banka soygunu sırasında güvenlik görevlisini vurarak öldürür. Daha önce karşılaştığı ve beraber olduğu, ona hastalıklı bir tutku besleyen Albay Lockjaw’la (Sean Penn) anlaşır ve özgürlüğü karşılığında muhbirlik yapar. Önce tanık koruma programına girer, sonra firar ederek Meksika’ya kaçar. Aradan 16 yıl geçer; Pat kızını yalnız büyütürken alkol ve uyuşturucuya düşer ve devrimciliğinden eser kalmaz. Lockjaw ise Christmas Adventurers isimli ırkçı, faşist bir gizli tarikata kabul edilebilmek için geçmişini temizlemek istemektedir. Wilma’nın kendi kızı olup olmadığını öğrenmek için devletin tüm imkânlarını kullanarak onu bulmalıdır. Pat’in başı beladadır.
İzlemeden önce bilmemiz gerekenler
Paul Thomas Anderson, günümüzün ABD çıkışlı en popüler yönetmenlerinden. 20 yıldır Thomas Pynchon’un 1990 tarihli Vineland isimli romanını uyarlamak istiyordu. Bunu kariyerinin en yüksek bütçeli (150 milyon dolar civarı) filmiyle gerçekleştirdi.
Film, dünyadaki ilk gösterimlerinden sonra o kadar övgü aldı ki görmeden önce ister istemez büyük bir beklenti oluştu. Ben kişisel olarak onun The Master’dan beri denemelerinin hedefi çok bulmadığını düşünüyorum. Filmin konusu ve yaş aldıkça seçici, ilginç bir kariyer çizgisi izlemeye başlayan Leonardo DiCaprio ile pek sevdiğim Benicio Del Toro da işin içinde olunca bir heyecan vardı.

En çok neyi sevdin
Bir kere şu VistaVision formatının geri gelmesi çok iyi bir haber. Geçen sene Brady Corbet’nin The Brutalist’i ile 60 yıl aradan sonra tekrar kullanılan formatı* Anderson’ın da seçmesi, filmin görsel kalitesini çok yükseltiyor. Araba kovalamaca sahneleri başta olmak üzere genel aksiyon sahneleri çok iyi kotarılmış, yer yer istem dışı nefesinizi tuttuğunuz hissediyorsunuz. Filmi özellikle IMAX tecrübe etmek önemli.
Geçen sene Presumed Innocent isimli diziyle tanıştığımız genç oyuncu Chase Infiniti’yi de övmeli. Hem fiziksel performansı hem de doğru tonlu oyunculuğu filmi yükselten bir öğe. Âdeta Sean Penn’in aşırı karikatürize (ister istemez Tropic Thunder’daki “never go full retard” esprisi aklıma geliyor; Penn yine mimikleriyle, fizikselliğiyle abartıya kaçıyor ama kendi çapında başarısız diyemem) performansını dengeleme unsuru.
En az neyi sevdin
Bu noktada konsensustan biraz ayrılacağım sanırım. Tüm iyi yanlarına rağmen film benim favori PTA filmleri sıralamamda ilk 5’e girmez. Neden mi? Temel konu aslında çok güzel. İnsanların yaşlandıkça muhafazakârlaşması ve isyankârlıktan yorulması mevzusu çok geçerli ve önemli. Bunun komik yanları da var, evet. DiCaprio da bu alanları elinden geldiğince başarıyla dolduruyor. Ama filmin dert ettiği polis devleti hadisesi, göçmenlik, derin devlet gibi unsurlar bu kadar coşkulu, “bağıran” komedi ve aksiyon fırtınasında sindirilebiliyor mu? Kanımca hayır. PTA bu noktaları derinlikli olmayan bir şekilde görünür kılarak filme katmanlar eklemeye çalışsa da yapımın tonunu karmaşıklaştırıyor. Bu tercihi nedense pozitif bir şekilde algılama refleksi gösterildi ama ben aynı fikirde değilim. Infiniti’nin canlandırdığı Willa dışında -ki o da edilgen bir şekilde- hiçbir karakter yeterli derinliği yakalayamıyor. Perfidia Beverly Hills’in dilemması, Pat’in depresif boşvermişliği alan bulamıyor kendine. Genel olarak mizahı yeterince “kara” değil.
Filmin kritik anlarındaki senaryoya hizmet eden sakarlıklar da yardımcı olmuyor. Willa rahibelere götürülürken telefonun camdan atılması mesela. Sıkça tekrarladıkları gibi telefonlar takip ediliyorsa nereye gittiğini öğrenmeleri zor olmayacaktır tabii. Şifreler konusunda bu denli hassas olan ekibin buna dikkat etmemesi sorun. Christmas Adventurers tarikatının birinden kurtulmayı “temiz” bir şekilde hâlletmesi de onu otobanda yan arabadan silahla vurmak olmamalı. Bu durumlar filmin aksiyonunu beslese de kanımca tembel yazarlığa giriyor. Bunu vodvilyen bir komedide sallamayabiliriz ama tekrar ediyorum; devrimcilik, göçmen politikası, polis şiddeti, ırkçılık gibi mevzuların yer aldığı bir işte tüm niyetin bu olduğunu sanmıyorum.
İsrail’de verdiği “sürpriz” konserler ve akılalmaz duyarsızlığıyla büyük hayal kırıklığına uğratan Jonny Greenwood’un müzikleri de kendi başlarına gayet kaliteli olsa da filmde yer yer fazla dikkat dağıtıcı bir element olabiliyor. Bazı sahneler müziksiz daha etkileyici olabilirlerdi.

En çok hangi sahneye yükseldin
Bol yokuşlu şehir dışı otoban – kovalamaca sahnesi akla gelecektir. Pat’in, Wilma’nın arkadaşlarına dravdan dayılandığı sahne oldukça eğlenceliydi. Her ne kadar non-binary muhabbeti yavan dursa da. Kevin Tighe’ın Christmas Adventurers toplantısındaki “kötü adam” hâli de çok kısa da olsa aklımda yer etmiş. Christopher Waltz’un Inglorious Basterds’taki karakterine benzer bir şeytani yoğunluğu vardı kısa rolünün.
Modunu nasıl etkiledi
Bir başyapıt beklentisiyle gidilmemeli. Film elbette zaman kaybı değil; iyi bir görsel işçiliğe sahip ve eğlenceli yanları var. Ama karakterlerin sağlamlığı açısından da kanımca bir There Will be Blood, bir The Master, bir Magnolia veya bir Punch Drunk Love da değil. Sakin olalım.
Karakterlere dair neler söyleyebilirsin
DiCaprio, The Big Lebowski’nin baş karakterinden baya bir şeyler almış. Filmin elle tutulur mizahını tek başına üstleniyordu. Filme duyarlı bir güncellik katması için konulmuş non-binary konusunun sıradan bir espri malzemesi olması da sıkıntılıydı. Sözüm ona progresif düşünmeye yatkın bir geçmişten gelen, henüz 42 yaşındaki Pat karakteri böyle bir tepki gösterir mi, bilemedim. Diğer eski militanların gölgede kalmaları, baş karakterler komedi oynarken büründükleri gayet ciddi hâlleri garip bir tutarsızlıktı. Benicio del Toro’nun karakteri de aşırı cool ve sakin hâliyle bir denge unsuru olmaktan ötesini veremedi; bu hâl ona gayet yakışsa da.
Bunu seven şunları da sever
Kelly Reichardt’ın Night Moves’u ve Sidney Lumet’nin Dog Day Afternoon’u aklıma geliyor hemen. Yorgun muhaliflik noktasında da tabi Fernando León de Aranoa’nın 2002 tarihli harika Los lunes al sol / Mondays in the Sun’ı en iyi örneklerden biri.

Soru işaretleri / varsa açtığı tartışmalar…
Bu oldukça iyi eleştiriler alan filme biraz mesafeli yaklaşmamda benim “Amerikan filminde devrimcilerle dalga mı geçiliyor lan?” paranoyamın etkisi de olabilir. Ama DiCaprio’nun, aslında gayet acıklı bir şekilde, “Viva La Revolución!” diye bağırdığı sahnenin salonda alaycı bir kahkahayla karşılanması da buna yardımcı olmadı. Sinizmin pençesine düşmek istemesem de Paul Thomas Anderson gibi önemli bir yönetmenin, böyle bir bütçeyle, birçoklarının hayatını etkileyen son derece ciddi konulara, şu an dünyada soluduğumuz atmosfere sit-comvari bir mizahi gözlükle bakan bir iş çıkarmasının bize bir şey kazandırmayacağı kanaatindeyim. Tom Petty’nin “American Girl”üyle bitmesi de bunun bir kanıtı olmalı. 2008’de Hillary Clinton’un adaylık mitinglerinde de kullanılmış, ABD’ye yönelik umutlu bir şarkı bu. Filmde Willa’nın kuşağına miras kalan muhalifliğin bizlere neler getireceği üzerine umutlu olmadım, olamadım. Film sanki güçlü ana temasını heba ediyor ki PTA bunun altından rahatlıkla kalkabilecek bir yönetmen. Neden dümenini böyle bir aksiyon / komedi rotasına çevirdiğini anlayamıyorum.
Yazara yönetmene bir soru soracak olsan ne olurdu
Karakterlerden birinin on dakika içerisinde iki kere ölmesinin nedenini sorardım herhalde. Hikâyeye nasıl bir yardımı olduğunu anlayamadım. Bu korkunç karakterin “mutlu” ölmesi içimizi mi rahatlatacaktı?
*Lanthimos’un son filmi Bugonia ve seneye beklenen Iñárritu filmi de bu formatta.