Virginia Evans birçok şeyi doğrudan anlatmak yerine boşluklar bırakıyor ve bu boşlukları doldurma işini okura bırakıyor. Bu yüzden roman sadece okunmuyor, aynı zamanda tamamlanıyor.
Tutkuyla bağlı olduğumuz şeylerin her zaman karşılık bulmayabileceği fikriyle, kasvetli ama bütünüyle karamsarlığa da teslim olmayan bir ruh hâli bırakıyor.
Dar kadrajları size sanki bir Carl Theodor Dreyer veya Béla Tarr filmi keyfi verirken; düşük tonlu “yeni gerçekçi” akıma yakın oyunculuk da 70’lerin film noirlarını akla getiriyor.
Gündelik, küçücük anların nasıl kırılmalara yol açabileceğini; hayatın en durağan ritmine kulak vermenin ne kadar büyüleyici olabileceğini hatırlatıyor.